24 Nisan 2025

Sevgili Günlük


Her yılın başında günlük tutmaya başlarım ve öyle kararlıyımdır ki neredeyse iki elim kanda olsa yazacağıma inanırım. Aradan on beş gün geçer, bakarım ki yeni gelen yılın, ardımda bıraktığım yıldan pek de öyle ahım şahım bir farkı yok eski alışkanlıklarıma usul usul çaktırmadan bir yılan kıvraklığı ve yavaşlığında geri dönüveririm. Bunu utanç verici buluyorum. Çünkü bir aptal ancak aynı şeyi sürekli yapar.  Ama insan her daim umutlu bir varlık, değişeceğine hatta pek çaba sarf etmeden değişeceğine inanıyor.  

2024 yılının ortalarıydı sanıyorum, bir kitap okuyordum ve kitapta bir cümleye takılıp kaldım, eski bir defter buldum (1 Ocak'ta başlayıp birkaç gün yazdıktan sonra bir kenara attığım defterlerden biri) ve o cümle ile ilgili düşüncelerimi yazmaya başladım. Sonra şunu hatırladım, ben en iyi yazarak düşünüyorum. Sonra o defter yanımdan hiç ayrılmaz oldu. Öğrendiğim bir şeyi, öfkelendiğim bir şeyi, o gün olan bir şeyi, ülkede ve dünyada olan şeylerin bazılarını, sevindiğim bir şeyi, sevdiğim bir şeyi yazıp durdum. Şunu fark ettim, gün içinde gerek sesli gerek kafamın içinde kendi kendime konuşuyordum zaten ama bunları bir deftere yazınca sanki bir muhatabın var gibi hissediyormuşsun. Somut, görebildiğin ve muhatap alabileceğin bir parçan karşında duruyor gibi. 

Şimdi zaman zaman dönüp birkaç ay önce yazdıklarımı okuyorum. Kimi zaman kavga ediyorum "ne saçmalamışsın" diye kendimle, kimi zaman da gülüyorum. Birkaç ay içinde bile bu kadar değişiyorsak acaba yıllar içinde nasıl değişmiş olabiliriz diye düşünüyorum. Beş yıl ya da on yıldır yazıyor olsaydım çok rahat görebilirdim bunu fakat elimde sadece beş altı aylık bir yaşam dilimim var. 

Neler fark ettim bu minik dilimde, insanları çok umursamadığımı sanırken aslında fena halde umursadığımı, nezaketsizliğin beni çıldırttığını ama etrafımda bu tip insanlardan bolca bulunduğunu, okumaktan bazen delice keyif alırken bazen elime hiç kitap almak istemediğimi, uzun uzun aylaklık zamanlarımın olduğunu (kaç yaşına geldim hala mı ya?) uzun zamandır huzurla uyumadığımı, "aman ne olursa olsun bana ne?" dediğim zamanlarda bile aslında her şeyi fazla fazla umursadığımı, çoğu zaman her şeyden bıktığımı, bıkmadığım zamanlarda keyifliymişim gibi kendimi  kandırdığımı, sürekli "benim burada ne işim var?" dediğim yerlerde bulunmak zorunda kaldığımı, ülkede olup biten her şeyin beni delirttiğini, her insanın acısının içime işlediğini, bu kadar çaresiz hissetmekten nasıl da nefret ettiğimi. 

Bazen üzüldüm halime bazen de güldüm. Bazen kendime sarılıp teselli etmek istedim bazen de kıyasıya dalga geçmek. Ve bir on sene sonra bunları okuyunca ne düşüneceğimi merak ettim. Hani yazmak terapi derler ya bazen yazmak kapanmaya yüz tutmuş yaraları kanatmak unutmaya çalıştıklarını hatırlamaktan başka bir şey değilmiş onu da fark ettim. 

Resim: Olga Haydamaka

20 Nisan 2025

Bütün ufak tefek sıkıntılarım



Ölüm üzerine uzun uzun kafa yormaya 2010 yılının 4 Ağustos günü başladım çünkü o gün babam öldü. Öyle birden bire, hiç bir işaret vermeden, yorgun kalbi artık atmamaya karar verdi. Öldüğünde yüzünde şaşırtıcı derecede güzel bir gülümseme vardı. İnsan birini kaybedince büyülü şeylere inanmaya daha da meyilli oluyor, o gülümsenin onun güzel bir yere gittiğine dair işaret olduğunu düşündüm, hayır buna inanmayı seçtim. Atlatmak pek kolay olmadı, bunu kabul etmek için önce şoktan çıkmak gerekiyordu, şoktan çıktığınızda da acı katmerlenerek büyüyor büyüyor ve ciğerlerinizi söküyordu. Şimdi aradan on beş yıl geçmişken tıpkı eski bir yara izini okşar gibi hüzünle anımsıyorum o günleri.

Aradan biraz zaman geçtiğinde çok yakın bir arkadaşım babasını uzun hastane süreçleri sonrasında kanserden kaybetti. Onun annesi de tıpkı babam gibi ani bir kalp krizi sonucu yaşama veda etmişti. Bir gün ona hangisinin daha zor olduğunu sordum, ani ölüm mü yoksa ölümcül hastalığı olan birinin uzun ve acılı bir süreç sonunda hayatını kaybetmesinin mi? İkisi de diye cevap verdi, ikisi de bambaşka zorluklara sahipmiş. Pek konuşmak istemedi, üstelemedim. Biliyordum bundan konuşmanın ne kadar zorlayıcı olabileceğini.

Miriam Toews'in Bütün Ufak Tefek Sıkıntılarım kitabını okurken ölüme dair daha önce hiç düşünmediğim bir durum çıktı karşıma, intihara eğilimli bir kardeş. Bunu hayal edemedim çünkü ne intihar eden bir yakınım vardı ne de bu eğilimde olan biri. "Bu çok zor olmalı" diye düşündüm. Çünkü her an kendini öldürebileceğini bildiğiniz ve doğal olarak başında nöbet tutamayacağınız birinin hayatından sürekli ama sürekli endişe ediyor olmak. Defalarca bu girişimde bulunmuş ve her defasında kurtarılmış bir kardeşi hastane odasında hayatın yaşanmaya değer olduğuna inandırmaya çalışmak çok zor olmalı. Hatta belki siz bile hayatı saçma buluyor, sadece ona katlanıyor ve bunu yaparken çok ama çok zorlanıyorken.

Toews kendi yaşamından yola çıkarak yazmış bu kitabı. Çünkü hem babası hem de kız kardeşi hayatlarına kendi elleriyle son vermişler. Doğal olarak anlatılan tüm acı bu kadar samimi bu kadar gerçek. Dramatize etmeden, ama insanın kalbine dokunan bir roman Bütün Ufak Tefek Sıkıntılarım. Beni en çok etkileyen tarafı ise kitabın karakterlerinin birbirlerine tutunarak, birbirlerinden güç alarak ayakta kalmak hatta mutlu olabilmek için gösterdikleri çaba, acının üzerine konuşabilmeleri, onu paylaşıp hafifletebilmeleri, birbirlerine yalnız olmadıklarını, aynı yerden yaralandıklarını ve bunun onları hep bir arada tutacağını hissettirmeleri oldu. Aile biraz da bu demek değil mi zaten, zorlandığında sırtında hissettiğin ellerin toplamı? 

Ben çok ama çok severek, çok çok etkilenerek okudum kitabı. Bazı yazarları okurken şöyle düşünürüm, "eğer tanışıyor olsaydık, çok iyi arkadaş olurduk." Miriam Toews de benim için böyle yazarlardan.


20 Ocak 2025

Ayıp olur diye


Biriyle bir süre sohbet ettiğinizde onun sosyal medyada ne tür hesapları takip ettiğini anlayabiliyorsunuz. Mesela annem, size meyve kabuklarından nasıl gübre yapılabileceğini, kireçlenmiş bir çaydanlığın kimyasal kullanmadan nasıl temizlenebileceğini, tavuklar hastalandığında soğan kullanarak onlara nasıl bir antibiyotik ilaç hazırlanacağını anlatabilir. Teyzem size bin çeşit tatlı, pasta ve yemek tarifi verebilir, hatta tam tutan tarifleri kimin verdiğini de söyleyebilir. Büyük teyzem ise her konuda pratik bilgi verebileceği gibi retrolar, tutulmalar, dolunay ritüelleri konusunda sizi aydınlatabilir. Kuzenim depresyondan çıkış yollarını, kaygı bozukluğunun nedenleri ve olası çözüm yollarını, panik atak sırasında nasıl nefes alınması gerektiğini anlatabileceği gibi kedilerin miyavlamalarının ne anlama gelebildiğini, hangi hastalıklara yakalandıklarını ve bu hastalıkların tedavisi için neler yapılması gerektiği konusunda saatlerce konuşabilir. Kardeşim tüm müzik türleri, bir kemanın nasıl yapıldığı, deri çanta yapılırken dikişlerin nasıl olursa daha şık olacağı gibi konulardan söz ederken araya kamp yaparken nelere dikkat etmeniz gerektiği hakkında da bir şeyler sığıştırabilir.  

