20 Ağustos 2026

İtaat Etüdü-Sarah Bernstein

       

Başınıza gelebilecek en büyük talihsizliklerden biri, yeni bir yerde yaşamaya başladığınızda ya da bir yerde “yeni gelen” olduğunuzda, gelişinizle eş zamanlı olarak tuhaf olayların birbiri ardında cereyan etmesidir. Bu olayların sizinle uzaktan yakından ilişkisi olmasa da batıl inançlar bu olayları size kalın urganlarla bağlayabilir. Hele ki kadınsanız o urganlar sizi bağlayacağı gibi alnınızın ortasına “cadı” yaftası da yapıştırabilir. Kahramanımızın başına gelen de tam olarak bu. Ama kitabın ana meselesi bu değil, asıl mesele; bir kız çocuğunun kendisi olmasına izin verilmemesi, doğduğundan bu yana birilerine hizmet etmek, itaat etmek üzere biçimlendirilmesi, içinde var olan kişiyle olması gereken kişi arasında yaşadığı çatışma, biraz olsa da huzur bulabilmek için koca sürüye dâhil olmak isteme ama ne yapsa ne etse dâhil olamama, onlarla uyum sağlayamama, hep öteki ve yabancı olma hali.

Bir ailenin en küçük çocuğu olarak doğan kahramanımız “itaat etmesinin onun varlık sebebi” olması gerektiği anlayışıyla büyütülmüş bir kadın. Kardeşlerin en büyüğü olan abisinin çağrısı üzerine dilini bilmediği bir ülkedeki kasabaya gelir. Atalarının bir zamanlar kovulduğu bir kasabadır bu. Abisinin çağrısını reddetmeyi aklından bile geçirmez çünkü hayatı boyunca hep itaat ederek yaşamıştır, itaatin iyi olmanın tek şartı olduğunu düşünür. Öyle yetiştirilmiştir ki eğer kendisi olursa, fedakârlıkta bulunmazsa, başkaları için değil kendisi için yaşarsa, kendisi olursa “kötü” addedilecektir. Bu nedenle aslında kim olduğunu, ne istediğini bilemez. Olmadığı biri gibi olmak zorunda bırakılmak onu tuhaf biri yapar, bu tıpkı sıvı bir maddeden katı bir madde yaratmaya çalışmak gibidir çünkü. Bu nedenle kasaba halkı ile bir türlü iletişim kuramaz. Çünkü onlar onun bir göl gibi durgun olmasını istemekte ve böylece hareketlerini tahmin edebilmenin güvenliği hissetmek istemektedirler, fakat ne yazık ki kahramanımız bir nehirdir ve nehir asla tahmin edilebilir değildir, akar gider. 

          Kahramanımız, abisinin bir süre iş seyahatine çıkmasıyla evde yalnız vakit geçirme imkânı bulur. Yalnızken kimse ile uyum sağlamaya çalışmak zorunda olmadığı için huzur hisseder ve bu onu şaşırtır. Ama bu huzuru uzun sürmez, ona direktifler veren abisi “artık kasabalılarla iletişim kurmasının vaktinin geldiğini” söyler. Hiç istemediği halde bu emre itaat eder. İstemiyordur çünkü aslında insana ihtiyacı yoktur, ormanda yaptığı yürüyüşler, üçayaklı köpeği, ağaçlar, çeşit çeşit otlar ona yetiyordur. İnsana ihtiyacı yoktur çünkü insanlar, onun kendisi olması önündeki engelden başka bir şey olmamışlardır. Emir doğrultusunda kasabaya iner o yabancılık hissi yakasını bırakmaz. Bunun kasabalılarla aynı dili konuşamamasından kaynaklandığını düşünür. Ama iletişim kurmak için başka yollar da vardır ve onlardan biri hediye vermektir. Doğanın içinde kendisini onun bir parçası gibi hisseden kahramanımız, ördüğü otlardan küçük figürler yapar ve bunları kasabalıların pencerelerine bırakır. Bu bir iletişim dilidir aslında onlara kendinden bir parça hediye etmektedir. Ama işler tahmin ettiği gibi gitmez çünkü ortaçağ her ne kadar geride kalmış da olsa insanlığın batıl inançları olduğu gibi durmaktadır. Kasabalılar bu küçük figürlerin birer büyü nesnesi olduğunu düşünürler. Kahramanımızın saf niyeti, o büyük aptallık karşısında yenik düşer. Talih de kasabalıların batıl inançlarının köklenmesine yardım eder çünkü kahramanımızın geldiği zamanlara denk gelen bir takım korkunç olaylar üst üste gerçekleşir, çitlere sıkışmış bir hamile koyunun doğurduğu yavrunun gözleri oyulmuş, inekler delirmiş, kuş gribi salgını başlamıştır. Kasabalılar kendi aralarında konuşa konuşa korkularını büyütür ve çok geçmeden kahramanımızı cadı ilan ederler. Artık onlarla iletişim kurmanın yolu kalmamıştır. 

