13 Haziran 2021

Pazar Günlüğü

 Bazı şeyleri öyle çok istiyoruz ki içinde bulunduğumuz koşullar içerisinde o duruma uygun olarak en fazla nasıl olabilecekse birden oluveriyor. Son zamanlarda, ofiste masamın başında oturur ve içim sıkıntıdan şişerken hep bir çiftlikte olmanın, bitkiler ve hayvanlarla ilgilenmenin hayalini kurup duruyordum. Yaptığım iş ne kadar basit olursa olsun üşenirken bir çiftlikte yaşasam en ağır işleri bile yapmaktan üşenmeyeceğimden neredeyse emindim. Derdim çalışmakla ilgili değildi çünkü. Zira çalışmayı seviyorum. Derdim inanmadığım, kimseye bir faydası olduğunu düşünmediğim işlere günümün büyük bir bölümünü harcamakla ilgiliydi ki hala bu tür işler gerçek anlamda bana sıkıntı veriyor.


Sonra bir şey oldu. Evden çalış dediler. Canıma minnet dedim. Uzun bir süredir evdeyim. İşimi sanki hala ofisteymiş gibi yapabiliyorum. Ama güzel olan şu ki aynı zamanda küçük bir çiftlik hayatı yaşıyorum. Tam olarak olmasa da yine de o hissi veren bir hayat. Ben şanslıyım çünkü güzel bir bahçesi olan tek katlı bir evde yaşıyorum. Etrafımda çiçekler, ağaçlar, kediler ve tavuklar var. Tavuklarla pek aram iyi olmasa da kedilerle bir aile olduk sayılır. Fındık ve Paspas ki kendileri canciğer kuzu sarması iki dişi kedidir bize tam 5 yavru verdiler. Anneleri ölmüş 2 yetim yavrucak da bu minnoşların arasına katıldı ve sayılar oldu 7. Şimdi usul usul büyüyorlar. Yavrulardan ikisi onları çok isteyen çocukların evlerinde yaşıyorlar ve aldığımız haberlere göre keyifleri yerinde, mutlular. Karadut ki kendisine neredeyse aşıktım ortadan kayboldu. Şimdi Viki, Smokin, Badem ve Cilvenaz bahçede koşup oynuyorlar. Elbette bir de Narin var ki kendisinin kedi görünümünde başka bir yaratık olduğuna dair ciddi şüphelerim var. Slyvester ve Koca Ayak adlı iki kedi daha var ki kendileri muhtemelen Fındık ve Paspas'ın taliplileri. Her sabah kalkıp bahçenin orasına burasına koyduğumuz mama ve su kaplarını dolduruyorum. Bazen Viki'yi (kendisi oldukça uysal) yakalayıp seviyorum. Bacaklarıma dolanan ve en sevdiği şey ayaklarımın üzerine çıkıp oturmak olan Narin'le oynuyorum. Kedilerden sonra bahçedeki çiçeklere bakıyorum. Kimi yeni açmış oluyor, mis gibi kokuyorlar. Sonra odamdaki sukulente eğer o gün su vermem gereken günse su veriyorum. Daha onun bakımının nasıl yapıldığını tam bilmiyorum ama her gün onunla konuşuyorum. Ben hayvanlara ve bitkilere sevgi sözcükleri söylendiğinde bunu anladıklarına ve daha da coşkuyla yaşadıklarına inananlardanım. O yüzden sukulenti öptüğüm bile oluyor. Deli değilim meraklanmayın asıl bitkileri kesip doğrayanlar deli. 