Bunları düşünürken pek yakından tanımadığım insanların sosyal medya hesaplarında neler olabileceğini tahmin etmeye çalıştım. Molalarda karşılaştığım bir kadın var öyle havadan sudan sohbet ediyoruz sigaramızı içerken. İlk olarak aklıma o geldi nedense. Pek iç açıcı olmayan sohbetlerimiz sırasında kahve fincanlarına düşkünlüğünü, evini nasıl dekore ettiğini fotoğraflar eşliğinde büyük yüzüklerle dolu ellerini sallayarak anlatıyor. Ah bir de çok ama çok uzun tırnakları ve onlarda tercih ettiği renkler, süslemeler var. Kafamın içinde onun sosyal medya hesabında geziniyorum. İlk fotoğraf çok güzel ellerde uzun süslemeli tırnaklar, fotoğrafları kaydırıyoruz ve nasıl yapıldığı anlatılıyor. Bir aşağı inelim tuhaf şekilli kahve fincanları, eğer yılbaşı zamanındaysak ren geyikleri, noel babalar, yağan kar. Biraz daha kaydırıyoruz bir balkon dekoru, plastik bitkilerle yeşil bir görünüm elde edilmeye çalışılmış (çünkü sevgili hanımefendi yeşil bitkilerden pek hoşlanmıyor, uğraşamazmış, öyle diyor) Tamam biraz daha aşağı inelim, Osmanlı havasını günümüz kadınının parmaklarına taşımayı amaçlayan altın görünümlü kocaman yüzükler, Tanrı aşkına. 

Ben nasıl onun sosyal medya hesabını sıkıcı ve bunaltıcı buluyorsam muhtemelen o da benim hesaplarımdan nefret eder, çünkü kitaplar, kediler (hayvanlardan nefret ettiğini söyledi, inanılır gibi değil) orman manzaraları, doğanın içinde tek başına duran evler (hayatta en çok yalnızlıktan nefret ediyormuş, ben bayılıyorum oysa), kitap alıntıları, haberler (kafasını bunlara yoramazmış.) Kesinlikle nefret eder, evet. Bu kadar farklı iki kişinin sohbet edebiliyor olması güzel bir şey ama acaba birimiz diğerini idare mi ediyoruz nazik olacağız diye. Ya da birbirimize mi katlanıyoruz. Mümkün. Birbirimizi gördüğümüzde konuşmak zorunda hissediyoruz kendimizi galiba. Ayıp olur diye herhalde, ne saçma. Böyle de herkes kendine ayıp etmiyor mu acaba?

Resim: Norman Rockwell 

31 Aralık 2024

mavi çiçek

 


Çok uzun zaman oldu. Yazmayalı yani. Bu geçen dönem içinde çoğu pek de iç açıcı olmayan olay yaşandı, ruhumu yaşlandırdı sanki bütün bu olup bitenler. Ama insanın ruhu öyle bir toprak ki zehirlendi, kirlendi, bozuldu, verimsizleşti derken birden içinden minik mavi bir çiçek çıkıveriyor. O çiçek küçücük boyuyla "eee hadi ama kalk artık, yeter bu kadar kederlendiğin" diyor sanki. Bana da öyle oldu bu sabah. O çiçeği hangi su, hangi güneş ikna etti bilmem ama onu gördüğüme sevindim.

Velhasıl tekrar yazmaya karar verdim. Kim okur hiçbir fikrim yok ama olsun. Ben içimi dökerim, belki biri okur onun da aynı yerden yarası vardır, bir kardeşlik doğar aramızda. Ben bir şeye gülerim onu yazarım belki biri okur, ruhu şenlenir. Ben bir şeye üzülürüm onu yazarım belki biri elimi tutar üzüntümü paylaşır, minnettar olurum. Belki çok acayip bir şey öğrenir şaşırırım onu yazarım, biri okur, ikimiz de şaşkınlıktan ayrılmış gözlerimizle birbirimize bakarız. Olur ya.

Henüz ne yazarım hiç bilmiyorum. Sadece yola bir adım atıyorum. Bakalım yol beni nereye götürecek. 


Resim: Sir Lawrence Alma-Tadema

06 Ağustos 2021

Ne demeli...




İnstagram'da tatlı tatlı gülümseyen, yüzünde güneşler parlayan gencecik bir kız gördüğümüzde o mutlu genç kızın bir gün biri tarafından öldürülmüş, bununla da kalınmamış parçalara ayrılmış olabileceği gibi ihtimal aklımızda beliriyorsa ciddi anlamda bir sorunumuz var demektir. Zira gazeteler, sosyal medya bu vahşiliklere dair haberlerle dolu ve o haberlerin ana fotoğrafları da o yavrucakların mutlu zamanlarda çekilmiş fotoğraflarından oluşuyor.

Azra'yı düşünmeden edemiyorum. Hakkında yazılmış tüm haberleri en ince ayrıntısına dek okudum ve okuduğum her şey ama her şey aklımın içinde bir fotoğraf karesi olarak kaldı. Ben bu kadar yandıysam ailesi ne halde hayal bile edemedim. Aklımdan bir türlü çıkmıyor. Azra gibi ne çok isim ve ne çok fotoğraf var kafamın içinde. Eminim çoğu kadının da öyle. 

Söz etmek istediğim vicdansız yorumlardı aslında çünkü eminim bu cinayetin bütün detaylarını çoğunuz biliyorsunuzdur Bir kez daha anlatmanın gereği yok ama şu yorumlarla ilgili konuşmalıyız. Özellikle kadınların yorumları beni dehşete düşürdü, bu kadınlar içinde bir zamanlar genç bir kız olanlar, kız evlat sahibi olanlar, kız kardeşi olanlar illa ki vardır. Bütün bunlara rağmen hala empati kuramayan bu kadınlar bırakın empati kurmayı söylediklerinin merhametsizliğinden utanmayı akıllarına bile getirmeden, "İyi de onun orada ne işi varmış" gibi mide bulandırıcı yorumlarda bulunabilmişler. Durum ne olursa olsun, her ne olursa olsun diyorum bir çocuk hunharca öldürülmüş ve parçalara ayrılmışsa o çocuk ne yaparsa yapsın onu suçlayacak bir şeyi nasıl söyleyebilirsin ki? Hayatını kaybetmiş bir çocuk daha ne verebilir ki bedel olarak. Bu yorumlar şu demek "öyle yaparsan böyle olur işte" İnsanların, kendilerini yüksek ahlak makamı görmelerini hiç anlamadım anlayamayacağım da. Bir ahlaksızlık arıyorlarsa eğer oturup yazdıkları yorumları biraz düşünerek okumalılar bence. O zaman belki asıl ahlaksızlığın nerede olduğunu görebilirler. 

Öfke. Son zamanlar içimde büyüyüp duran tek duygu bu. Geçmiyor çünkü geçmesi için yeniden güzel şeylere inanmak gerekiyor ve bu cehennemin içinde güzel bir şey görebilmek neredeyse imkansız. Geçen gün biri bana "nasılsın" dediğinde "berbat" dedim. "Hayırdır bir şey mi oldu?" dedi "gazeteleri oku görürsün neler olduğunu, her yer cehennem" dedim. "Ha ben de senin hayatında bir şey oldu sandım. Boş ver gerisini" dedi. İşte bu "boş ver gerisini" yüzünden böyleyiz bence. "Boş ver gerisini cehennemin tuğlasıdır. Bunu unutma" demek isterdim ama keyfi çok yerindeydi. Bozmayım dedim keyfi yerinde bir insan görmek, cehennemin ortasında açmış bir gül gibi bazen. Bıraktım o gül kendini yeşil bir çayırda sansın, etrafındaki alevlere kör olsun. Belki de doğrusunu yapan odur, bu da başka bir mevzu, konuşuruz belki bir gün. 

Fotoğraf: Pexels


27 Temmuz 2021

Kimsin sen? Ben kimim?


Hayatım boyunca, başıma bir aksilik geldiğinde, "bu geçerse şöyle yapacağım, böyle yapacağım" şeklinde sözler verip durdum kendime. O yapmayacağım dediğim şeyler hayatımın içinde o kadar uzun zaman yer almış şeylerdi ki elbette o sözlerinin çoğunu tutamadım. Ve bunca yıldan sonra tek öğrendiğim şey "asla kendine bir şeyi yapmayacağım diye söz verme!" oldu. 

İnsanın kendini tanıması da bu zaten galiba. Hayatımız boyu hatalar yapıyoruz, saçmalıyoruz, başımıza iş açıyoruz, çeşitli naneler yiyor ve bütün bunların sonucunda "aaaa ben böyle miymişim? Sakin bir zamanımda olsa asla bu tepkiyi vereceğimi, asla böyle yapacağımı düşünmezdim bile" diyoruz. Ve bu aslında insana kendini tanımanın yanında çok daha önemli bir şey daha öğretiyor; her insan o güne dek karşılaşmadığı ve tecrübe etmediği bir durum başına geldiğinde o anki ruh haline, tecrübelerine, içinde bulunduğu ortama, kendini yetiştirme biçimine ve daha binlerce koşula bağlı olarak tahmin edilemez tepki verebiliyor ve tahmin edilemez eylemlerde bulunabiliyor. Bu ne demek peki? Bu şu demek kimseyi olayın ve durumun tüm detayını bilmeden eleştirmemek gerekiyor. Bütün detayları da bilemeyeceğimize göre...