          Kitap boyunca kişiliği öldürülmüş olduğu için aptallaştığını sandığımız kahramanımızın hiç de öyle göründüğü gibi biri olmadığı kitabın sonunda ortaya çıkar. İçinde büyüyen öfke ve hınç nesnesini aramaktadır ve abisinin dönüşüyle o arayış son bulur. Kahramanımız çok da kendini ele vermeyen bir dille abisinin sonunu hazırlar. Her ne kadar onu iyileştirdiğini söylüyor olsa da bugüne kadar kendisine hizmet ettiği efendiye başkaldıran biridir artık o. Öfkesi ve hıncı içinde bir maya gibi kabarmış, gözeneklerinden artık sızmaya başlamıştır. Efendi yok olmalıdır ki o itaat son bulsun. Bu geç kalmış bir başkaldırıdan ziyade yavaş yavaş törpülenmiş bir kişiliğin delirmesidir.  

         Ben böyle yorumladım bu çok etkilendiğim kitabı. Onun o tekinsiz ve karanlık atmosferini sevdim, yazarın anlatış biçimini de. Son zamanlarda okuduğum en iyi kitaplardan biriydi.

11 Ağustos 2026

Ding Köyü Rüyası- Yan Lianke

Dünya tarihi, birilerinin felakete yol açtığı, başka birilerinin bu felaketin kurbanı olduğu ve felakete yol açanların kurbanlar üzerinden kazanç sağladığı örneklerle doludur. 1990’ların başında Çin’in Henan Eyaletinde yoksul halkın kan satışına teşviki ve sağlıksız koşullarda kan alınması sonucunda binlerce insanın AIDS hastalığına yakalanmasını anlatan Ding Köyü Rüyası da tam olarak bu örneklerden biri.


Kitap tüyler ürpertici olmasının yanı sıra insanın açgözlülüğü ve hırsının bitmez tükenmez olduğunu anlatması açısından da dikkate değer. Daha iyi koşullarda, insan gibi yaşamak, doğru düzgün evlerde oturmak ve gerçek anlamda beslenmek isteyen yoksul halktan söz etmiyorum, ölümün kıyısında dururken bile para ve güç mücadelesinde olan insanlardan söz ediyorum. Yoksul halkın çok geçerli bir nedeni var üstelik onlara bunun hiçbir tehlikesi olmadığı, kan verdikçe vücudun yeniden kan ürettiği üstelik sağlık için faydalı olduğu söylenmiş. Kitap boyunca bu birilerinin canını hiçe sayan, onları birer karınca gibi ezen bitmek tükenmek bilmeyen insan hırsını öfkeden titreyerek okuyoruz.
Yan Lianke’nin bu konu üzerine yazmış olmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Toplumda korkunç sonuçlara yol açmış davranış biçimlerinin, derin iz bırakan felaketlerin unutulmaması açısından yazarın bir sorumluluğu olduğuna inanıyorum. Çok can yakıcı ama nefis yazılmış bu kitabın mutlaka okunması gerektiğini düşünüyorum, olayın bambaşka şekillerde bambaşka toplumlarda tarih boyunca ortaya çıkabileceğini (çünkü insan hırsı asla tükenmez) ve bu nedenle başlangıcın, yol açtığı felaketin ve sonucun net bir şekilde görülmesini sağladığını için bu kitabı çok kıymetli buluyorum.

