10 Ocak 2010

AH HAYAT...


Dün akşam ve gece boyu, kitaplar, kalemler ve defterlerle tıka basa dolu bir yatak üzerine çalışmanın sonucu bu sabah şişmiş gözler, ağrıyan boyun ve sırt ikilisi, kalemi tutan parmakta arada bir kendini belli eden sızı ile uyandım. Bir de tüm o okuduklarımdan ve yazdıklarımdan gece boyu rüyalarımda beni bırakmayan belli belirsiz görüntüler, rüya parçaları, düşünce mi yoksa rüya mı olduğunu kestiremediğim şeylerle...

Sabahları huysuz oluyorum. Bir bardak çay ve sigara içmeden kendime gelemiyorum. Tıpkı katı bir kütle gibi sürüklediğim bedenle önce biraz kendi kendime konuşmam, onu gün için hazırlamam gerekiyor. Ve bu yüzden de uyandığım an kimse ile karşılaşmamaya özellikle annem gibi binlerce sorusu her daim ceplerinde hazır bulunan biri ile karşılaşmamaya özen gösteriyorum. Annem yataktan keyifle kalkıp bir süre güne hazırlanmaya gerek duymayanlardan. O uyanır uyanmaz günü başlıyor. Yaşam doğaçlama onun için ki buna hayranım. Oysa ben, babam ve kardeşim birbirimizin kopyasıyız. Önce senaryoyu gözden geçirip öyle rolümüzü oynamamız gerekiyor. Bu sabah annem her zamanki gibi filmin içindeydi ben ise senaryoya hazırlanma telaşında. Elimde çayla bana aklına ne gelirse sordu. Berbat görünüyordum ve göründüğümden daha berbat hissediyordum. Ve annem her zaman insanların yüzlerine dikkatle bakıyordu. Tıpkı şu an benim yüzüme olduğu gibi. Huzursuz oldum. Toparlanıp gelmem gerekiyordu. Hem bedenen hem de ruhen. Ve bir de bir bardak çayla kendime gelip tüm gece gördüğüm rüyalardan, hayallerden kopup yeniden dünya zamanına ayak uydurmam... Belki de gece bir alemde gündüz ise dünyada yaşamaktandı sabahki bu hallerim. Evet bu bir adaptasyon sorunuydu. Annemi kısa cevaplarla savuşturdum ve yalnız kalacağım çayımı içeceğim bir köşe buldum evde.

Böyle zamanlar akla garip fikirlerin doluştuğu zamanlardır. Çünkü düşlerden henüz kopmamışsındır ve dünyaya ait bir yerlere bakıyorsundur. Aklın gördüğü ile gözün gördüğü başka olduğu için garip bir araftasındır kısaca. Yüzümü ovuşturdum. Kaç çizgi ve kaç yaşlanma belirtisi olduğunu düşündüm. Annem zaman zaman otuzlarını çoktan aşmış iki çocuğuna bakarken bunları düşünüyor muydu acaba? Ben annem ve babama bakar ve sezdirmeden yüzlerindeki kırışıklara, gözlerindeki canlılığın yitişine ve beyaz saçlarına saçma bir şekilde telaşlanırken onlar da bizim için neden aynı şeyi hissetmesinler ki? Bir ölüm telaşı bu. Anne ve babanın da ölebileceğini hiç düşünmez çocuklar ama büyüdüklerinde herşey değişir. Tüm o işaretler her gün gözünün içine sokulur ve sana onların bir gün öleceğini söyler. Bu yüzden görmek istemezsin hiç. Dikkatle baktığında onlara, birden istemsizce başını çevirirsin. Hayatı yalanlayacağın gibi gülünç bir inancın olur. Bu sabah ise tam ters cepheden düşündüm bunları. Asıl onlar bize baktığında ne hissediyorlardı acaba? Saçlarımızdaki beyazlara, çizgi ve kırışıklıklara, gün be gün yüzümüze oturan koca adam ve kadın ifadesine bakınca ne düşünürlerdi ki? Kendi doğruduğun ilk zamanlar konuşamayan, kendi yemeğini bile yiyemeyen küçük yaratığın şimdi bir zamanlar senin ilk keşfettiğinde şaşırdığın yaşlılık izlerinin ilklerini taşıyor olması ne hissettirirdi onlara? Biz nasıl onların sona yaklaşıyor olması fikrinden dehşete düşüyorsak onların bu dehşeti bizimkinden daha da büyük olsa gerekti. Belki de o yüzden bunca korumacı kollamacılardı hala biz koca adam ve kadınlara karşı. Bir zaman onların yaptıkları hatalar yapmayalım ve daha uzun, daha güzel, daha mutlu yaşayalım diye. Ama tek unuttukları şey vardı, bu senaryo az bir değişiklikle hep oynanacaktı. Roller benzer dağılacaktı ve olan biten sürecekti.

