07 Mayıs 2021

Cuma Mektupları

 


Benim kıymetli kardeşim,

Kendimi yavaş yavaş yaprakları dökülen bir ağaç gibi hissediyorum. "Arkana bakma" diyorum kendi kendime "sen güneşe bak. O parladığı sürece umut var." diyorum ama yine de kendimi arkama bakmaktan alamıyorum. Ah o yapraklar, yapraklar... Her birine bir hayat sığarmış gibi geliyor bana ya aslında yağan yağmurla dünyanın çöplüğüne gömülmeye yazılı kaderleri. Her insan böyle değil mi? Kendisine kocaman görünen dünya, bu koca çöplükte bir hiç. Ne zavallıyız bak halimize. Ne kadar acınası, ne kadar merhamete muhtaç.

Merhamet dedim de aklıma geldi. Biz onun yokluğundan böyleyiz değil mi? Hepimiz baktığımız yerde merhamet ararken cehennem alevlerinden islenmiş yüzümüzle, o alevlerin dumanından kırpıştırdığımız gözümüzle kalakalıyoruz. Ama sorun bizde aslında. Sanıyoruz ki hiçbir şeye gücümüz yetmez. Şöyle olmalı o cümle, "her şeye gücümüz yetmez belki ama karınca misali su taşımalı yangına." Hepimiz böyle olsaydık, pes etmeseydik, teslim olmasaydık yani belki o alevler değil güller çıkacaktı karşımıza.

Bir haber okudum. Adamın biri park etmiş bir araçtan kedi sesi duymuş. Ve aracın üzerine not bırakmış, kaportada kedi var diye. Bir bankamatik makbuzuna yazmış notu. Şimdi bu adamın vicdanından öpesin gelmiyor mu senin de? Bu kadar zalim bir dünyada mavi küçük bir çiçektir o vicdan. 

Ah benim güzel kalpli kardeşim,

Çok uzun zamandır ağlamadım. Bu güzel bir şey mi? Değil. Kalbimi nasıl da bir istiridye gibi kabukla kapladığımın hikayesidir bu. Acıdan, kederden, korkudan bir kabuk. Ölmüş insanların hatıralarından örülmüş, daha fazla acı olmasın diye kaya gibi sağlam bir kabuk. Ama sandığım kadar sağlam değilmiş ki akan gözyaşları ile (ki uzun zamandır ilk defa) kar tanesi gibi eriyiveren bir kabuk. Biliyor musun ağlamak iyi geldi. Hep iyi gelir. Unutmuşum. Varsın erisin dedim. Bu acıdan korunmanın yolu da yok zaten. Hiç olmazsa yıkansın kalbim. Dünya böyle işte dedim. Belki düzeliriz. Belki eskisi gibi olmasa da daha katlanılabilir bir hal alır.

Üzdüm mü seni ? Üzülme. iyi olacağız diye düşün. Düşünmek belki başlangıcıdır olacak olanın. Öyle de kendine. Ben öyle diyorum. Buna inanmak için kendi kendime konuşuyorum. İyi olacak, iyi olacak, iyi olacak.... Sen de söyle. Belki hepimiz aynı şeyi tekrar edersek, hepimiz iyi olsun diye çabalarsak, hepimiz kalbin çekirdeği olan merhameti kazıp yeniden çıkarırsak kim bilir belki gerçekten iyi olur...

Kalbinden öpüyorum seni, kalbinin çekirdeğinden.... Zira o olacak tohumu güzelliğin ve iyiliğin....

06 Mayıs 2021

soruyorum size bayanlar baylar


Bunu gerçekten merak ediyorum, ben bu kadar uzun zamandır yazmıyorken, tam bir sorumsuzluk örneğiyken, bu bloğu burada böyle boynu bükük kendi halinde bırakmışken sizler bu bloğu nereden buluyor ve takip ediyorsunuz. Hatta okuyor ve yorum yazıyorsunuz. Az önce gariban sayfama bir göz atayım diye geldim ve gerçekten şaşırdım. Yorumlar yazmışsınız, takibe almışsınız. Benim gibi bir vefasız blog yazarına bu vefa beni gerçekten utandırdı. Merakımı mazur görün ama gerçekten şaşırdım.