09 Ağustos 2026

Karınca Kokusu- Julia Pero

 

Kitabın son sayfasında şöyle diyor yazar, “Bu kitabı yazdım çünkü yaşlılıktan korkuyorum.” Henüz çok genç olanlarımızda belli belirsiz olsa da bu hepimizin korkusu. Yaşlanmaktan, artık görülmemekten, ölmekten, aklımızı kaybetmekten, sefil bir hale gelmekten hepimiz korkuyoruz. Zaman geçtikçe ve yaşımız ilerledikçe bunun üzerine düşünüyor daha da çok korkuyoruz. Julia Pero da muhtemelen bu korkusuyla baş edebilmek için yazmış bu kitabı. Yazmak, korkularla baş edebilmek için iyi bir araç belki de.

Kitabın anlatıcısı Olvido demans hastası. Kitap boyunca, tıpkı onun aklı gibi, gerçek ve hayal birbirine karışıyor. Evini temizlemek için gelen genç bir kızla diyalogları boyunca hatırladıklarından geçmişine dair bölük pörçük bir şeyler öğreniyoruz. Yaşlı Olvido, bu gencecik kıza baktıkça yaşlılığının yükü daha da ağırlaşıyor sanki. Onun o hafif hareketlerinde kendi ağırlığını fark ediyor, onun neşesinde kendi hayal kırıklıklarını, onun çalan telefonunda kendi kimsesizliğini fark ediyor. Olvido kitap boyunca “uzun bir hastalık olarak gördüğü yaşlılığı” ile baş etmeye hatta belki onu kabullenmeye çalışıyor.

Adı İspanyolca’da unutuş, unutma anlamına gelen Olvido, pek çok şeyi unutmuş, unuttuklarının yerine ise bir hayal dünyası inşa etmiş. Yeni korkular, gerçekleşmemiş ilişkiler, hiç konuşulmamış diyaloglar, hatta eşyalara kimlik bile yaratmış. Bazen kızın sorularıyla geçmişi hatırladığında ise şimdilerde gördüğü halüsinasyonların geçmişteki köklerini görüyoruz. Çözülmemiş travmaların, hesaplaşılmamış bir geçmişin, Olvido’nun zihnini nasıl deforme ettiğini de. Bu bana yaşadığımız hayatın yaşlılığımızı belirleyip belirlemeyeceğini düşündürdü. Unutmak istediğimiz pek çok şeyin demansa yol açıp açmayacağını, sürekli koşuşturduğumuz ve dinlenemediğimiz bir hayatın bizi yatağa bağlayıp bağlamayacağını, insanlarla bir arada olmaktan bunaldığımız bir hayatın bizi yalnızlığa sürükleyip sürüklemeyeceğini. Dileyelim ki huzurlu ve kabullenebildiğimiz bir yaşlılığımız olsun.

24 Nisan 2025

Sevgili Günlük


Her yılın başında günlük tutmaya başlarım ve öyle kararlıyımdır ki neredeyse iki elim kanda olsa yazacağıma inanırım. Aradan on beş gün geçer, bakarım ki yeni gelen yılın, ardımda bıraktığım yıldan pek de öyle ahım şahım bir farkı yok eski alışkanlıklarıma usul usul çaktırmadan bir yılan kıvraklığı ve yavaşlığında geri dönüveririm. Bunu utanç verici buluyorum. Çünkü bir aptal ancak aynı şeyi sürekli yapar.  Ama insan her daim umutlu bir varlık, değişeceğine hatta pek çaba sarf etmeden değişeceğine inanıyor.  