Eleştirmekten kastım yanlış anlaşılmasın, kınamaktan söz ediyorum, ayıplamaktan söz ediyorum. Geçen gün teyzemin eşi, kurban bayramından bir gün önce bir adamın ikinci el bir derin dondurucu aldığını, bayramda kurban etlerini derin dondurucuya koyduğunu ve ertesi gün etlerin hepsinin bozulduğunu gördüğünü anlatıyor. Hepimiz derin dondurucuyu satan adama saydık döktük tabi. Vay adamın iki kurbanının eti ziyan olmuş da böyle de yapılır mıymış da insanda azıcık vicdan merhamet olmalıymış da herkes birbirini kandırıyormuş da ağzımıza ne geldiyse saydık döktük utanmadan. Sanki ordaymışız sanki olup bitene kendi gözlerimizle şahit olmuşuz gibi (ki bazen insanı o çok güvendiği iki gözü bile yanıltabilir) Sonra birden aklıma şu geldi; bayramdan önce eski buzdolabımızı teyzemlerin alt katına taşımış ve teyzemlere yedek olsun diye oraya koymuştuk. Çalışır vaziyetteki buzdolabı taşınırken ne olmuşsa olmuş birden bozuluvermişti.  İkinci el derin dondurucu satan adamın da pekala başına bu gelmiş olabilirdi. Hatta onu satın alan adam yanlış bir şey yapmış olabilirdi, gece elektrik kesilmiş, tekrar gelince bir şeyler olmuş ve dolabı çalışmaz hale getirmiş olabilirdi, daha binlerce ey olmuş olabilirdi. Utanmalıydık kendimizden. Ve öyle de yaptık.

Tecrübelerden kaynaklanan bir inancım var, ne zaman "bu nasıl olur?" "bunu nasıl yapar?" diye bir soru sorsam her zaman o durumların nasıl olduğu, nasıl yapıldığı hayatımın içinde bir şekilde görünür olur. Nasıl sorusu çok önemli buluşlara imza atılmasını sağladığı kadar birini kınamanın ve ayıplamanın dersini vermek için de evren tarafından pek güzel kullanılır. "Al sana sorunun cevabı" diye bir şamar yiyebilirsin suratına ve ancak o şamar öğretir sana bazen alman gereken dersi. 

Evet ne diyorduk, velhasıl ne kendimiz hakkında ne de başkaları hakkında bir halt bildiğimiz yok aslında. Bakmayın mangalda kül bırakmadığımıza, vay efendim ben asla yapmam, vay efendim bunlar ne biçim insan ben asla öyle olmam falan filan. Walking Dead izlerken anlamıştım hepimizin her haltı edebileceğimizi. Toplum içinde pek saygın olan bizlerin korkunç bir olay ya da durumla yüz yüze kaldığımızda aslında o çok saygın halimizin üzerimizden akıp gidivereceğine pek güzel bir kanıttır o dizide olup biten şeyler. Mesela açlık. Belki şu an elinizde bir fincan çay ya da kahveyle mutfak masanızda oturuyor ve bu yazıyı okuyorsunuzdur. Ya da belki az önce yemekten kalktınız. Belki fırında ocakta yemeğiniz vardır şu an mis kokusu evinizi dolduruyordur. Belki bir pastane ya da kafedesinizdir vanilyalı pasta ve çöreklerin kokusu burun deliklerinizi neşelendiriyordur. Elbet biz yediği önünde yemediği ardında olan şanslı insanlar günlerce aç kalma durumunu ancak "ay yazık insan nasıl dayanır buna" diyerek anladığımızı sanıyoruzdur ya bence hiç anlamıyoruz umarım hiç anlamak zorunda kalmayız. İşte insan böyle durumlarda her şeyi yapabilir. Dünyanın en düzgün adamı çalabilir mesela ki bu durumda onu kim kınayabilir? Hangi insan "olsun en azından onurumla öleyim" diye açlıktan ölürken çalmamayı düşünür? O yüzden hani marketlerden bebek maması çalan adamlar ve kadınlar var ya işte o insanlar konusunda daha uzun düşünmek gerekiyor. Çaldığı mamanın kaç para olduğunu değil de onu neden çaldığını mesela. Bir bebek için nasıl o korku ve utancı yaşamak zorunda kaldığını ya da. 

Biz insanız ve bizden her şey beklenir. Eğer çok ama çok dürüst yaşıyorsak şunu bilmeliyiz ki bu bizim hamurumuzun iyiliğinin, kendimizi iyi ve düzgün yetiştirmemizin yanı sıra başımıza bizi çaresiz bırakacak bir durum gelmediğindendir biraz da. 

Fotoğraf: Pexels

13 Haziran 2021

Pazar Günlüğü

 Bazı şeyleri öyle çok istiyoruz ki içinde bulunduğumuz koşullar içerisinde o duruma uygun olarak en fazla nasıl olabilecekse birden oluveriyor. Son zamanlarda, ofiste masamın başında oturur ve içim sıkıntıdan şişerken hep bir çiftlikte olmanın, bitkiler ve hayvanlarla ilgilenmenin hayalini kurup duruyordum. Yaptığım iş ne kadar basit olursa olsun üşenirken bir çiftlikte yaşasam en ağır işleri bile yapmaktan üşenmeyeceğimden neredeyse emindim. Derdim çalışmakla ilgili değildi çünkü. Zira çalışmayı seviyorum. Derdim inanmadığım, kimseye bir faydası olduğunu düşünmediğim işlere günümün büyük bir bölümünü harcamakla ilgiliydi ki hala bu tür işler gerçek anlamda bana sıkıntı veriyor.


Sonra bir şey oldu. Evden çalış dediler. Canıma minnet dedim. Uzun bir süredir evdeyim. İşimi sanki hala ofisteymiş gibi yapabiliyorum. Ama güzel olan şu ki aynı zamanda küçük bir çiftlik hayatı yaşıyorum. Tam olarak olmasa da yine de o hissi veren bir hayat. Ben şanslıyım çünkü güzel bir bahçesi olan tek katlı bir evde yaşıyorum. Etrafımda çiçekler, ağaçlar, kediler ve tavuklar var. Tavuklarla pek aram iyi olmasa da kedilerle bir aile olduk sayılır. Fındık ve Paspas ki kendileri canciğer kuzu sarması iki dişi kedidir bize tam 5 yavru verdiler. Anneleri ölmüş 2 yetim yavrucak da bu minnoşların arasına katıldı ve sayılar oldu 7. Şimdi usul usul büyüyorlar. Yavrulardan ikisi onları çok isteyen çocukların evlerinde yaşıyorlar ve aldığımız haberlere göre keyifleri yerinde, mutlular. Karadut ki kendisine neredeyse aşıktım ortadan kayboldu. Şimdi Viki, Smokin, Badem ve Cilvenaz bahçede koşup oynuyorlar. Elbette bir de Narin var ki kendisinin kedi görünümünde başka bir yaratık olduğuna dair ciddi şüphelerim var. Slyvester ve Koca Ayak adlı iki kedi daha var ki kendileri muhtemelen Fındık ve Paspas'ın taliplileri. Her sabah kalkıp bahçenin orasına burasına koyduğumuz mama ve su kaplarını dolduruyorum. Bazen Viki'yi (kendisi oldukça uysal) yakalayıp seviyorum. Bacaklarıma dolanan ve en sevdiği şey ayaklarımın üzerine çıkıp oturmak olan Narin'le oynuyorum. Kedilerden sonra bahçedeki çiçeklere bakıyorum. Kimi yeni açmış oluyor, mis gibi kokuyorlar. Sonra odamdaki sukulente eğer o gün su vermem gereken günse su veriyorum. Daha onun bakımının nasıl yapıldığını tam bilmiyorum ama her gün onunla konuşuyorum. Ben hayvanlara ve bitkilere sevgi sözcükleri söylendiğinde bunu anladıklarına ve daha da coşkuyla yaşadıklarına inananlardanım. O yüzden sukulenti öptüğüm bile oluyor. Deli değilim meraklanmayın asıl bitkileri kesip doğrayanlar deli. 

Dediğim gibi insan bir şeyi çok istediğinde olup olabilecek en iyi şartlarda ona kavuşuyor. Eğer bir apartmanda yaşasaydım bunlar yine olur muydu dedim kendime. Evet olurdu. Çünkü muhtemelen balkonu ve evin odalarını bitkilerle donatır, bir kedi ve bir köpekle (belki daha fazlasıyla) birlikte yaşardım. Bence bizim temel sorunumuz kendi doğamızdan kopmuş olmamız. Bu yüzden bu kadar huzursuz ve mutsuzuz. Çünkü tamamen yapay bir dünyanın içine hapsettik kendimizi. Tüm gün telefon ekranı, akşamları televizyon ekranı bir hapishaneden başka nedir ki? Bunu farkettiğimden ve bundan ne kadar bunaldığımı anladığımdan bu yana şimdinin insanları tarafından "eski kafalı romantik seni" diye adlandırabilecek bir biçimde yaşıyorum. Gün doğumu ile uyanıp sabahın o ilk ışıklarının yüzeyler üzerinde oynaşmasını izliyorum mesela, hafif bir rüzgar varsa bahçedeki nar ağacının yapraklarının kıpırdanışına büyülenmiş gibi bakmayı seviyorum. Şanslıyım ki ağaçlar güzel sesli kuşları koynunda saklıyor ve onlar da şarkılarını esirgemiyorlar bizden. Uyuyan yavru bir kediyi, annesinin peşinden koşan civcivleri, büyümüş mü diye her sabah bir bitkiye bakmayı gerçekten seviyorum. Ve telefon ekranından mümkün olduğunca uzak duruyorum. Bütün bunlar benim ruhuma gerçekten iyi geldi. Sanki daha önceden bildiğim ama hayatın akışına kapılıp kaybettiğim güzel duygulara yeniden kavuşmak gibi. Kendi doğana, ait olduğun yuvaya dönmek gibi. 