Dediğim gibi insan bir şeyi çok istediğinde olup olabilecek en iyi şartlarda ona kavuşuyor. Eğer bir apartmanda yaşasaydım bunlar yine olur muydu dedim kendime. Evet olurdu. Çünkü muhtemelen balkonu ve evin odalarını bitkilerle donatır, bir kedi ve bir köpekle (belki daha fazlasıyla) birlikte yaşardım. Bence bizim temel sorunumuz kendi doğamızdan kopmuş olmamız. Bu yüzden bu kadar huzursuz ve mutsuzuz. Çünkü tamamen yapay bir dünyanın içine hapsettik kendimizi. Tüm gün telefon ekranı, akşamları televizyon ekranı bir hapishaneden başka nedir ki? Bunu farkettiğimden ve bundan ne kadar bunaldığımı anladığımdan bu yana şimdinin insanları tarafından "eski kafalı romantik seni" diye adlandırabilecek bir biçimde yaşıyorum. Gün doğumu ile uyanıp sabahın o ilk ışıklarının yüzeyler üzerinde oynaşmasını izliyorum mesela, hafif bir rüzgar varsa bahçedeki nar ağacının yapraklarının kıpırdanışına büyülenmiş gibi bakmayı seviyorum. Şanslıyım ki ağaçlar güzel sesli kuşları koynunda saklıyor ve onlar da şarkılarını esirgemiyorlar bizden. Uyuyan yavru bir kediyi, annesinin peşinden koşan civcivleri, büyümüş mü diye her sabah bir bitkiye bakmayı gerçekten seviyorum. Ve telefon ekranından mümkün olduğunca uzak duruyorum. Bütün bunlar benim ruhuma gerçekten iyi geldi. Sanki daha önceden bildiğim ama hayatın akışına kapılıp kaybettiğim güzel duygulara yeniden kavuşmak gibi. Kendi doğana, ait olduğun yuvaya dönmek gibi. 

Bunu yapabiliriz bence. Hepimiz. Nerede ve nasıl yaşadığımız önemli olmaksızın, bir bitki ile birlikte yaşabiliriz, bir kedinin göbeğimizin üzerinde uyumasına izin verebiliriz. İnanın bu öyle güzel bir duygu ki kimse bundan mahrum kalmamalı. Bahçemiz yoksa bir yerlere ağaç dikebiliriz. Biliyorum ve görüyorum ki ve iyi ki pek çok insan bunları zaten yapıyor. Çünkü hepimizin doğası aynı ve hepimiz kendi doğamızdan uzaklaştıkça mutsuz oluyor ve bunu içten içe seziyoruz. Teknolojiden kopalım demiyorum elbette bu zaten artık mümkün değil ama en azından ait olduğumuz doğaya ucundan kıyısından yakın olmaya çalışalım. Daha iyi hissedeceksiniz inanın buna. Bir ağaca sarılın mesela. Delice mi hiç değil. Deneyin görün, (ben çocukluğumdan beri yaparım)  nasıl hissedeceğinizi. Yaşlı ve bilge bir nineye sarılmak gibidir. Sarılın ve gözlerinizi kapayın. Ne demek istediğimi anlayacaksınız. 

Güneşli, huzurlu ve mutlu pazarlarınız daim olsun.

27 Mayıs 2021

Daha fazla utanmamak için...


Çocuklar bahçede bir kedinin peşinde koşup duruyorlar. Pencereden onları izliyorum, kahkahaları şu berbat hayatın içinde yağmurlu havada bulutların arasından sızan gün ışığı gibi, öylesi güzel, öylesi umut verici. Bir an sonra küçük bir erkek çocuk "aşkımmm" diye diye koştuğu kedinin karnına bir tekme atıyor. Zavallıcık bağırarak kaçıyor. Kız kardeşi çocuğa bir tokat atıyor kediye vurduğu için sonra anneleri çıkıp kıza bağırıyor. Kız kendini parçalarcasına çocuğun kediye vurduğunu, bunun doğru olmadığını anlatmaya çalışıyor. Kadın onu dinlemiyor bile. Çünkü o erkek çocuk onun kıymetlisi. O dokunulmaz, o ne yaparsa yapsın başı okşananlardan. Öfkeden deliye dönüyorum. Ne yapmalı? 