2024 yılının ortalarıydı sanıyorum, bir kitap okuyordum ve kitapta bir cümleye takılıp kaldım, eski bir defter buldum (1 Ocak'ta başlayıp birkaç gün yazdıktan sonra bir kenara attığım defterlerden biri) ve o cümle ile ilgili düşüncelerimi yazmaya başladım. Sonra şunu hatırladım, ben en iyi yazarak düşünüyorum. Sonra o defter yanımdan hiç ayrılmaz oldu. Öğrendiğim bir şeyi, öfkelendiğim bir şeyi, o gün olan bir şeyi, ülkede ve dünyada olan şeylerin bazılarını, sevindiğim bir şeyi, sevdiğim bir şeyi yazıp durdum. Şunu fark ettim, gün içinde gerek sesli gerek kafamın içinde kendi kendime konuşuyordum zaten ama bunları bir deftere yazınca sanki bir muhatabın var gibi hissediyormuşsun. Somut, görebildiğin ve muhatap alabileceğin bir parçan karşında duruyor gibi. 

Şimdi zaman zaman dönüp birkaç ay önce yazdıklarımı okuyorum. Kimi zaman kavga ediyorum "ne saçmalamışsın" diye kendimle, kimi zaman da gülüyorum. Birkaç ay içinde bile bu kadar değişiyorsak acaba yıllar içinde nasıl değişmiş olabiliriz diye düşünüyorum. Beş yıl ya da on yıldır yazıyor olsaydım çok rahat görebilirdim bunu fakat elimde sadece beş altı aylık bir yaşam dilimim var. 

Neler fark ettim bu minik dilimde, insanları çok umursamadığımı sanırken aslında fena halde umursadığımı, nezaketsizliğin beni çıldırttığını ama etrafımda bu tip insanlardan bolca bulunduğunu, okumaktan bazen delice keyif alırken bazen elime hiç kitap almak istemediğimi, uzun uzun aylaklık zamanlarımın olduğunu (kaç yaşına geldim hala mı ya?) uzun zamandır huzurla uyumadığımı, "aman ne olursa olsun bana ne?" dediğim zamanlarda bile aslında her şeyi fazla fazla umursadığımı, çoğu zaman her şeyden bıktığımı, bıkmadığım zamanlarda keyifliymişim gibi kendimi  kandırdığımı, sürekli "benim burada ne işim var?" dediğim yerlerde bulunmak zorunda kaldığımı, ülkede olup biten her şeyin beni delirttiğini, her insanın acısının içime işlediğini, bu kadar çaresiz hissetmekten nasıl da nefret ettiğimi. 

Bazen üzüldüm halime bazen de güldüm. Bazen kendime sarılıp teselli etmek istedim bazen de kıyasıya dalga geçmek. Ve bir on sene sonra bunları okuyunca ne düşüneceğimi merak ettim. Hani yazmak terapi derler ya bazen yazmak kapanmaya yüz tutmuş yaraları kanatmak unutmaya çalıştıklarını hatırlamaktan başka bir şey değilmiş onu da fark ettim. 

Resim: Olga Haydamaka

20 Nisan 2025

Bütün ufak tefek sıkıntılarım



Ölüm üzerine uzun uzun kafa yormaya 2010 yılının 4 Ağustos günü başladım çünkü o gün babam öldü. Öyle birden bire, hiç bir işaret vermeden, yorgun kalbi artık atmamaya karar verdi. Öldüğünde yüzünde şaşırtıcı derecede güzel bir gülümseme vardı. İnsan birini kaybedince büyülü şeylere inanmaya daha da meyilli oluyor, o gülümsenin onun güzel bir yere gittiğine dair işaret olduğunu düşündüm, hayır buna inanmayı seçtim. Atlatmak pek kolay olmadı, bunu kabul etmek için önce şoktan çıkmak gerekiyordu, şoktan çıktığınızda da acı katmerlenerek büyüyor büyüyor ve ciğerlerinizi söküyordu. Şimdi aradan on beş yıl geçmişken tıpkı eski bir yara izini okşar gibi hüzünle anımsıyorum o günleri.

Aradan biraz zaman geçtiğinde çok yakın bir arkadaşım babasını uzun hastane süreçleri sonrasında kanserden kaybetti. Onun annesi de tıpkı babam gibi ani bir kalp krizi sonucu yaşama veda etmişti. Bir gün ona hangisinin daha zor olduğunu sordum, ani ölüm mü yoksa ölümcül hastalığı olan birinin uzun ve acılı bir süreç sonunda hayatını kaybetmesinin mi? İkisi de diye cevap verdi, ikisi de bambaşka zorluklara sahipmiş. Pek konuşmak istemedi, üstelemedim. Biliyordum bundan konuşmanın ne kadar zorlayıcı olabileceğini.