Bunu yapabiliriz bence. Hepimiz. Nerede ve nasıl yaşadığımız önemli olmaksızın, bir bitki ile birlikte yaşabiliriz, bir kedinin göbeğimizin üzerinde uyumasına izin verebiliriz. İnanın bu öyle güzel bir duygu ki kimse bundan mahrum kalmamalı. Bahçemiz yoksa bir yerlere ağaç dikebiliriz. Biliyorum ve görüyorum ki ve iyi ki pek çok insan bunları zaten yapıyor. Çünkü hepimizin doğası aynı ve hepimiz kendi doğamızdan uzaklaştıkça mutsuz oluyor ve bunu içten içe seziyoruz. Teknolojiden kopalım demiyorum elbette bu zaten artık mümkün değil ama en azından ait olduğumuz doğaya ucundan kıyısından yakın olmaya çalışalım. Daha iyi hissedeceksiniz inanın buna. Bir ağaca sarılın mesela. Delice mi hiç değil. Deneyin görün, (ben çocukluğumdan beri yaparım)  nasıl hissedeceğinizi. Yaşlı ve bilge bir nineye sarılmak gibidir. Sarılın ve gözlerinizi kapayın. Ne demek istediğimi anlayacaksınız. 

Güneşli, huzurlu ve mutlu pazarlarınız daim olsun.

27 Mayıs 2021

Daha fazla utanmamak için...


Çocuklar bahçede bir kedinin peşinde koşup duruyorlar. Pencereden onları izliyorum, kahkahaları şu berbat hayatın içinde yağmurlu havada bulutların arasından sızan gün ışığı gibi, öylesi güzel, öylesi umut verici. Bir an sonra küçük bir erkek çocuk "aşkımmm" diye diye koştuğu kedinin karnına bir tekme atıyor. Zavallıcık bağırarak kaçıyor. Kız kardeşi çocuğa bir tokat atıyor kediye vurduğu için sonra anneleri çıkıp kıza bağırıyor. Kız kendini parçalarcasına çocuğun kediye vurduğunu, bunun doğru olmadığını anlatmaya çalışıyor. Kadın onu dinlemiyor bile. Çünkü o erkek çocuk onun kıymetlisi. O dokunulmaz, o ne yaparsa yapsın başı okşananlardan. Öfkeden deliye dönüyorum. Ne yapmalı? 

Kadın hep aynı. Erkek çocuğunu koruyor, ona kim ne yaparsa kıyametleri koparıyor. Hatta yaşı daha büyük olan kız çocuğuna, oğlu kendi kendine düşse bile bağırıyor, ona dikkat etmediği için. Çocuk ise ona buna sopayla vurmalara, kedileri tekmelemelere, bahçede ne bulursa kırıp dökmelere doyamıyor. Doyamıyor çünkü biliyor ki ne yaparsa yapsın onu koruyan annesi var. Doyamıyor çünkü ne zaman bir zarar verse bir şekilde onaylanıyor. Kadın bir kez bile ona hatalı olduğunu söylemiyor. Küçük prensi suçlu olsa bile dayak yiyen çocuklar işitiyor azarı. 

Hani erkek şiddetinden söz ediyoruz ya inanın bana şiddet gösteren erkeklerin bir bölümü bu tür kadınların eseri. Bu öyle bir kadın türü ki kendini daha baştan erkekten aşağı kabul etmiş, beş yaşında olsa bile bir erkeğin kendisinden ve tüm kadınlardan üstün olduğuna inanmış. Gördüğü şiddetin hayatı doğası olduğunu kabul etmiş bu kadın türü ne yazık ki hayatın doğası olarak bildiği bu saçmalığı çocuklarına öğretmekle de kendini yükümlü görüyor.

Bu demek değil ki şiddet gösteren erkeklerin sorumlusu sadece anneleri. Hiç de değil. Zira o erkek büyüyor, eğitim alıyor ve eğer varsa (ki bence herkeste yok) vicdanı ve merhametiyle düşünmeyi öğreniyor. Ayrıca kendisini elinden gelenin en iyisini yaparak yetiştirmiş şahane bir annenin öfke patlamaları yaşayan, şiddete meyyal çocukları da oluyor ne yazık ki. Var elbet bunun da sorumlusu. İşte o sorumlular küfür eden erkek çocukları "koçum benim" diye alkışlayanlar, "kimseden dayak yeme sana vurana sen de vur oğlum" diyen dağların aslanı babalar, mahallede çıkan çocuk kavgasında onları yatıştırmak yerine birbirini vuran ana babalar, şiddet haberlerine hiç şaşırmayan, çayını pastasını yerken "adam karısını vurmuş" diye dedikodu malzemesi olarak sohbetine renk kattığını sananlar, "aman kavga falan görürsen araya girme kim vurduya gidersin" diye telaşlanan anneler, daha neler neler... Bundan hepimiz tek tek sorumluyuz. Hiçbir şey yapmadığımız, yapmaya çalıştığımızda birbirimizi durdurduğumuz ve sonra utanmadan gidip yataklarımızda sanki melekmişiz gibi mışıl mışıl uyuduğumuz için. Hepimiz birbirimizin yüzüne tükürsek yeridir diyeceğim de hangimiz günahsızız ki o hakkı kendimizde bulalım.

Neymiş efendim insanoğlunun doğasında varmış şiddet,aman ne şahane tespit. Neden bazılarımızın doğasında yok. Biz insan değil miyiz? Biz de öfkeleniyoruz, hatta deliriyoruz zaman zaman ama kimsenin suratına şamarı yapıştırmıyoruz, elimizdeki eşyaları yerlere çarpmıyoruz. Sakinleşmeye çalışıp soğukkanlı düşünmeye çaba gösteriyoruz. Çok mu kolay bu? Hiç değil. Ama şöyle düşünüyoruz temelde, kimseye vurmaya, kimseyi incitmeye hatta hiçbir eşyaya zarar vermeye hakkımız yok. Temel mesele de bu kendinde hak görme meselesi zaten. Evlendik, sen benim karımsın aaaa hayır yanlış söyledim karım değil malımsın. E bir insanın da kendi malı üzerinde bir otoritesi ve karar verme yetkisi olduğuna göre sen benim istediğim gibi olmazsan kafa göz dalabilirim. Bu işte temel düşünme biçimi. Aslında bu adamlar belki de robot kadınlarla evlenmeliler. Sonsuz itaat. Ama bence bu tür adamlar bir yolunu bulur o robotları da parçalar, kablolarını söker, kafalarını koparır, mekanizmalarını bozarlar. Sonra yatışıp takım elbise ve kravatlarını takar, koltuklarına oturur cep telefonlarından yenisini sipariş ederler. Zira onun o içindeki manyağın karşısındakinin ne yapıp yapmadığıyla bir ilgisi yok esasen. 

Beyler içinizde elbette gerçek anlamda insan olanlarınız, hatta kadınlarla bu konuda omuz omuza savaşanlarınız var. Dilerim sayıları da çoktur bu güzel kalpli adamların. Ama merak ediyorum bir adam bir kadını öldürdüğünde sizin içiniz o cinse mensup olmaktan dolayı utançla dolmuyor mu? Yoksa siz de bazılarınız gibi "kadın kim bilir ne yaptı?" diye adama haklılık sunma yoluna mı giriyorsunuz? Hiç aklınıza geliyor mu bir insanın yaşam hakkının ne olursa olsun, ne yaparsa yapsın elinden alınamayacağı. Siz birbirinizi, hemcinslerinizi onayladığınız sürece bunun asla bitmeyeceği, belki bir gün damadınızın kızınızın gırtlağını keseceği ya da eniştenizin kız kardeşinizi öldürüp, ormanda ıssız bir yere gömeceği aklınıza geliyor mu? O zaman da kızım, kız kardeşim ne yaptı acaba der misiniz? Düşünün. Birbirinizi haklı çıkarmaktan vazgeçin artık lütfen. Çünkü haklı değilsiniz. Birini öldürmenin normal olduğunu düşünerek nasıl haklı olabilirsiniz, düşünün. Ama herkes yapıyor o zaman demek ki normal demeyin. Normal değil. Zaten kitle çoğu zaman haksızdır. 

Bunları söylemek istedim çünkü bir kadın olarak borçlu hissediyorum kendimi. E ne işe yarayacak bu söylediklerin diyeceksiniz belki. Bir işe yarar mı bilmiyorum, hatta sanmıyorum da. Ama ben hergün bu haberleri okurken bir insan olarak utançtan yerin dibine giriyorum. Ve en çok da sustuğum için utanıyorum. Bu yazıyı daha fazla utanmamak için yazdım. Koca okyanusa bir zerre. Olsun okyanus da zerrelerden oluşmuyor mu?

Fotoğraf: Engin Akyurt

14 Mayıs 2021

Cuma Mektupları- Buluttan Kayalar


 Benim güzel kardeşim,

Ocean Vuong, Yeryüzünde Bir An İçin Muhteşemiz adlı kitabında nefis bir anısını anlatıyor, annesi ile yaptıkları bir uçak seyahatinde uçak türbülansa giriyor ve sarsılmaya başlıyorlar. O sırada altı yaşında küçük bir çocuk olan yazar öyle çok korkuyor ki annesi bir koluyla ona sarılıyor ve şöyle diyor, "Bu kadar yükselince bulutlar birer kaya parçasına dönüşüyor, sen de bu kocaman taşları hissediyorsun." 

Bu bölümü okurken kendimi öyle bütünleştirmiştim ki o küçük çocukla bir an için kendimi o uçağın içinde hissedip gözlerimi kapadım. O sırada şunu düşündüm. Böyle bir korku sırasında gözlerimi açık tutmayı mı yoksa kapamayı mı tercih ederdim? Sanırım açardım. Elbette bu şu anda rahat, güvenli bir odada oturmuşken verdiğim bir karardı. Hiç de öyle olmazdı dedim kendime. Az önce o uçağın içinde olmadığın halde kapatmadın mı gözlerini?

