12 Ocak 2010

YOLLAR VE HİKAYELER...


Komşu kente yapılmış kısa bir yolculuktan dönüyorum. Gök alabildiğine bulutlu ve kasvetli. Üzerimde dün geceki uykusuzluğun izleri. Dolmuşun içi tütün, nem ve bezginlik kokuyor. Üç beş insan öylece yolculuğumuzun başlamasını bekliyoruz. Hiç acelem yok. Ve içimde hiç bir his de öyle... Ne umut, ne umutsuzluk, ne keder, ne mutluluk... Ne zamandır böyle "hiç" içinde yüzerek oturmadığımı soruyorum kendime. Ve neden hiçbir şey hissetmediğime dair yalan söylediğimi. Çünkü içimde aslında hiç bir şey değil safi bir huzur hissettiğimi farkediyorum. "Aslında belki de huzur hissizliğin, beklentisizliğin adıdır" diyorum kendi kendime. Bu da yalan söylemediğimi gösterir.

Bir kaç insan geliyor ve Hasan Ali Toptaş'a neredeyse ikiz kardeşi kadar benzeyen şoförümüz yerine geçiyor. Yolculuk başlıyor. Gözlerimi aynadan yüzünün bir bölümünü gördüğüm Hasan Ali Toptaş'tan alamıyorum. Kendi kendime onun yeni muhteşem öyküler bulmak için kılık değiştirmiş olabileceğini söyleyip yüzünü okumaya çalışıyorum. Bir şeyler düşündüğü belli. Biraz kederli biraz kararsızlık yüklü şeyler bunlar sanki. Derin derin iç çekiyor. Arada bir muavine bir şeyler söylüyor. Muavin onu dinleyip başını sallıyor. Sonra yeniden elinden düşürmediği cep telefonuna dönüyor. Parmakları nasıl olduğunu anlayamadığım bir hızla telefonun tuşları üzerinde gidip geliyor. Sonra telefonundan bir ses geliyor. Ekrana dikkatle bakıp gülümsüyor ve yeniden parmakları çalışmaya başlıyor.

Tam ön tarafımda çaprazda kalan koltukta başının yarısı çıplak olan bir adam oturuyor. Ensesindeki bir tutam saç sanki savaştan geriye kalan kederli insanlar gibi görünüyor. Her an ölümü bekleyen insanlar gibi... Yok olmanın ne olduğunu diğerleri gittiğinde öğrenmiş insanlar gibi... Adam arada bir döndüğünde profilini görüyorum. Benim onun başının arkasına biçtiğim kederin zerresi yüzünde okunmuyor. Bekleyen bir ifade onunki. Bekleyen ve merak eden. Güçlü bir burun, geniş bir alın ve pembe-beyaz sağlıklı bir yüzü var. Geniş omuzları hala yaşına rağmen dik duruyor. Sezar diye geçiyor aklımdan tıpkı Sezar'a benziyor. Aklımda beliren Sezar başının nereden kalmış olabileceğini merak ediyorum ama bir türlü anımsayamıyorum. Bir film ya da bir resimden olabilir. Onu beyaz bir elbise içinde düşünüyorum. Ayağında sandaletlerle bir de. Sonra başına yapraklardan bir taç yapıyorum, Sezar tam bir Sezar oluyor. 

Hasan Ali Toptaş yolculardan birinin sesi ile aniden duruyor. Sezar'ın yanından kısa boylu yaşlı bir adam kalkıp, iniyor. Adamın gideceği kasabaya bakıyorum. Yaz sıcağında ve kış soğunda bu sessiz görünümlü kentleri, kasabaları hiç sevmediğimi düşünüyorum. Soğuk ve sıcağın insanları evlerine hapsedip kasabaları bir mezarlık gibi sessizleştirdiğini, üzerine keder yağdırdığını bir de... Baharlar ve insan cıvıltısının şehirlere nasıl da yakıştığını farkediyorum sonra. İnsanın olmadığı yerde herşeyin ölü gibi sessiz ve kederli olduğunu ve de... 

Dolmuştan inen adamın yerine, Sezar'ın yanına, arka koltukta oturan sıska, esmer bir adam oturuyor. Sezar'ın o huzurlu bekleyişini bozacak kadar da geveze bir adam bu. Sezar adamın anlattıklarına sadece gülümseyerek yanıt veriyor. Zorda kaldığında ise bir kaç kelime söylüyor. Pek rahatsız olmuş bir hali yok. Geveze adamın hain bir yüzü var. Belki de yok. Belki sadece Sezar'a bunca sokulduğu için bana öyle geliyor. Sezar'ı kolundan çekiştirip uyarmak istiyorum. O hain adamın ona bunca sokulmasında bir kötülük olduğunu söylemek istiyorum. Sezar hiç oralı değil. Adamı yine gülümseyerek dinlemeye devam ediyor. Adam durmaksızın konuşuyor. Diğer yolcular ona ters ters bakıyorlar. Adam kimseyi umursamıyor. Hasan Ali Toptaş aynadan adama göz atıyor ve yola bakmaya devam ediyor. Sanırım aklının aynasındaki o binbir karakter daha fazla ilgisini çekiyor.