Miriam Toews'in Bütün Ufak Tefek Sıkıntılarım kitabını okurken ölüme dair daha önce hiç düşünmediğim bir durum çıktı karşıma, intihara eğilimli bir kardeş. Bunu hayal edemedim çünkü ne intihar eden bir yakınım vardı ne de bu eğilimde olan biri. "Bu çok zor olmalı" diye düşündüm. Çünkü her an kendini öldürebileceğini bildiğiniz ve doğal olarak başında nöbet tutamayacağınız birinin hayatından sürekli ama sürekli endişe ediyor olmak. Defalarca bu girişimde bulunmuş ve her defasında kurtarılmış bir kardeşi hastane odasında hayatın yaşanmaya değer olduğuna inandırmaya çalışmak çok zor olmalı. Hatta belki siz bile hayatı saçma buluyor, sadece ona katlanıyor ve bunu yaparken çok ama çok zorlanıyorken.

Toews kendi yaşamından yola çıkarak yazmış bu kitabı. Çünkü hem babası hem de kız kardeşi hayatlarına kendi elleriyle son vermişler. Doğal olarak anlatılan tüm acı bu kadar samimi bu kadar gerçek. Dramatize etmeden, ama insanın kalbine dokunan bir roman Bütün Ufak Tefek Sıkıntılarım. Beni en çok etkileyen tarafı ise kitabın karakterlerinin birbirlerine tutunarak, birbirlerinden güç alarak ayakta kalmak hatta mutlu olabilmek için gösterdikleri çaba, acının üzerine konuşabilmeleri, onu paylaşıp hafifletebilmeleri, birbirlerine yalnız olmadıklarını, aynı yerden yaralandıklarını ve bunun onları hep bir arada tutacağını hissettirmeleri oldu. Aile biraz da bu demek değil mi zaten, zorlandığında sırtında hissettiğin ellerin toplamı? 

Ben çok ama çok severek, çok çok etkilenerek okudum kitabı. Bazı yazarları okurken şöyle düşünürüm, "eğer tanışıyor olsaydık, çok iyi arkadaş olurduk." Miriam Toews de benim için böyle yazarlardan.


20 Ocak 2025

Ayıp olur diye


Biriyle bir süre sohbet ettiğinizde onun sosyal medyada ne tür hesapları takip ettiğini anlayabiliyorsunuz. Mesela annem, size meyve kabuklarından nasıl gübre yapılabileceğini, kireçlenmiş bir çaydanlığın kimyasal kullanmadan nasıl temizlenebileceğini, tavuklar hastalandığında soğan kullanarak onlara nasıl bir antibiyotik ilaç hazırlanacağını anlatabilir. Teyzem size bin çeşit tatlı, pasta ve yemek tarifi verebilir, hatta tam tutan tarifleri kimin verdiğini de söyleyebilir. Büyük teyzem ise her konuda pratik bilgi verebileceği gibi retrolar, tutulmalar, dolunay ritüelleri konusunda sizi aydınlatabilir. Kuzenim depresyondan çıkış yollarını, kaygı bozukluğunun nedenleri ve olası çözüm yollarını, panik atak sırasında nasıl nefes alınması gerektiğini anlatabileceği gibi kedilerin miyavlamalarının ne anlama gelebildiğini, hangi hastalıklara yakalandıklarını ve bu hastalıkların tedavisi için neler yapılması gerektiği konusunda saatlerce konuşabilir. Kardeşim tüm müzik türleri, bir kemanın nasıl yapıldığı, deri çanta yapılırken dikişlerin nasıl olursa daha şık olacağı gibi konulardan söz ederken araya kamp yaparken nelere dikkat etmeniz gerektiği hakkında da bir şeyler sığıştırabilir.  