Eskiden çok ciddiye alıyordum yazmayı. Hem de nasıl. Biri bir kelime etse kafamda yüz fikir patlıyordu. O halimi deli gibi özlüyorum. Üzerine çok düşünüyorum; yaşlandım mı, coşkumu mu kaybettim, insanlarla iletişimi mi azaltma meylindeyim, yoksa artık yazamayacağıma ya da yazmaya değer bir şey olmadığına mı inanmaya başladım?

Öyle çok istiyorum ki eskisi gibi olmayı, bir şarkıdan bir hikaye çıkarmayı, insanları yeniden gözlemlemeyi, onlara gerçekten bakmayı,  bir sohbet üzerine yazarak düşünmeyi. İnsanın zamanla içinde bir şeyler ölüyor belki de. Daha katı bir hale geliyorsun ya da ne bileyim. Oysa kafanın içinde bir dünya yaratmadan bu dünya fazla gerçek değil mi? Ki gerçeklik çoğu zaman dayanması, tahammül etmesi oldukça zor olan bir kavram. En azından benim için böyle. 

Bu halimi hiç ama hiç sevmiyorum. Şimdi hatırladım neden yazmayı azalttığımı; çünkü son yazdıklarım öyle karamsardı ki ne kendime ne de okuyana bunu yapmaya hakkım yok diye düşündüğümü hatırlıyorum. Negatif enerji saçıp duruyordum ve hiç ama hiç hoşlanmıyordum o halimden. Şimdi nasılım? Eh o halimden hallice herhalde. Daha iyi olurum diye umuyorum. 

Eeeee sorumu yanıtlayacak mısınız? Bak en azından merakımı kaybetmemişim, bu da bir şey değil mi?

fotoğraf: pexels

20 Ocak 2021

Lüküs Hayat...


Geçen gün bir arkadaşımla konuşuyorduk, "ne kadar lüks bir hayatımız varmış farkında değilmişiz" dedi. Haklıydı. Ben de bunu uzun zamandır düşünüyordum. Günlük hayatın bir parçası sandığımız her şeyin bir armağan olduğunun farkında değilmişiz, ne yazık. İnsan ancak sağlam bir tokat yediğinde kıymet anlayan bir varlık. 

Eskiden, eskiden diyorum çünkü 2020 bana 10 yıl gibi geldi, sokakta rahat rahat yürüyor, biri yakınımızdan geçse umursamıyorduk, otobüslere, dolmuşlara rahatça biniyor, bir yere otursak, bir yere tutunsak irkilmiyorduk, bir yerlerde oturup karnımızı doyurabiliyor, arkadaşlarımızla çay kahve içebiliyor, masalara elimizi koyuyor, elimizi nereye sürdüğümüz üzerine kafa yormaksızın yanağımızı kaşıyabiliyor, çantamızı kolonya, dezenfektanla doldurmuyor, delirmiş gibi el yıkamıyor, derin derin nefes alıyor, nefes alırken yanımızda yöremizde biri var mı, havada mikrop var mı diye endişelenmiyor, azıcık burnumuz aksa üşüdük galiba, sıcak bir şey içeyim geçer diyor, Allah ne verdiyse yiyor deliler gibi vitaminlere, gıda takviyelerine sarılmıyor, annemize, arkadaşlarımıza doya doya sarılıp şapur şupur öpüyor, eve gelen tamirciye potansiyel mikrop saçıcı gibi davranmıyor, o gidince çılgın bir temizliğe girişmiyor, biri bize bir şey ikram etse tereddütsüz teşekkür ederek alıyor, komşudan gelen yemeğe zehirmiş gibi yaklaşmıyor, içimiz daralsa kendimizi sokaklara atıyor, uzun uzun yürüyor, derin derin nefes alıyor, zile biri bassa kolonyalı mendille silmiyor, kapıda duran yabancı elini uzatsa bizi öldürmeye çalışıyormuş gibi irkilmiyor, çalıştığımız masayı günde beş kez dezenfekte etmiyor, elimize biri dokunsa sıcak sobaya değmiş gibi çekmiyor, geceleri günlük aptalca düşüncelerle uykuya dalıyor, endişeden uykularımızı kaçırmıyor, sevdiklerimiz dikkat etsinler diye başlarının etini yemiyor, içlerini bunaltmıyor, bu böyle giderse aklımı oynatırım herhalde diye düşünmüyorduk. Tabi lüks yaşıyorduk. Daha ne ister ki insan. 