Şu aralar da kapıyorsun ya gerçi. Bütün o korkunç haberleri okumaktan vazgeçtin mesela bir süredir, öyle çok ölüm haberi aldın ki biri sana bir ölüm haberi verse kulaklarını tıkamak istiyorsun, canını yakan bir fotoğrafa bile bakamıyorsun artık, bir filmdeki acıları kaldıramaz hale geldin ki o gerçek bile değil. Şimdi düşün bakalım gerçekten gözlerini açık mı tutardın yoksa her şey geçip bitene dek kapamayı mı tercih ederdin?

Biz görmeyince ya da duymayınca gerçek gerçek olmaktan vazgeçmiyor biliyorsun değil mi? Ama göğsümüzün içindeki de taş değil be kardeşim. Her acıda asit yağıyor üzerine ve yavaş yavaş eriyor. İnsan ne yapacağını bilemiyor. Saklanacak bir delik yok, nefes alacak bir gök kalmadı artık. Bir tek şey kaldı elimizde o da hala inatla dayanmaya çalışan kalbin içinde minik bir inci gibi parlayan umut. Nasıl inci kumlardan oluşuyorsa umut da acılardan mı oluşuyor dersin? Bilemiyorum. İnan bana artık hiçbir şeyi bilmiyorum.

Geçen gün bunu düşünüyordum, ben artık hiçbir şey bilmiyorum dedim. Bildiğim her şey hikaye oldu. Doğrular yanlış, yanlışlar normal oldu ve benim öğrendiğimi sandığım hiçbir şeyin bu dünyada hükmü kalmadı. İnanıyor muyum kendi doğrularıma hala? Elbette sonuna kadar hem de. Ama hükümsüz işte, o ne olacak bilemiyorum. 

Hal böyle işte. 

Yüreğinin kıyısından öperim, hasretle...

Fotoğraf: Pexels

07 Mayıs 2021

Cuma Mektupları

 


Benim kıymetli kardeşim,

Kendimi yavaş yavaş yaprakları dökülen bir ağaç gibi hissediyorum. "Arkana bakma" diyorum kendi kendime "sen güneşe bak. O parladığı sürece umut var." diyorum ama yine de kendimi arkama bakmaktan alamıyorum. Ah o yapraklar, yapraklar... Her birine bir hayat sığarmış gibi geliyor bana ya aslında yağan yağmurla dünyanın çöplüğüne gömülmeye yazılı kaderleri. Her insan böyle değil mi? Kendisine kocaman görünen dünya, bu koca çöplükte bir hiç. Ne zavallıyız bak halimize. Ne kadar acınası, ne kadar merhamete muhtaç.

Merhamet dedim de aklıma geldi. Biz onun yokluğundan böyleyiz değil mi? Hepimiz baktığımız yerde merhamet ararken cehennem alevlerinden islenmiş yüzümüzle, o alevlerin dumanından kırpıştırdığımız gözümüzle kalakalıyoruz. Ama sorun bizde aslında. Sanıyoruz ki hiçbir şeye gücümüz yetmez. Şöyle olmalı o cümle, "her şeye gücümüz yetmez belki ama karınca misali su taşımalı yangına." Hepimiz böyle olsaydık, pes etmeseydik, teslim olmasaydık yani belki o alevler değil güller çıkacaktı karşımıza.

Bir haber okudum. Adamın biri park etmiş bir araçtan kedi sesi duymuş. Ve aracın üzerine not bırakmış, kaportada kedi var diye. Bir bankamatik makbuzuna yazmış notu. Şimdi bu adamın vicdanından öpesin gelmiyor mu senin de? Bu kadar zalim bir dünyada mavi küçük bir çiçektir o vicdan. 

Ah benim güzel kalpli kardeşim,

Çok uzun zamandır ağlamadım. Bu güzel bir şey mi? Değil. Kalbimi nasıl da bir istiridye gibi kabukla kapladığımın hikayesidir bu. Acıdan, kederden, korkudan bir kabuk. Ölmüş insanların hatıralarından örülmüş, daha fazla acı olmasın diye kaya gibi sağlam bir kabuk. Ama sandığım kadar sağlam değilmiş ki akan gözyaşları ile (ki uzun zamandır ilk defa) kar tanesi gibi eriyiveren bir kabuk. Biliyor musun ağlamak iyi geldi. Hep iyi gelir. Unutmuşum. Varsın erisin dedim. Bu acıdan korunmanın yolu da yok zaten. Hiç olmazsa yıkansın kalbim. Dünya böyle işte dedim. Belki düzeliriz. Belki eskisi gibi olmasa da daha katlanılabilir bir hal alır.

Üzdüm mü seni ? Üzülme. iyi olacağız diye düşün. Düşünmek belki başlangıcıdır olacak olanın. Öyle de kendine. Ben öyle diyorum. Buna inanmak için kendi kendime konuşuyorum. İyi olacak, iyi olacak, iyi olacak.... Sen de söyle. Belki hepimiz aynı şeyi tekrar edersek, hepimiz iyi olsun diye çabalarsak, hepimiz kalbin çekirdeği olan merhameti kazıp yeniden çıkarırsak kim bilir belki gerçekten iyi olur...

Kalbinden öpüyorum seni, kalbinin çekirdeğinden.... Zira o olacak tohumu güzelliğin ve iyiliğin....

06 Mayıs 2021

soruyorum size bayanlar baylar


Bunu gerçekten merak ediyorum, ben bu kadar uzun zamandır yazmıyorken, tam bir sorumsuzluk örneğiyken, bu bloğu burada böyle boynu bükük kendi halinde bırakmışken sizler bu bloğu nereden buluyor ve takip ediyorsunuz. Hatta okuyor ve yorum yazıyorsunuz. Az önce gariban sayfama bir göz atayım diye geldim ve gerçekten şaşırdım. Yorumlar yazmışsınız, takibe almışsınız. Benim gibi bir vefasız blog yazarına bu vefa beni gerçekten utandırdı. Merakımı mazur görün ama gerçekten şaşırdım.

Eskiden çok ciddiye alıyordum yazmayı. Hem de nasıl. Biri bir kelime etse kafamda yüz fikir patlıyordu. O halimi deli gibi özlüyorum. Üzerine çok düşünüyorum; yaşlandım mı, coşkumu mu kaybettim, insanlarla iletişimi mi azaltma meylindeyim, yoksa artık yazamayacağıma ya da yazmaya değer bir şey olmadığına mı inanmaya başladım?

Öyle çok istiyorum ki eskisi gibi olmayı, bir şarkıdan bir hikaye çıkarmayı, insanları yeniden gözlemlemeyi, onlara gerçekten bakmayı,  bir sohbet üzerine yazarak düşünmeyi. İnsanın zamanla içinde bir şeyler ölüyor belki de. Daha katı bir hale geliyorsun ya da ne bileyim. Oysa kafanın içinde bir dünya yaratmadan bu dünya fazla gerçek değil mi? Ki gerçeklik çoğu zaman dayanması, tahammül etmesi oldukça zor olan bir kavram. En azından benim için böyle. 

Bu halimi hiç ama hiç sevmiyorum. Şimdi hatırladım neden yazmayı azalttığımı; çünkü son yazdıklarım öyle karamsardı ki ne kendime ne de okuyana bunu yapmaya hakkım yok diye düşündüğümü hatırlıyorum. Negatif enerji saçıp duruyordum ve hiç ama hiç hoşlanmıyordum o halimden. Şimdi nasılım? Eh o halimden hallice herhalde. Daha iyi olurum diye umuyorum. 

Eeeee sorumu yanıtlayacak mısınız? Bak en azından merakımı kaybetmemişim, bu da bir şey değil mi?

fotoğraf: pexels

20 Ocak 2021

Lüküs Hayat...


Geçen gün bir arkadaşımla konuşuyorduk, "ne kadar lüks bir hayatımız varmış farkında değilmişiz" dedi. Haklıydı. Ben de bunu uzun zamandır düşünüyordum. Günlük hayatın bir parçası sandığımız her şeyin bir armağan olduğunun farkında değilmişiz, ne yazık. İnsan ancak sağlam bir tokat yediğinde kıymet anlayan bir varlık. 

Eskiden, eskiden diyorum çünkü 2020 bana 10 yıl gibi geldi, sokakta rahat rahat yürüyor, biri yakınımızdan geçse umursamıyorduk, otobüslere, dolmuşlara rahatça biniyor, bir yere otursak, bir yere tutunsak irkilmiyorduk, bir yerlerde oturup karnımızı doyurabiliyor, arkadaşlarımızla çay kahve içebiliyor, masalara elimizi koyuyor, elimizi nereye sürdüğümüz üzerine kafa yormaksızın yanağımızı kaşıyabiliyor, çantamızı kolonya, dezenfektanla doldurmuyor, delirmiş gibi el yıkamıyor, derin derin nefes alıyor, nefes alırken yanımızda yöremizde biri var mı, havada mikrop var mı diye endişelenmiyor, azıcık burnumuz aksa üşüdük galiba, sıcak bir şey içeyim geçer diyor, Allah ne verdiyse yiyor deliler gibi vitaminlere, gıda takviyelerine sarılmıyor, annemize, arkadaşlarımıza doya doya sarılıp şapur şupur öpüyor, eve gelen tamirciye potansiyel mikrop saçıcı gibi davranmıyor, o gidince çılgın bir temizliğe girişmiyor, biri bize bir şey ikram etse tereddütsüz teşekkür ederek alıyor, komşudan gelen yemeğe zehirmiş gibi yaklaşmıyor, içimiz daralsa kendimizi sokaklara atıyor, uzun uzun yürüyor, derin derin nefes alıyor, zile biri bassa kolonyalı mendille silmiyor, kapıda duran yabancı elini uzatsa bizi öldürmeye çalışıyormuş gibi irkilmiyor, çalıştığımız masayı günde beş kez dezenfekte etmiyor, elimize biri dokunsa sıcak sobaya değmiş gibi çekmiyor, geceleri günlük aptalca düşüncelerle uykuya dalıyor, endişeden uykularımızı kaçırmıyor, sevdiklerimiz dikkat etsinler diye başlarının etini yemiyor, içlerini bunaltmıyor, bu böyle giderse aklımı oynatırım herhalde diye düşünmüyorduk. Tabi lüks yaşıyorduk. Daha ne ister ki insan. 