Çayımı bitirip mutfakta ıspanak temizleyen anneme arkasından sarıldım. Sırtından öptüm. Gülümsedi. Ben de öyle. Onu sevdiğimi söylemeye gerek duymadım. Çünkü ikimizde biliyorduk. Yoksa bunca telaş neden olsundu ki?

Fotoğraf: Milliyet Galeri

9 yorum:

  1. Sabah sabah bu güzel yazıyı okumamı sağladığınız için teşekkürler. Hem kendimi buldum içinde, hem rahmetli annemi, hem de sabah sorularıma sürekli terslenen oğlumu. Bilip de uygulamaya koyamadığımız ne çok şey var hayatımızda aslında. Uygulasak ne olacak ki dediğiniz gibi "bu senaryo az bir değişiklikle hep oynanacak".
    Güzel bir gün diliyor, bu yazı için de gönlünüze sağlık diyorum...

    YanıtlaSil
  2. Asıl ben teşekkür ederim bu nazik yorumunuz için. Ben de size güzel ve mutlu bir gün diliyorum.

    YanıtlaSil
  3. Sevgili Aydan Atlayan Kedi,

    Sıcacık bir gülümsemeyle okudum bu güzel yazını da...

    Hayat sürüyor... Çocuklar anne-babalarını hep büyük görüyor, yaşları kaç olursa olsun.

    Ben evlendiğim zaman annem 44, babam 46 yaşındaymış. Mış diyorum, çümkü benim için çok çok büyüklerdi. Öyle hissediyordum.

    Şimdi kendi çocuklarıma baktığımda, yaşlarını-konumlarını bildiğim halde "hala çocuklarmış!" gibi hissediyorum.

    Yani çocuklar hiç büyümüyor gözümüzde. Sadece mutlu olsunlar, çok mutlu olsunlar derdindeyiz galiba biz anneler...

    Ben annemi kaybedince büyüdüm. Babamın gözünde ise hala bir çocuğum.

    Sevgilerimle...

    YanıtlaSil
  4. Anne baba hep büyük gözümüzde ama aynı zamanda da güçlüler yani yapamayacakları üstesinden gelemeyecekleri hiç bir şey yok. Böyle düşünürken titreyen eller ya da uzağı seçemeyen gözler telaşlandırıyor insanı. Belki de kendi yaşlılığımızı görüyoruzdur onlara bakınca. Hem kayıp telaşı hem de sona yaklaşma telaşı bilemiyorum. Elbette anne babaların gözünde hala küçük birer çocuğu yoksa bu yaşımızda hala minik bir çocuğu sever gibi okşarlar mıydı saçlarımızı :) her ne olursa olsun iyi ki varlar. Sevgilerimi yolluyorum size...

    YanıtlaSil
  5. yaşlılık ne dermansız hastalık, oysakı gencken yakalanırız ona, neden?

    YanıtlaSil
  6. Ne güzel bir kendine geliş ve gerçeği farkediş olmuş bu seninki can kedim.Bizler çocuklarımızın saçları beyazladığında kendi başımızdaki saçlara bakmayıp hayıflanan anneleriz galiba.Hiç "yaşlandın kadın artık" demiyorum hernedense aynalara baktığımda. Ama tek bir çizgi çocuğumun yüzündeki beni hüzünlendirebiliyor senin annen gibi.Siz hep genç ve çocuk kalın e mi?Sevgilerimle.

    YanıtlaSil
  7. VOLKAN: Ne güzel bir soru...

    SUFİ: Sanırım bibirimizi öyle çok seviyoruz ki birimizin yüzündeki çizgi diğerimizin kalbine derin keder çizgisi çekiyor.
    Sevgilerimle can Sufi'm..

    YanıtlaSil
  8. Ne hoş bir yazı bu kedicimmm:)

    YanıtlaSil