Şimdi anladık ki artık lüks yaşam yatlar, katlar, arabalar bilmem neler değil. Lüks yaşam rahatça nefes alabilmek, sevdiğin insanlara gönül rahatlığıyla sarılabilmek, endişesiz bir günlük hayat sürdürebilmek. Sizce de öyle değil mi?

Fotoğraf : Pexels 

09 Ocak 2021

cumartesi öğle sonrası gün ışığı, saat sesi...


"Cumartesi öğleden sonrasının gün ışığı bir başka, hiç bir anın ışığına benzemiyor" diye düşünüyorum uzanmış yatarken. Yatağın üzerinde kırmızı kareli battaniyeye vuran ışık işveli işveli oynaşıyor. Kucağımdaki kitabı kapatıyor bir süre izliyorum. "Saatin sesi bütün bu atmosfere nasıl da yakışıyor" diyorum. Birinin şapır şupur yemek yemesinden, sakız çiğnemesinden, çok yüksek sesle konuşmasından, koridorda yankılanan topuk sesinden nefret eden ben nasıl oluyor da saatin sesini seviyorum diye düşünüyorum. Ama bu sesi gerçekten seviyorum, bana huzur veriyor. Belki de onun o aynı ritmle akması her şeyin yolunda olduğu hissini veriyordur, bilemiyorum. Bir süre dinliyorum. Evet bu sesi gerçekten seviyorum.

Yıllar önce biriyle telefonda konuşurken, "nasıl gidiyor" dediğimde "rutin" demişti. Babamı kaybetmemizin üzerinden çok geçmemişti. Ona rutinin aslında her şeyin yolunda gittiği anlamına geldiğini söylemiştim. Demek ki kötü bir şey olmamıştı, akış aynen devam ediyordu. Hiç bu açıdan bakmadığını söyledi. "Sevdiğin biri öldü mü hiç?" dedim. "Hayır" dedi. "O zaman bu açıdan bakmaman normal" dedim. Babamın ölümünden günler önce ben de şikayet ediyordum "lanet olsun her şey aynı çok sıkıcı" diye. Sonra çok acı bir biçimde öğrendim ki rutin güzeldir, her şey yolunda demek olduğu için güzeldir. Ve ondan sonra ne zaman her şeyin aynı olduğunu düşünsem gülümseyip "çok şükür" dedim.

Şimdi kulağımda saatin sesi ve battaniyenin üzerinde dans eden gün ışığına bakarken de aynı şeyi düşünüyorum. Bugün her şey aynı ve bu yüzden de çok güzel. Biz, kötü haberlere, felaketlere alışkın toplumların çocukları için bu böyle belki de. Bilemiyorum. 

Kalkıp kendime bir çay doldurdum. Çorba kasesi gibi bir fincandaki çaya yulaflı bisküvi batırıp yedim. Ara sıra çocukluğa dönmek lazım dedim. Eski masumiyeti ve neşeyi hatırlatsın diye çocukken ne yapıyorsak yapmak lazım arada bir. Aklıma izlediğim bir belgesel geldi. Şifa ile ilgili aynı isimli bir belgeseldi bu. Orada bir kadın "çocukken bir yerimiz yaralandığından yarayı temizleyip unutturduk" diyordu "ve o kendi kendine iyileşirdi." Şimdi öyle miydik? Şimdi hapşırsak dehşete düşüyoruz. Oysa bedenlerimiz sandığımızdan daha da güçlü, her şeyden önce hayatta kalmaya programlı ve kendi kendini iyileştirme kapasitesine sahip. Unutuyoruz işte. İnsanız.