Şimdi anladık ki artık lüks yaşam yatlar, katlar, arabalar bilmem neler değil. Lüks yaşam rahatça nefes alabilmek, sevdiğin insanlara gönül rahatlığıyla sarılabilmek, endişesiz bir günlük hayat sürdürebilmek. Sizce de öyle değil mi?

Fotoğraf : Pexels 

09 Ocak 2021

cumartesi öğle sonrası gün ışığı, saat sesi...


"Cumartesi öğleden sonrasının gün ışığı bir başka, hiç bir anın ışığına benzemiyor" diye düşünüyorum uzanmış yatarken. Yatağın üzerinde kırmızı kareli battaniyeye vuran ışık işveli işveli oynaşıyor. Kucağımdaki kitabı kapatıyor bir süre izliyorum. "Saatin sesi bütün bu atmosfere nasıl da yakışıyor" diyorum. Birinin şapır şupur yemek yemesinden, sakız çiğnemesinden, çok yüksek sesle konuşmasından, koridorda yankılanan topuk sesinden nefret eden ben nasıl oluyor da saatin sesini seviyorum diye düşünüyorum. Ama bu sesi gerçekten seviyorum, bana huzur veriyor. Belki de onun o aynı ritmle akması her şeyin yolunda olduğu hissini veriyordur, bilemiyorum. Bir süre dinliyorum. Evet bu sesi gerçekten seviyorum.

Yıllar önce biriyle telefonda konuşurken, "nasıl gidiyor" dediğimde "rutin" demişti. Babamı kaybetmemizin üzerinden çok geçmemişti. Ona rutinin aslında her şeyin yolunda gittiği anlamına geldiğini söylemiştim. Demek ki kötü bir şey olmamıştı, akış aynen devam ediyordu. Hiç bu açıdan bakmadığını söyledi. "Sevdiğin biri öldü mü hiç?" dedim. "Hayır" dedi. "O zaman bu açıdan bakmaman normal" dedim. Babamın ölümünden günler önce ben de şikayet ediyordum "lanet olsun her şey aynı çok sıkıcı" diye. Sonra çok acı bir biçimde öğrendim ki rutin güzeldir, her şey yolunda demek olduğu için güzeldir. Ve ondan sonra ne zaman her şeyin aynı olduğunu düşünsem gülümseyip "çok şükür" dedim.

Şimdi kulağımda saatin sesi ve battaniyenin üzerinde dans eden gün ışığına bakarken de aynı şeyi düşünüyorum. Bugün her şey aynı ve bu yüzden de çok güzel. Biz, kötü haberlere, felaketlere alışkın toplumların çocukları için bu böyle belki de. Bilemiyorum. 

Kalkıp kendime bir çay doldurdum. Çorba kasesi gibi bir fincandaki çaya yulaflı bisküvi batırıp yedim. Ara sıra çocukluğa dönmek lazım dedim. Eski masumiyeti ve neşeyi hatırlatsın diye çocukken ne yapıyorsak yapmak lazım arada bir. Aklıma izlediğim bir belgesel geldi. Şifa ile ilgili aynı isimli bir belgeseldi bu. Orada bir kadın "çocukken bir yerimiz yaralandığından yarayı temizleyip unutturduk" diyordu "ve o kendi kendine iyileşirdi." Şimdi öyle miydik? Şimdi hapşırsak dehşete düşüyoruz. Oysa bedenlerimiz sandığımızdan daha da güçlü, her şeyden önce hayatta kalmaya programlı ve kendi kendini iyileştirme kapasitesine sahip. Unutuyoruz işte. İnsanız.

Sıkılmıyor musun diye soruyor bazıları. Hiç sıkılmıyorum ben. En son ne zaman sıkıldım onu bile anımsamıyorum. Benim mutlu rutinim onlara pek bir sıkıcı görünüyor sanırım. Ve bunu her nedense anlatamıyorum. Sıkıcı hayatıma güzellemeler dizdiğimi sanıyorlar. Gülümsüyorum ben de. Çünkü başka yapacak bir şey yok. 

Şimdi biraz daha o mutlu gün ışığına bakacağım. Depeche Mode'un Enjoy The Silence'ına karışan saatin sesini dinleyeceğim. Ve bu mutlu, huzurlu günün tadını çıkaracağım. 

Fotoğraf: Pexels

07 Ocak 2021

Derviş gibi


Bu çok bir zor bir süreç ve bence herkesi değiştirdi. Öyle ya her an hastalanabileceğini ve belki de ölebileceğini bilmek kimi değiştirmez ki? İnsanların çoğunun hayatı ve yaşamın amacını, anlamını sorguladığını sanıyorum. Eğer sorgulamamış olan varsa onu da alnından öpüyorum. Zira o ki hayatın akışının üzerinden kayıp gitmesine izin veren, her ne olursa olsun aslanlar gibi yoluna devam edendir. Ben o aslanlardan biri olamadım maalesef. Sorularının sonunda bir şey buldun mu bari paylaş hele de biz de bilelim diyen olursa karman çorman bir araba laf ederim ki sonunda ne o bir şey anlar ne de ben. En iyisi herkesi kendi soruları kendi anlamları ve kendi var oluş hikayesi ile bırakmak. 

Bir süre çilehanede çile dolduran dervişler gibi yaşadım. O sıkıntı sandığım günlerin şimdi bir armağan olduğunu düşünüyorum. Eskiden ne bulursa anlatan ben şimdi pek az konuşan, sustuğunda ve dinlediğinde daha huzurlu hisseden biri haline geldim. Öyle çok sustum ki boğazımda biriken kelimeler bir yumru haline gelip beni boğacak sandım. Bunu anladığımda bir defter ve bir kalem aldım ne bulursam yazdım. Anlamsız anlamlı içimdeki her şeyi kustum yaprakların üzerine. Alev alev yanan bir günde başımın üzerine biri bir şemsiye tutmuş gibi ferahladım. Sonra yine sustum. İyi geldi. Şimdi de çok gerekmedikçe konuşasım yok. Daha çok dinleyesim var sanki. Sessiz sandığımız pek çok şeyin bile kendine özgü bir sesi var sanki. Ben susarsam, aklımı da susturursam sanki hepsi dile gelecek. Bugüne dek anlamadıklarım aşikar olacak ve dünya kendini olduğu gibi gösterecek bana, benim görmek istediğim gibi değil. 

Çilehanemden çıkıp insanlar arasına dönünce her şey başka göründü gözüme. Saçma olan ne varsa sanki birbirine eklenip bir sistem oluşturmuş gibi geldi. İki kişinin yaşadığı sorunu dinledim ve aklım almadı neyi tartıştıklarını. İş yaptım ve bu işin neye hizmet ettiğini de anlamadım. Alışveriş çılgınlarının bu kadar eşyayı evlerinde nereye sığdırdıklarını merak ettim. Ve daha bir dolu şey. "İnsanlardan uzak daha iyiydim" dedim ama sonra "yiğitsen insanlar içinde aynı huzuru yakala da görelim seni aslan parçası "dedim kendime. Tahammülsüzdüm ve hala öyleyim. İçi dolu olmayan gürültülü sohbetlerden içim şişiyordu hala şişiyor. Kibirli miyim diyorum bazen kendime ya kibirli değilim yorgunum sadece. 

Şimdi başka bir çilehanedeyim diyorum. Arı kovanı gibi vızıldayan insan sesleriyle çevrelenmiş bir çilehanede. Kimsenin birbirini dinlemediği, bu yüzden de anlamadığı, anlamak için çaba göstermediği, hep haklı olmaktan başka bir derdi olmayan bir çilehanede... Nasıl baş edeceğimi bilmiyorum ama bunu da öğrenirim elbet diyorum. Bazen kulak tıkamayı, insanları oldukları gibi kabul etmeyi, bu kabul edişten dolayı da kimseye şaşırmamayı öğrenirim diye umuyorum. Sesler varken üzerimden kayıp giderler elbet diyorum, gürültüyü bir süre sonra duymam herhalde diyorum... O yüzlerinde huzur olan adamlara, kadınlara nasıl imreniyorum. Hep aynı "olur bunlar" gülümsemesinden söz ediyorum. Bu bir yetenek mi acaba yoksa öğrenilebilen bir şey mi? Ben bunu öğrenmek için uğraşıyorum...

Fotoğraf: Pexels

30 Aralık 2020

2021


Babamı kaybettikten birkaç hafta sonra işe döndüm. İşe doğru yol alırken hayatın nasıl da eskisi gibi devam ettiğine hayret ettiğimi hatırlıyorum. O acıdan sonra sandım ki benim başıma yıkılan dünya artık eskisi gibi olmayacak. Oysa her şey aynen devam ediyordu. Hayretim dış dünyadan kendime kaydı, garip olan hayatın devam edişi değil benim kendimi nasıl da dünyanın merkezi sanışımdı. 