Kadın hep aynı. Erkek çocuğunu koruyor, ona kim ne yaparsa kıyametleri koparıyor. Hatta yaşı daha büyük olan kız çocuğuna, oğlu kendi kendine düşse bile bağırıyor, ona dikkat etmediği için. Çocuk ise ona buna sopayla vurmalara, kedileri tekmelemelere, bahçede ne bulursa kırıp dökmelere doyamıyor. Doyamıyor çünkü biliyor ki ne yaparsa yapsın onu koruyan annesi var. Doyamıyor çünkü ne zaman bir zarar verse bir şekilde onaylanıyor. Kadın bir kez bile ona hatalı olduğunu söylemiyor. Küçük prensi suçlu olsa bile dayak yiyen çocuklar işitiyor azarı. 

Hani erkek şiddetinden söz ediyoruz ya inanın bana şiddet gösteren erkeklerin bir bölümü bu tür kadınların eseri. Bu öyle bir kadın türü ki kendini daha baştan erkekten aşağı kabul etmiş, beş yaşında olsa bile bir erkeğin kendisinden ve tüm kadınlardan üstün olduğuna inanmış. Gördüğü şiddetin hayatı doğası olduğunu kabul etmiş bu kadın türü ne yazık ki hayatın doğası olarak bildiği bu saçmalığı çocuklarına öğretmekle de kendini yükümlü görüyor.

Bu demek değil ki şiddet gösteren erkeklerin sorumlusu sadece anneleri. Hiç de değil. Zira o erkek büyüyor, eğitim alıyor ve eğer varsa (ki bence herkeste yok) vicdanı ve merhametiyle düşünmeyi öğreniyor. Ayrıca kendisini elinden gelenin en iyisini yaparak yetiştirmiş şahane bir annenin öfke patlamaları yaşayan, şiddete meyyal çocukları da oluyor ne yazık ki. Var elbet bunun da sorumlusu. İşte o sorumlular küfür eden erkek çocukları "koçum benim" diye alkışlayanlar, "kimseden dayak yeme sana vurana sen de vur oğlum" diyen dağların aslanı babalar, mahallede çıkan çocuk kavgasında onları yatıştırmak yerine birbirini vuran ana babalar, şiddet haberlerine hiç şaşırmayan, çayını pastasını yerken "adam karısını vurmuş" diye dedikodu malzemesi olarak sohbetine renk kattığını sananlar, "aman kavga falan görürsen araya girme kim vurduya gidersin" diye telaşlanan anneler, daha neler neler... Bundan hepimiz tek tek sorumluyuz. Hiçbir şey yapmadığımız, yapmaya çalıştığımızda birbirimizi durdurduğumuz ve sonra utanmadan gidip yataklarımızda sanki melekmişiz gibi mışıl mışıl uyuduğumuz için. Hepimiz birbirimizin yüzüne tükürsek yeridir diyeceğim de hangimiz günahsızız ki o hakkı kendimizde bulalım.

Neymiş efendim insanoğlunun doğasında varmış şiddet,aman ne şahane tespit. Neden bazılarımızın doğasında yok. Biz insan değil miyiz? Biz de öfkeleniyoruz, hatta deliriyoruz zaman zaman ama kimsenin suratına şamarı yapıştırmıyoruz, elimizdeki eşyaları yerlere çarpmıyoruz. Sakinleşmeye çalışıp soğukkanlı düşünmeye çaba gösteriyoruz. Çok mu kolay bu? Hiç değil. Ama şöyle düşünüyoruz temelde, kimseye vurmaya, kimseyi incitmeye hatta hiçbir eşyaya zarar vermeye hakkımız yok. Temel mesele de bu kendinde hak görme meselesi zaten. Evlendik, sen benim karımsın aaaa hayır yanlış söyledim karım değil malımsın. E bir insanın da kendi malı üzerinde bir otoritesi ve karar verme yetkisi olduğuna göre sen benim istediğim gibi olmazsan kafa göz dalabilirim. Bu işte temel düşünme biçimi. Aslında bu adamlar belki de robot kadınlarla evlenmeliler. Sonsuz itaat. Ama bence bu tür adamlar bir yolunu bulur o robotları da parçalar, kablolarını söker, kafalarını koparır, mekanizmalarını bozarlar. Sonra yatışıp takım elbise ve kravatlarını takar, koltuklarına oturur cep telefonlarından yenisini sipariş ederler. Zira onun o içindeki manyağın karşısındakinin ne yapıp yapmadığıyla bir ilgisi yok esasen. 