Sıkılmıyor musun diye soruyor bazıları. Hiç sıkılmıyorum ben. En son ne zaman sıkıldım onu bile anımsamıyorum. Benim mutlu rutinim onlara pek bir sıkıcı görünüyor sanırım. Ve bunu her nedense anlatamıyorum. Sıkıcı hayatıma güzellemeler dizdiğimi sanıyorlar. Gülümsüyorum ben de. Çünkü başka yapacak bir şey yok. 

Şimdi biraz daha o mutlu gün ışığına bakacağım. Depeche Mode'un Enjoy The Silence'ına karışan saatin sesini dinleyeceğim. Ve bu mutlu, huzurlu günün tadını çıkaracağım. 

Fotoğraf: Pexels

07 Ocak 2021

Derviş gibi


Bu çok bir zor bir süreç ve bence herkesi değiştirdi. Öyle ya her an hastalanabileceğini ve belki de ölebileceğini bilmek kimi değiştirmez ki? İnsanların çoğunun hayatı ve yaşamın amacını, anlamını sorguladığını sanıyorum. Eğer sorgulamamış olan varsa onu da alnından öpüyorum. Zira o ki hayatın akışının üzerinden kayıp gitmesine izin veren, her ne olursa olsun aslanlar gibi yoluna devam edendir. Ben o aslanlardan biri olamadım maalesef. Sorularının sonunda bir şey buldun mu bari paylaş hele de biz de bilelim diyen olursa karman çorman bir araba laf ederim ki sonunda ne o bir şey anlar ne de ben. En iyisi herkesi kendi soruları kendi anlamları ve kendi var oluş hikayesi ile bırakmak. 

Bir süre çilehanede çile dolduran dervişler gibi yaşadım. O sıkıntı sandığım günlerin şimdi bir armağan olduğunu düşünüyorum. Eskiden ne bulursa anlatan ben şimdi pek az konuşan, sustuğunda ve dinlediğinde daha huzurlu hisseden biri haline geldim. Öyle çok sustum ki boğazımda biriken kelimeler bir yumru haline gelip beni boğacak sandım. Bunu anladığımda bir defter ve bir kalem aldım ne bulursam yazdım. Anlamsız anlamlı içimdeki her şeyi kustum yaprakların üzerine. Alev alev yanan bir günde başımın üzerine biri bir şemsiye tutmuş gibi ferahladım. Sonra yine sustum. İyi geldi. Şimdi de çok gerekmedikçe konuşasım yok. Daha çok dinleyesim var sanki. Sessiz sandığımız pek çok şeyin bile kendine özgü bir sesi var sanki. Ben susarsam, aklımı da susturursam sanki hepsi dile gelecek. Bugüne dek anlamadıklarım aşikar olacak ve dünya kendini olduğu gibi gösterecek bana, benim görmek istediğim gibi değil. 

Çilehanemden çıkıp insanlar arasına dönünce her şey başka göründü gözüme. Saçma olan ne varsa sanki birbirine eklenip bir sistem oluşturmuş gibi geldi. İki kişinin yaşadığı sorunu dinledim ve aklım almadı neyi tartıştıklarını. İş yaptım ve bu işin neye hizmet ettiğini de anlamadım. Alışveriş çılgınlarının bu kadar eşyayı evlerinde nereye sığdırdıklarını merak ettim. Ve daha bir dolu şey. "İnsanlardan uzak daha iyiydim" dedim ama sonra "yiğitsen insanlar içinde aynı huzuru yakala da görelim seni aslan parçası "dedim kendime. Tahammülsüzdüm ve hala öyleyim. İçi dolu olmayan gürültülü sohbetlerden içim şişiyordu hala şişiyor. Kibirli miyim diyorum bazen kendime ya kibirli değilim yorgunum sadece. 