Az önce artık kimse blog okumuyor yazmanın ne mantığı var diye düşünürken aklıma geldi. Hala kendimi dünyanın merkezi sanıyordum. Öyle ya ben blog okumuyorum diye kimse artık okumuyor sanıyorum. Aslında bilmiyorum belki de haklıyımdır, kimse okumuyordur. İlgi alanları çok başka yerlere kaymıştır. Kimsenin sabrı ve ilgisi yoktur ya da ne bileyim hayat işte herkesi başka bir yöne savurmuştur.

Olsun ben yazayım aklımdakini dedim yine de. Günlük olsun. Ne zaman ne düşünmüşüm döner bakarım belki kim bilir. Ya da belki birileri okur bir kardeşlik doğar aynı duyguyu hissetmekten dolayı. Kendimizi küçücük hissettiğimiz koca dünyada belki de bir kelimenin dokunuşu şifa olur birbirimize. Bazen oluyor bana çünkü, kafamın içinde dönüp duran bir soruya, kalbimi daraltan bir sıkıntıya birinin bir cümlesi, bir kelimesi ilaç oluyor. Neden olmasın ki? 

Dünya bana bir şiddet topu gibi görünüyor. Sanki herkes birbirinin gırtlağını sıkıyormuş da herkes kötülüğe boğazına kadar batmış gibi geliyor. Bunu, dün bir dizide evsiz barksız bir adamın elinden tutup onun ve çocuklarının karnını doyuran bir başka adımı görüp de gözlerim dolduğunda fark ettim. Dünya pek o kadar kötü bir yer olmayabilir aslında dedim. Olan şu belki aslında; gözümüze sadece kötülük sokuluyor. Kimse iyi bir şeylerden söz etmiyor. Ama ben burada bunu yapmak istiyorum ki iyi olan ve iyi düşünen insanlar kabuklarına çekilip dünyaya küskün küskün bakmaktan vazgeçsinler. İyi olan kazansın istiyorum. İyi olan daha çok göz önünde olsun ve iyi olandan daha çok söz edilsin. Çünkü biliyorum ki en çok neyden konuşuluyorsa o bizi sarıp kuşatıyor. Kimse artık adalete inanmıyor kimse birbirine güvenmiyor ve kimse birinden gelecek yardımın ardından başka bir şey olmadığından emin olamıyor. Bence bunu değiştirmeliyiz. Kolay mı? Değil. Ama denemeye değmez mi? 

Nasıl ve ne yapacağımı bilmiyorum. Tek amacım güzel ve iyi şeylerden söz edebilmek. 2021 için blog planım bu. Umarım gerçek olur.

Güzel ve sağlık dolu bir yıl olsun. İyilik ve sevgiyle dolu olsun.

Fotoğraf: pexels

08 Eylül 2020

Bitsin Artık Bu Çile...



Günlerin güzel olacağına inanmalıyız. Kolay mı? Hiç kolay değil. Ama bunu yapmak zorundayız.

Eminim hepimiz son ayları zor geçirdik. Kimimiz yaşamı sorguladı, kimimiz hayata dair inancını kaybetti, kimimiz hem kendisi hem de sevdiği insanlar için çok korktu. Ben bu saydıklarımın hepsini birden yaşadım. Bazen öyle bir hale geldim ki aklımı kaybedeceğimi sandım. 

Bu sabah kendime şunu söyledim, "böyle yaşamaya alışsan iyi edersin. Çünkü görünen o ki bir süre daha böyle devam edeceksin. Tüm gün maske ile oturup zor nefes alacaksın. Sürekli ellerini yıkayacaksın. İnsanlardan uzak duracaksın. Zor mu? Evet çok zor ama yapılmalı" Aslında dert olan bunlar değil, dert olan şu ki, sürekli kaygılanmak. 

Epiktetos kontrol edemeyeceğin şeyler için endişelenmenin aptallık olduğunu söyler. Haklı da. Ama insan çok korktuğu vakit zihin mantıklı düşünme yetisini kaybediyor. Bu nedenle de korktuğu şeyler gerçek olmasın diye etrafındaki her şeyi kontrol etmeye çalışıyor. Sanki bunu yapmak mümkünmüş gibi. 

Son zamanlarda kontrol delisi olduğumu fark ettim. Aptalca davrandım elbet. Kimi nasıl kontrol edebilirim ki. Karşımda bir insan var bir eşya değil. Onu istediğim yere çekemem. O bildiğince davranır. Şöyle şeyler yaptım daha çok, sürekli gezen ve kalabalıklara girenlerle öfkelendim, saydım döktüm. Kimi tatile gitti, kimi kalabalık gruplarla gezip tozdu kimi de hiç olmadığı kadar dışarı çıktı. Onlara şu zamanların kendi keyiflerince yaşama lüksüne izin veren zamanlar olmadığını, kapacakları virüsün sadece onları değil ailelerini hatta bizi, iş arkadaşlarını da hasta edeceğini, bunun büyük bir sorumluluk olduğunu anlatmaya çalıştım. Dinlediler mi? Elbette dinlemediler. Çok dikkat ettiklerini kendilerini koruduklarını söylediler. Umarım öyle yapıyorlardır. 

Bütün bu olup bitenler içinde kendimi korumamın bir anlamı var mı diye düşünmeye başladım. Sahi var mı? Ben bu konuda aşırı hassas davranırken birinin aptallığı yüzünden hasta olabilirsem eğer onlara kızıyor olmak kontrol manyağı olduğumu mu gösterir. Kendimi kimseden akıllı sanmıyorum elbet ama insanlar nasıl bu kadar aptallar onu da anlayamıyorum.

Neyse sonuç itibariyle şuna karar verdim, kendini olabildiğince koru, diğerlerinin kurallara uymadığını görürsen uyar ama bu kadar endişelenmeyi bırak artık. Zira virüsten hastalanmazsan zaten kaygıdan hastalanacaksın.

Siz nasıl geçirdiniz bu süreci? Kendinizi nasıl sakinleştirdiniz? 

09 Nisan 2019

merhaba güzel gün ışığı



Bir şeyin, herhangi bir şeyin, üzerine gün ışığı düştüğü vakit seni anımsıyorum. İçime ılık bir bahar günü doluyor böyle zamanlarda, dünya aydınlanıyor, ölgün topraktan yemyeşil otlar fışkırıyor, pembe pembe çiçeklerle doluyor ağaçlar... Neden?

İnsan, sevgili dostum, kalbinin ortasında her daim böyle bir gün ışığı olsun istiyor. Acıyla kasılmışken yüzü onu hatırlamak ve yeniden hayata ait olmak istiyor. Umutlarını yitirmiş öylece kalakaldığı hayatın ortasında tutunduğu bir şey olsun istiyor... Ve bu yüzden, pek kıymetli dostum, saflığı yitirmemiş o ışığı tıpkı kırılgan, narin bir şeymiş gibi, her gözden uzak tutmak, kalbin ortasına ama en derinine saklamak istiyor. 

Sevmek her yiğidin harcı değil kıymetlim. Zor bir uğraş. Bir kere delice bir inadın olması gerekiyor. Dünyanın tüm bu pisliğine, çamuruna rağmen sevmek vallahi herkesin harcı değil. Hiç baktın mı insanların yüzlerine. Bak lütfen. Işığını yitirip kararmış pek çok insan göreceksin. Sesindeki yumuşaklığı kaybetmiş, dilleri zehir zemberek adamlar göreceksin. Öfkeden beslenen ve o yakıcı öfke olmadan öleceklerini sanan pek çok zavallı görüp şaşıracaksın. Oysa böyle mi bizim hamurumuz? Değil. Bizi insan yapan o kocaman cüsselerimiz mi? Kesinlikle değil. O minicik ışık bizi biz yapan. Ha öyle minicik deyip de geçme ha, şefkat var onun içinde, sevgi var, merhamet var, iyilik ve güzellik var, var oğlu var anlayacağın. 

Şöyle bir bakınca, yüksek bir binanın üzerine çıkıp "neyi paylaşamıyorsunuz ulan?" diye bağırmak istiyor musun sen de? Sahi neyi paylaşamıyorlar. Koca dünyayı kim kimin canına okuyacak yarışmasına çevirmenin ne manası var? "Ceplerinizi doldurdunuz pek güzel, kocaman evlerde birbirinize seslenseniz duyamayacağınız kadar kocaman evlerde yaşadınız ne ala, en güzel yemeği yediniz afiyet olsun, dünyanın görülmedik köşesini bırakmadınız gözünüz bayram etsin de bütün bunları kimlerin üzerine basıp, kimleri mahvederek yaptınız siz bana ondan haberin verin." diyesin gelmiyor mu senin de? Öleceksin bir gün güzel kardeşim. Kalbinde kapkara bir lekeyle ölüp gideceksin. Güzel ol be kardeşim, güzel yaşa, namuslu yaşa, onurlu yaşa, kırıp incitme parçalama insanların yaşamlarını o kara hırsın uğruna.