Beyler içinizde elbette gerçek anlamda insan olanlarınız, hatta kadınlarla bu konuda omuz omuza savaşanlarınız var. Dilerim sayıları da çoktur bu güzel kalpli adamların. Ama merak ediyorum bir adam bir kadını öldürdüğünde sizin içiniz o cinse mensup olmaktan dolayı utançla dolmuyor mu? Yoksa siz de bazılarınız gibi "kadın kim bilir ne yaptı?" diye adama haklılık sunma yoluna mı giriyorsunuz? Hiç aklınıza geliyor mu bir insanın yaşam hakkının ne olursa olsun, ne yaparsa yapsın elinden alınamayacağı. Siz birbirinizi, hemcinslerinizi onayladığınız sürece bunun asla bitmeyeceği, belki bir gün damadınızın kızınızın gırtlağını keseceği ya da eniştenizin kız kardeşinizi öldürüp, ormanda ıssız bir yere gömeceği aklınıza geliyor mu? O zaman da kızım, kız kardeşim ne yaptı acaba der misiniz? Düşünün. Birbirinizi haklı çıkarmaktan vazgeçin artık lütfen. Çünkü haklı değilsiniz. Birini öldürmenin normal olduğunu düşünerek nasıl haklı olabilirsiniz, düşünün. Ama herkes yapıyor o zaman demek ki normal demeyin. Normal değil. Zaten kitle çoğu zaman haksızdır. 

Bunları söylemek istedim çünkü bir kadın olarak borçlu hissediyorum kendimi. E ne işe yarayacak bu söylediklerin diyeceksiniz belki. Bir işe yarar mı bilmiyorum, hatta sanmıyorum da. Ama ben hergün bu haberleri okurken bir insan olarak utançtan yerin dibine giriyorum. Ve en çok da sustuğum için utanıyorum. Bu yazıyı daha fazla utanmamak için yazdım. Koca okyanusa bir zerre. Olsun okyanus da zerrelerden oluşmuyor mu?

Fotoğraf: Engin Akyurt

14 Mayıs 2021

Cuma Mektupları- Buluttan Kayalar


 Benim güzel kardeşim,

Ocean Vuong, Yeryüzünde Bir An İçin Muhteşemiz adlı kitabında nefis bir anısını anlatıyor, annesi ile yaptıkları bir uçak seyahatinde uçak türbülansa giriyor ve sarsılmaya başlıyorlar. O sırada altı yaşında küçük bir çocuk olan yazar öyle çok korkuyor ki annesi bir koluyla ona sarılıyor ve şöyle diyor, "Bu kadar yükselince bulutlar birer kaya parçasına dönüşüyor, sen de bu kocaman taşları hissediyorsun." 

Bu bölümü okurken kendimi öyle bütünleştirmiştim ki o küçük çocukla bir an için kendimi o uçağın içinde hissedip gözlerimi kapadım. O sırada şunu düşündüm. Böyle bir korku sırasında gözlerimi açık tutmayı mı yoksa kapamayı mı tercih ederdim? Sanırım açardım. Elbette bu şu anda rahat, güvenli bir odada oturmuşken verdiğim bir karardı. Hiç de öyle olmazdı dedim kendime. Az önce o uçağın içinde olmadığın halde kapatmadın mı gözlerini?