Şimdi başka bir çilehanedeyim diyorum. Arı kovanı gibi vızıldayan insan sesleriyle çevrelenmiş bir çilehanede. Kimsenin birbirini dinlemediği, bu yüzden de anlamadığı, anlamak için çaba göstermediği, hep haklı olmaktan başka bir derdi olmayan bir çilehanede... Nasıl baş edeceğimi bilmiyorum ama bunu da öğrenirim elbet diyorum. Bazen kulak tıkamayı, insanları oldukları gibi kabul etmeyi, bu kabul edişten dolayı da kimseye şaşırmamayı öğrenirim diye umuyorum. Sesler varken üzerimden kayıp giderler elbet diyorum, gürültüyü bir süre sonra duymam herhalde diyorum... O yüzlerinde huzur olan adamlara, kadınlara nasıl imreniyorum. Hep aynı "olur bunlar" gülümsemesinden söz ediyorum. Bu bir yetenek mi acaba yoksa öğrenilebilen bir şey mi? Ben bunu öğrenmek için uğraşıyorum...

Fotoğraf: Pexels

30 Aralık 2020

2021


Babamı kaybettikten birkaç hafta sonra işe döndüm. İşe doğru yol alırken hayatın nasıl da eskisi gibi devam ettiğine hayret ettiğimi hatırlıyorum. O acıdan sonra sandım ki benim başıma yıkılan dünya artık eskisi gibi olmayacak. Oysa her şey aynen devam ediyordu. Hayretim dış dünyadan kendime kaydı, garip olan hayatın devam edişi değil benim kendimi nasıl da dünyanın merkezi sanışımdı. 

Az önce artık kimse blog okumuyor yazmanın ne mantığı var diye düşünürken aklıma geldi. Hala kendimi dünyanın merkezi sanıyordum. Öyle ya ben blog okumuyorum diye kimse artık okumuyor sanıyorum. Aslında bilmiyorum belki de haklıyımdır, kimse okumuyordur. İlgi alanları çok başka yerlere kaymıştır. Kimsenin sabrı ve ilgisi yoktur ya da ne bileyim hayat işte herkesi başka bir yöne savurmuştur.

Olsun ben yazayım aklımdakini dedim yine de. Günlük olsun. Ne zaman ne düşünmüşüm döner bakarım belki kim bilir. Ya da belki birileri okur bir kardeşlik doğar aynı duyguyu hissetmekten dolayı. Kendimizi küçücük hissettiğimiz koca dünyada belki de bir kelimenin dokunuşu şifa olur birbirimize. Bazen oluyor bana çünkü, kafamın içinde dönüp duran bir soruya, kalbimi daraltan bir sıkıntıya birinin bir cümlesi, bir kelimesi ilaç oluyor. Neden olmasın ki? 

Dünya bana bir şiddet topu gibi görünüyor. Sanki herkes birbirinin gırtlağını sıkıyormuş da herkes kötülüğe boğazına kadar batmış gibi geliyor. Bunu, dün bir dizide evsiz barksız bir adamın elinden tutup onun ve çocuklarının karnını doyuran bir başka adımı görüp de gözlerim dolduğunda fark ettim. Dünya pek o kadar kötü bir yer olmayabilir aslında dedim. Olan şu belki aslında; gözümüze sadece kötülük sokuluyor. Kimse iyi bir şeylerden söz etmiyor. Ama ben burada bunu yapmak istiyorum ki iyi olan ve iyi düşünen insanlar kabuklarına çekilip dünyaya küskün küskün bakmaktan vazgeçsinler. İyi olan kazansın istiyorum. İyi olan daha çok göz önünde olsun ve iyi olandan daha çok söz edilsin. Çünkü biliyorum ki en çok neyden konuşuluyorsa o bizi sarıp kuşatıyor. Kimse artık adalete inanmıyor kimse birbirine güvenmiyor ve kimse birinden gelecek yardımın ardından başka bir şey olmadığından emin olamıyor. Bence bunu değiştirmeliyiz. Kolay mı? Değil. Ama denemeye değmez mi? 