Yol, gri tüylü bir battaniye gibi serilmiş gök altında uzayıp gidiyor. Ağaçlar geçiyor, elektrik tellerine konmuş bir kaç kuş görünüp kayboluyor. Bütün bu insanlarla dolu yolculuğun büyüsü ile sarıp sarmalanıyorum. Diğerlerinin aklından neler geçtiğini ve tam arkamda oturan o uykulu bakışlı kızın benim gibi tüm bu yolculardan bir hikaye uydurup uydurmadığını, eğer böyle ise onun hikayesinde kim olduğumu merak ediyorum...

Resim: Edward Hopper

8 yorum:

  1. Çok güzeldi, dolmuşun içinde hissettim kendimi. Pencereden benim de yaz ve kış gözüme hiç hoş gelmeyen o kasabalara bakıp hüzünlendim.
    Bu Hasan Ali Toptaş'lardan birkaç tane var galiba, ben de çok sık rastlıyorum ona benzeyen adamlara:))
    Sevgiler yolluyorum gri mi gri kış Ankara'sından...

    YanıtlaSil
  2. Ne kadar özlemisim yazilarini, zaman kaybetmeden digerlerini okumaya gidiyorum:)) Yine cok güzeldi su icer gibi okudum, ellerine, yüregine saglik:))
    Sevgiler

    YanıtlaSil
  3. hiç de sevmem o geveze yolcu tiplerini. insanın içindeki tüm dinginliği öldürüverirler..

    YanıtlaSil
  4. Şimdi birileri biryerlerde , kediye benzettiği birinin ay'a olan yolculuğunu yazıyorsa hiç şaşırmam . Kalemine sağlık ..

    YanıtlaSil
  5. son cümledeki merak çok hoş. çok güzel.

    YanıtlaSil
  6. "Ensesindeki bir tutam saç sanki savaştan geriye kalan kederli insanlar gibi "

    ne muhteşem bir benzetme.okurken çok etkilendim.çok güzel bir öykü olmuş.yolculuklarda ben de genelde gözlemlerim çevremi ve aklımdan bir sürü şey geçer,çevremdeki insanların aklından geçenleri,geçip gittiğim evlerde neler yaşandığını merak ederim.ama ben sonradan yazamıyorum işte düşündüklerimidüşünüyorum o an ve sonra puf...unutuyorum.

    "Diğerlerinin aklından neler geçtiğini ve tam arkamda oturan o uykulu bakışlı kızın benim gibi tüm bu yolculardan bir hikaye uydurup uydurmadığını, eğer böyle ise onun hikayesinde kim olduğumu merak ediyorum..."

    o uykulu bakışlı kızlardan biri de benim ve zihnim bazen öyle hikayeler kurguluyor ki ben bile şaşıyorum.yazılmamış,sadece beynimde benim izlediğim filmler.

    YanıtlaSil
  7. Ne hoş bir yol hikayesi bu böyle, çok beğendim çok.

    YanıtlaSil
  8. LEYLAK DALI: Dolmuş şoförü nasıl benziyordu Hasan Ali Toptaş'a anlatamam. İnan gerçekten acaba o olabilir mi diye geçti aklımdan :) Sevgiler Akdenizden :)

    BELGİN: Çok teşekkür ederim şımarttın yine beni :)

    MEFİSTO: Öyledirler ama nasıl oluryorsa her dolmuşta bir tane mutlaka vardır :)

    SYRAKUSA: Olur mu olur :)

    ABİ: Ben meraklı bir kediyim ölümüm de bundan olacak :))

    KARA KİTAP: Neden not defteri taşımıyorsun? Akıl öyle şeyler üretiyor ki insanın kendisini bile şaşkına çeviriyor. Ama buhar olup uçuyor hepsi. Ben de not defteri taşımıyorum. Berbat hafızam her nasılsa herşeyi kelimesi kelimesine saklıyor :)Çok teşekkür ederim güzel sözlerine :)

    ÖZLEM: Beğendiğine sevindim Özlem'ciğim çok teşekkür ederim.

    YanıtlaSil