Bana diyorlar ki neden sevmiyorsun insanları? Yoo ben insan seviyorum. Benim sevmediklerim başka, benim sevmediklerim insanlıktan çıkanlar. Ve sayıları oldukça fazla olduğu için insan sevmiyor gibi görünüyorum, farkındayım. Ama bunu demeden önce "insan" nedir, onu tanımlayın kendi içinizde. Düşün bakalım insan nedir? Ve bak etrafına gördüklerinden kaçı gerçekten insan?

foto: pixabay

08 Mart 2019

bisküvi

Bir reklam var sinir oluyorum görünce. Kızın biri bir bisküvi yiyor o sırada bir arkadaşı yaklaşıyor ve neredeyse yalvarırcasına ona da bir tane vermesini rica ediyor ama kızımız kırk dereden su getiriyor, allem ediyor kallem ediyor ve bir tane bile koklatmıyor karşısındakine. Ne bu şimdi? Bisküviler bizi insanlıktan çıkaracak kadar güzel mesajı mı almalıyız bu reklamdan?

Bana ne kadar tepkiselsin, neden takılıyorsun diyorlar. Takılırım kardeşim. Reklamları kim izliyor en çok? Çocuklar. Siz en çok neden şikayet ediyorsunuz? Çocukların benmerkezci olduğundan, bencilliğinden. Doğru mu? Doğru. Benim çocuğum yok ben bu reklama takılıp gıcık oluyorsam ve siz olmuyorsanız sorun bende değil sizdedir. Bir çocuğun büyürken minicik birşeyden etkilenebilme kapasitesinin farkında değilseniz benim yapabileceğim birşey yok zaten. 

Biz çocukken tüm ailede çocuklara şu öğretilirdi; elinde iki elma varsa en büyük ve en parlak olanını karşındakine ver. Çünkü bu önce ben değil önce sen demeyi gerektiren bir davranıştı. Bırak elindekini paylaşma demeyi elindekinin en iyisini ona ver diyorlardı kısaca. Çocuksun sonuçta, içinden o koca kırmızı elmaya bir ısırık atmak geçiyordu geçmez mi ama yapmıyor, yapamıyordun işte. Çünkü biliyordun ki o elmadan alacağın ısırıktan çok daha güzeldi karşındakinin mutlu yüzü. 

Ama devir değişti elbet. Büyük elmayı karşındakine verirsen sana ya salak der ya da elmanın zehirli olup olmadığı konusunda içinde bir kuşku uyanır öyle mi? Çakallığın zekayla ilişkilendirildiği, iyi olmanın ise budalalıkla eşdeğer görüldüğü bir zamanda şu söylediklerimin ne anlamı var değil mi?

Aslına bakarsan artık böyle toplumsal meselelere takılmayayım, kitabımı okuyayım, resmimi yapayım arada ağaç, kuş, bulut izlerim, insanlar üzerine de kafa patlatmam diyordum demesine de içimde bu konulara takılıp kalan ve inanlır gibi değil ama hala insanlığın dünyanın iyiye gideceğine inanan tuhaf bir parça var. Söküp atılmıyor ki kahrolası, neylersin?

Fotoğraf: Pexels

01 Mart 2019

tomurcuk

Bunu hep yaptım ve sanırım yapmaya da devam edeceğim. Baharın ilk gününü bir başlangıç günü olarak belirlemekten söz ediyorum. Yeni bir yıla başlarken alınan kararlardan vazgeçen ben bundan bir türlü vazgeçemiyorum. Çünkü öyle hissediyorum ki nasıl ağaçlar tomurcuğa duruyorsa içimizde de hayat öyle minik minik tomurcuklanıyor. Böyle düşünmeyi seviyorum çünkü "ben artık değişmem" "böyle gelmiş böyle gider" "benden artık ne köy olur ne kasaba" "yaşım kaç oldu artık ne değişebilir ki?" gibi umut kırıcı cümlelerin üzerine kalınca bir çizgi çekiyor. Böyle düşünmeyi seviyorum çünkü bu gerçekten heyecan verici. Böyle düşünmeyi seviyorum çünkü her yıl yeniden başlamak, düşmüş hissediyorsak ayağa kalkmak için kendimize yarattığımız bir fırsat bu. 

Kış haliyle depresif bir mevsim. Yapraksız ağaçlar, kirli gri bir hava, kapalı kapılar ve pencereler. Deli gibi akıp insanı serseme çeviren bir hayat da cabası. İnsan nedense bu mevsimde olumsuzluğa pek bir meyilli. Ama bahar öyle mi ya? Dün mesela pembe pembe çiçeğe durmuş bir ağaç gördüm. "Oh" dedim "sonunda." Doğanın bir parçasıyız ne de olsa o çiçeğe durmuşsa benim ruhumda durur. 

Önce güzel bir temizlikle başlarım ben bahara mesela. Öyle kapı baca silmekten söz etmiyorum. Elbete o da var ama asıl söz ettiğim gereksiz olan şeylerden kurtulmak. Hani bize ağırlık veren hayatı daha sıkıcı hale getiren eşya, düşünce, insan artık ne varsa. Çünkü nasıl kışlık kazakları, paltoları bir kenara atıyor ve daha hafif giysiler giyiyorsak aynını ruhumuza da yapmak gerektiğine inanıyorum. Sonra yeni planlar yapıyorum. Listeler hazırlıyorum ilk okunacak kitaplar, öncelikle izlenecek filmler falan filan gibi. Bunları yapmak bile iyi geliyor. Kim sevmez içinde tomurcuklanan hayatı seyretmeyi ya da kim heyecan duymaz bundan.

Bu bahar her bahar olduğu gibi bana iyi gelsin istiyorum. Ama hepimize iyi gelmesini daha da çok diliyorum.  Şu koca dünyanın minik bir parçası olan ben'in hepimiz iyi olmadan zinhar iyi olamayacağını biliyorum.

01 Şubat 2019

maya

Sabahları, daha hava karanlıkken uyanmak, ruh halimi hiç de iyi etkilemiyor. Söylenerek kalkıyor ve uzun bir süre kendime gelemiyorum. Ama o boş sokağa çıkıp, aydınlanmaya yüz tutmuş, kurşuni bulutlarla kaplı gökyüzü ile yüz yüze gelince içimde birşey değişiyor sanki. Dolmuş beklerken derin derin nefes alıyorum. Her sabah önümden  iri vücudunu o bisiklet üzerinde nasıl dengede tuttuğuna şaştığım adam geçiyor, sonra hafif adımlarla koşan lacivert eşofmanlı başka bir adam, ekmek almış dönerken avucunun içine sakladığı sigarayı sanki çok gizli bir iş yapıyormuş gibi içen bir deri bir kemik kadın, mahallenin çok ama çok yaşlı, bol tüylü, canından bezmiş köpeği... Aralarından birini görmesem endişeye kapılıyorum başlarına birşey mi geldi diye. Bu çok tuhaf birşey. 

Her sabah dolmuşta aynı kadınlarla karşılaşıyorum. Birbirimize 'günaydın' diyor bazen kısa sohbetler ediyoruz. Birinin adını biliyorum ama diğerininki konusunda bir fikrim yok. Onlar da muhtemelen benim adımı bilmiyorlar. Uyuyakaldığım ve dolmuşu kaçırdığım günün ertesi günü yine onlarla dolmuşta karşılaşıyoruz. Bana dün nerede olduğumu ve beni merak ettiklerini söylüyorlar. Nedense şaşırıyorum. Kendi rutinimin parçası olan biri ortada görünmediğinde endişelenen bir tek ben değilmişim demek diye düşünüyorum. Kadınlardan biri "hergün görüyoruz ya birbirimizi, o yüzden insan merak ediyor" diyor. Başımı sallıyorum. 

Sürekli bencillikten, herkesin kendi bacağından asılmasından, kimsenin birbirini umursamamasından söz edilen bir toplumda kıyıda köşede kalmış bir "başkasını gözetme" duygusu hala mevcut demek. Bu, insanlığın kötü gidişine bakıp bakıp hayıflanan benim gibi insanlar için güzel ve umutlu birşey. 

Bütün bunları düşünürken, aklımı bu kötü gidişe odakladığım için mi sürekli kötü şeyleri gördüğümü yoksa aslında güzel olan şeyler az olduğu için mi böyle olduğunu tartıyorum. Bütün kalbimle birincisi olduğunu umut ediyorum.  Ve dolmuşta o sıska bacaklı, çok ama çok yaşlı adam ayakta dururken hemen önünde oturan ergen kıza bağırmamak için kendimi zor tutmamı, elindeki peçeteyi yemyeşil çimlerin üzerine kayıtsızca atan kadının saçını başını yolmamak için sıktığım dişlerimi, koridorda duran kadınları omuzlarından iterek geçen ve onları korkutan adamın sakalına yapışma isteğimi hatırlamak yerine yorgunluktan ıslak banka oturmak zorunda kalan yaşlı kadının koluna girerek bina içinde sıcak bir yere götüren o güzel kalpli adamı, şuursuzun birinin yere attığı ekmek parçalarını toplayıp kimse basmasın, kuşlar yesin diye duvarın üzerine özenle dizen o kadını, yolda bulduğu paranın sahibini arayan o insanları, yağmurlu havada dükkanının önünde titreyererek gelen o köpeği battaniyeye saran esnafı hatırlamak istiyorum. 

Ben yeniden insanoğluna dair umudum olsun istiyorum. Tıpkı kötülük gibi iyiliğin de bulaşıcı olduğuna, gözümüzü kulağımızı bütün bu güzel kalplere açık tutmamız gerektiğine, şahit olduklarımızı herkese anlatmamız gerektiğine inanıyorum. Belki böylece mayamızda, hamurumuzda olan o tertemiz özü yeniden yakalayabiliriz.

Fotoğraf: günhaber


Sevgili Günlük

Her yılın başında günlük tutmaya başlarım ve öyle kararlıyımdır ki neredeyse iki elim kanda olsa yazacağıma inanırım. Aradan on beş gün geçe...