Nasıl ve ne yapacağımı bilmiyorum. Tek amacım güzel ve iyi şeylerden söz edebilmek. 2021 için blog planım bu. Umarım gerçek olur.

Güzel ve sağlık dolu bir yıl olsun. İyilik ve sevgiyle dolu olsun.

Fotoğraf: pexels

08 Eylül 2020

Bitsin Artık Bu Çile...



Günlerin güzel olacağına inanmalıyız. Kolay mı? Hiç kolay değil. Ama bunu yapmak zorundayız.

Eminim hepimiz son ayları zor geçirdik. Kimimiz yaşamı sorguladı, kimimiz hayata dair inancını kaybetti, kimimiz hem kendisi hem de sevdiği insanlar için çok korktu. Ben bu saydıklarımın hepsini birden yaşadım. Bazen öyle bir hale geldim ki aklımı kaybedeceğimi sandım. 

Bu sabah kendime şunu söyledim, "böyle yaşamaya alışsan iyi edersin. Çünkü görünen o ki bir süre daha böyle devam edeceksin. Tüm gün maske ile oturup zor nefes alacaksın. Sürekli ellerini yıkayacaksın. İnsanlardan uzak duracaksın. Zor mu? Evet çok zor ama yapılmalı" Aslında dert olan bunlar değil, dert olan şu ki, sürekli kaygılanmak. 

Epiktetos kontrol edemeyeceğin şeyler için endişelenmenin aptallık olduğunu söyler. Haklı da. Ama insan çok korktuğu vakit zihin mantıklı düşünme yetisini kaybediyor. Bu nedenle de korktuğu şeyler gerçek olmasın diye etrafındaki her şeyi kontrol etmeye çalışıyor. Sanki bunu yapmak mümkünmüş gibi. 

Son zamanlarda kontrol delisi olduğumu fark ettim. Aptalca davrandım elbet. Kimi nasıl kontrol edebilirim ki. Karşımda bir insan var bir eşya değil. Onu istediğim yere çekemem. O bildiğince davranır. Şöyle şeyler yaptım daha çok, sürekli gezen ve kalabalıklara girenlerle öfkelendim, saydım döktüm. Kimi tatile gitti, kimi kalabalık gruplarla gezip tozdu kimi de hiç olmadığı kadar dışarı çıktı. Onlara şu zamanların kendi keyiflerince yaşama lüksüne izin veren zamanlar olmadığını, kapacakları virüsün sadece onları değil ailelerini hatta bizi, iş arkadaşlarını da hasta edeceğini, bunun büyük bir sorumluluk olduğunu anlatmaya çalıştım. Dinlediler mi? Elbette dinlemediler. Çok dikkat ettiklerini kendilerini koruduklarını söylediler. Umarım öyle yapıyorlardır. 

Bütün bu olup bitenler içinde kendimi korumamın bir anlamı var mı diye düşünmeye başladım. Sahi var mı? Ben bu konuda aşırı hassas davranırken birinin aptallığı yüzünden hasta olabilirsem eğer onlara kızıyor olmak kontrol manyağı olduğumu mu gösterir. Kendimi kimseden akıllı sanmıyorum elbet ama insanlar nasıl bu kadar aptallar onu da anlayamıyorum.

Neyse sonuç itibariyle şuna karar verdim, kendini olabildiğince koru, diğerlerinin kurallara uymadığını görürsen uyar ama bu kadar endişelenmeyi bırak artık. Zira virüsten hastalanmazsan zaten kaygıdan hastalanacaksın.

Siz nasıl geçirdiniz bu süreci? Kendinizi nasıl sakinleştirdiniz? 

Cuma Mektupları

  Benim kıymetli kardeşim, Kendimi yavaş yavaş yaprakları dökülen bir ağaç gibi hissediyorum. "Arkana bakma" diyorum kendi kendime...