Şu aralar da kapıyorsun ya gerçi. Bütün o korkunç haberleri okumaktan vazgeçtin mesela bir süredir, öyle çok ölüm haberi aldın ki biri sana bir ölüm haberi verse kulaklarını tıkamak istiyorsun, canını yakan bir fotoğrafa bile bakamıyorsun artık, bir filmdeki acıları kaldıramaz hale geldin ki o gerçek bile değil. Şimdi düşün bakalım gerçekten gözlerini açık mı tutardın yoksa her şey geçip bitene dek kapamayı mı tercih ederdin?

Biz görmeyince ya da duymayınca gerçek gerçek olmaktan vazgeçmiyor biliyorsun değil mi? Ama göğsümüzün içindeki de taş değil be kardeşim. Her acıda asit yağıyor üzerine ve yavaş yavaş eriyor. İnsan ne yapacağını bilemiyor. Saklanacak bir delik yok, nefes alacak bir gök kalmadı artık. Bir tek şey kaldı elimizde o da hala inatla dayanmaya çalışan kalbin içinde minik bir inci gibi parlayan umut. Nasıl inci kumlardan oluşuyorsa umut da acılardan mı oluşuyor dersin? Bilemiyorum. İnan bana artık hiçbir şeyi bilmiyorum.

Geçen gün bunu düşünüyordum, ben artık hiçbir şey bilmiyorum dedim. Bildiğim her şey hikaye oldu. Doğrular yanlış, yanlışlar normal oldu ve benim öğrendiğimi sandığım hiçbir şeyin bu dünyada hükmü kalmadı. İnanıyor muyum kendi doğrularıma hala? Elbette sonuna kadar hem de. Ama hükümsüz işte, o ne olacak bilemiyorum. 

Hal böyle işte. 

Yüreğinin kıyısından öperim, hasretle...

Fotoğraf: Pexels

07 Mayıs 2021

Cuma Mektupları

 


Benim kıymetli kardeşim,

Kendimi yavaş yavaş yaprakları dökülen bir ağaç gibi hissediyorum. "Arkana bakma" diyorum kendi kendime "sen güneşe bak. O parladığı sürece umut var." diyorum ama yine de kendimi arkama bakmaktan alamıyorum. Ah o yapraklar, yapraklar... Her birine bir hayat sığarmış gibi geliyor bana ya aslında yağan yağmurla dünyanın çöplüğüne gömülmeye yazılı kaderleri. Her insan böyle değil mi? Kendisine kocaman görünen dünya, bu koca çöplükte bir hiç. Ne zavallıyız bak halimize. Ne kadar acınası, ne kadar merhamete muhtaç.

Merhamet dedim de aklıma geldi. Biz onun yokluğundan böyleyiz değil mi? Hepimiz baktığımız yerde merhamet ararken cehennem alevlerinden islenmiş yüzümüzle, o alevlerin dumanından kırpıştırdığımız gözümüzle kalakalıyoruz. Ama sorun bizde aslında. Sanıyoruz ki hiçbir şeye gücümüz yetmez. Şöyle olmalı o cümle, "her şeye gücümüz yetmez belki ama karınca misali su taşımalı yangına." Hepimiz böyle olsaydık, pes etmeseydik, teslim olmasaydık yani belki o alevler değil güller çıkacaktı karşımıza.

Bir haber okudum. Adamın biri park etmiş bir araçtan kedi sesi duymuş. Ve aracın üzerine not bırakmış, kaportada kedi var diye. Bir bankamatik makbuzuna yazmış notu. Şimdi bu adamın vicdanından öpesin gelmiyor mu senin de? Bu kadar zalim bir dünyada mavi küçük bir çiçektir o vicdan. 