Bunları düşünürken pek yakından tanımadığım insanların sosyal medya hesaplarında neler olabileceğini tahmin etmeye çalıştım. Molalarda karşılaştığım bir kadın var öyle havadan sudan sohbet ediyoruz sigaramızı içerken. İlk olarak aklıma o geldi nedense. Pek iç açıcı olmayan sohbetlerimiz sırasında kahve fincanlarına düşkünlüğünü, evini nasıl dekore ettiğini fotoğraflar eşliğinde büyük yüzüklerle dolu ellerini sallayarak anlatıyor. Ah bir de çok ama çok uzun tırnakları ve onlarda tercih ettiği renkler, süslemeler var. Kafamın içinde onun sosyal medya hesabında geziniyorum. İlk fotoğraf çok güzel ellerde uzun süslemeli tırnaklar, fotoğrafları kaydırıyoruz ve nasıl yapıldığı anlatılıyor. Bir aşağı inelim tuhaf şekilli kahve fincanları, eğer yılbaşı zamanındaysak ren geyikleri, noel babalar, yağan kar. Biraz daha kaydırıyoruz bir balkon dekoru, plastik bitkilerle yeşil bir görünüm elde edilmeye çalışılmış (çünkü sevgili hanımefendi yeşil bitkilerden pek hoşlanmıyor, uğraşamazmış, öyle diyor) Tamam biraz daha aşağı inelim, Osmanlı havasını günümüz kadınının parmaklarına taşımayı amaçlayan altın görünümlü kocaman yüzükler, Tanrı aşkına. 

Ben nasıl onun sosyal medya hesabını sıkıcı ve bunaltıcı buluyorsam muhtemelen o da benim hesaplarımdan nefret eder, çünkü kitaplar, kediler (hayvanlardan nefret ettiğini söyledi, inanılır gibi değil) orman manzaraları, doğanın içinde tek başına duran evler (hayatta en çok yalnızlıktan nefret ediyormuş, ben bayılıyorum oysa), kitap alıntıları, haberler (kafasını bunlara yoramazmış.) Kesinlikle nefret eder, evet. Bu kadar farklı iki kişinin sohbet edebiliyor olması güzel bir şey ama acaba birimiz diğerini idare mi ediyoruz nazik olacağız diye. Ya da birbirimize mi katlanıyoruz. Mümkün. Birbirimizi gördüğümüzde konuşmak zorunda hissediyoruz kendimizi galiba. Ayıp olur diye herhalde, ne saçma. Böyle de herkes kendine ayıp etmiyor mu acaba?

Resim: Norman Rockwell 

31 Aralık 2024

mavi çiçek

 


Çok uzun zaman oldu. Yazmayalı yani. Bu geçen dönem içinde çoğu pek de iç açıcı olmayan olay yaşandı, ruhumu yaşlandırdı sanki bütün bu olup bitenler. Ama insanın ruhu öyle bir toprak ki zehirlendi, kirlendi, bozuldu, verimsizleşti derken birden içinden minik mavi bir çiçek çıkıveriyor. O çiçek küçücük boyuyla "eee hadi ama kalk artık, yeter bu kadar kederlendiğin" diyor sanki. Bana da öyle oldu bu sabah. O çiçeği hangi su, hangi güneş ikna etti bilmem ama onu gördüğüme sevindim.

Velhasıl tekrar yazmaya karar verdim. Kim okur hiçbir fikrim yok ama olsun. Ben içimi dökerim, belki biri okur onun da aynı yerden yarası vardır, bir kardeşlik doğar aramızda. Ben bir şeye gülerim onu yazarım belki biri okur, ruhu şenlenir. Ben bir şeye üzülürüm onu yazarım belki biri elimi tutar üzüntümü paylaşır, minnettar olurum. Belki çok acayip bir şey öğrenir şaşırırım onu yazarım, biri okur, ikimiz de şaşkınlıktan ayrılmış gözlerimizle birbirimize bakarız. Olur ya.

Henüz ne yazarım hiç bilmiyorum. Sadece yola bir adım atıyorum. Bakalım yol beni nereye götürecek. 


Resim: Sir Lawrence Alma-Tadema

İtaat Etüdü-Sarah Bernstein

        Başınıza gelebilecek en büyük talihsizliklerden biri, yeni bir yerde yaşamaya başladığınızda ya da bir yerde “yeni gelen” olduğunuzd...