Ah benim güzel kalpli kardeşim,

Çok uzun zamandır ağlamadım. Bu güzel bir şey mi? Değil. Kalbimi nasıl da bir istiridye gibi kabukla kapladığımın hikayesidir bu. Acıdan, kederden, korkudan bir kabuk. Ölmüş insanların hatıralarından örülmüş, daha fazla acı olmasın diye kaya gibi sağlam bir kabuk. Ama sandığım kadar sağlam değilmiş ki akan gözyaşları ile (ki uzun zamandır ilk defa) kar tanesi gibi eriyiveren bir kabuk. Biliyor musun ağlamak iyi geldi. Hep iyi gelir. Unutmuşum. Varsın erisin dedim. Bu acıdan korunmanın yolu da yok zaten. Hiç olmazsa yıkansın kalbim. Dünya böyle işte dedim. Belki düzeliriz. Belki eskisi gibi olmasa da daha katlanılabilir bir hal alır.

Üzdüm mü seni ? Üzülme. iyi olacağız diye düşün. Düşünmek belki başlangıcıdır olacak olanın. Öyle de kendine. Ben öyle diyorum. Buna inanmak için kendi kendime konuşuyorum. İyi olacak, iyi olacak, iyi olacak.... Sen de söyle. Belki hepimiz aynı şeyi tekrar edersek, hepimiz iyi olsun diye çabalarsak, hepimiz kalbin çekirdeği olan merhameti kazıp yeniden çıkarırsak kim bilir belki gerçekten iyi olur...

Kalbinden öpüyorum seni, kalbinin çekirdeğinden.... Zira o olacak tohumu güzelliğin ve iyiliğin....

06 Mayıs 2021

soruyorum size bayanlar baylar


Bunu gerçekten merak ediyorum, ben bu kadar uzun zamandır yazmıyorken, tam bir sorumsuzluk örneğiyken, bu bloğu burada böyle boynu bükük kendi halinde bırakmışken sizler bu bloğu nereden buluyor ve takip ediyorsunuz. Hatta okuyor ve yorum yazıyorsunuz. Az önce gariban sayfama bir göz atayım diye geldim ve gerçekten şaşırdım. Yorumlar yazmışsınız, takibe almışsınız. Benim gibi bir vefasız blog yazarına bu vefa beni gerçekten utandırdı. Merakımı mazur görün ama gerçekten şaşırdım.

Eskiden çok ciddiye alıyordum yazmayı. Hem de nasıl. Biri bir kelime etse kafamda yüz fikir patlıyordu. O halimi deli gibi özlüyorum. Üzerine çok düşünüyorum; yaşlandım mı, coşkumu mu kaybettim, insanlarla iletişimi mi azaltma meylindeyim, yoksa artık yazamayacağıma ya da yazmaya değer bir şey olmadığına mı inanmaya başladım?

Öyle çok istiyorum ki eskisi gibi olmayı, bir şarkıdan bir hikaye çıkarmayı, insanları yeniden gözlemlemeyi, onlara gerçekten bakmayı,  bir sohbet üzerine yazarak düşünmeyi. İnsanın zamanla içinde bir şeyler ölüyor belki de. Daha katı bir hale geliyorsun ya da ne bileyim. Oysa kafanın içinde bir dünya yaratmadan bu dünya fazla gerçek değil mi? Ki gerçeklik çoğu zaman dayanması, tahammül etmesi oldukça zor olan bir kavram. En azından benim için böyle. 

Bu halimi hiç ama hiç sevmiyorum. Şimdi hatırladım neden yazmayı azalttığımı; çünkü son yazdıklarım öyle karamsardı ki ne kendime ne de okuyana bunu yapmaya hakkım yok diye düşündüğümü hatırlıyorum. Negatif enerji saçıp duruyordum ve hiç ama hiç hoşlanmıyordum o halimden. Şimdi nasılım? Eh o halimden hallice herhalde. Daha iyi olurum diye umuyorum. 

Eeeee sorumu yanıtlayacak mısınız? Bak en azından merakımı kaybetmemişim, bu da bir şey değil mi?

fotoğraf: pexels

20 Ocak 2021

Lüküs Hayat...


Geçen gün bir arkadaşımla konuşuyorduk, "ne kadar lüks bir hayatımız varmış farkında değilmişiz" dedi. Haklıydı. Ben de bunu uzun zamandır düşünüyordum. Günlük hayatın bir parçası sandığımız her şeyin bir armağan olduğunun farkında değilmişiz, ne yazık. İnsan ancak sağlam bir tokat yediğinde kıymet anlayan bir varlık. 

Eskiden, eskiden diyorum çünkü 2020 bana 10 yıl gibi geldi, sokakta rahat rahat yürüyor, biri yakınımızdan geçse umursamıyorduk, otobüslere, dolmuşlara rahatça biniyor, bir yere otursak, bir yere tutunsak irkilmiyorduk, bir yerlerde oturup karnımızı doyurabiliyor, arkadaşlarımızla çay kahve içebiliyor, masalara elimizi koyuyor, elimizi nereye sürdüğümüz üzerine kafa yormaksızın yanağımızı kaşıyabiliyor, çantamızı kolonya, dezenfektanla doldurmuyor, delirmiş gibi el yıkamıyor, derin derin nefes alıyor, nefes alırken yanımızda yöremizde biri var mı, havada mikrop var mı diye endişelenmiyor, azıcık burnumuz aksa üşüdük galiba, sıcak bir şey içeyim geçer diyor, Allah ne verdiyse yiyor deliler gibi vitaminlere, gıda takviyelerine sarılmıyor, annemize, arkadaşlarımıza doya doya sarılıp şapur şupur öpüyor, eve gelen tamirciye potansiyel mikrop saçıcı gibi davranmıyor, o gidince çılgın bir temizliğe girişmiyor, biri bize bir şey ikram etse tereddütsüz teşekkür ederek alıyor, komşudan gelen yemeğe zehirmiş gibi yaklaşmıyor, içimiz daralsa kendimizi sokaklara atıyor, uzun uzun yürüyor, derin derin nefes alıyor, zile biri bassa kolonyalı mendille silmiyor, kapıda duran yabancı elini uzatsa bizi öldürmeye çalışıyormuş gibi irkilmiyor, çalıştığımız masayı günde beş kez dezenfekte etmiyor, elimize biri dokunsa sıcak sobaya değmiş gibi çekmiyor, geceleri günlük aptalca düşüncelerle uykuya dalıyor, endişeden uykularımızı kaçırmıyor, sevdiklerimiz dikkat etsinler diye başlarının etini yemiyor, içlerini bunaltmıyor, bu böyle giderse aklımı oynatırım herhalde diye düşünmüyorduk. Tabi lüks yaşıyorduk. Daha ne ister ki insan. 

Şimdi anladık ki artık lüks yaşam yatlar, katlar, arabalar bilmem neler değil. Lüks yaşam rahatça nefes alabilmek, sevdiğin insanlara gönül rahatlığıyla sarılabilmek, endişesiz bir günlük hayat sürdürebilmek. Sizce de öyle değil mi?

Fotoğraf : Pexels 

09 Ocak 2021

cumartesi öğle sonrası gün ışığı, saat sesi...


"Cumartesi öğleden sonrasının gün ışığı bir başka, hiç bir anın ışığına benzemiyor" diye düşünüyorum uzanmış yatarken. Yatağın üzerinde kırmızı kareli battaniyeye vuran ışık işveli işveli oynaşıyor. Kucağımdaki kitabı kapatıyor bir süre izliyorum. "Saatin sesi bütün bu atmosfere nasıl da yakışıyor" diyorum. Birinin şapır şupur yemek yemesinden, sakız çiğnemesinden, çok yüksek sesle konuşmasından, koridorda yankılanan topuk sesinden nefret eden ben nasıl oluyor da saatin sesini seviyorum diye düşünüyorum. Ama bu sesi gerçekten seviyorum, bana huzur veriyor. Belki de onun o aynı ritmle akması her şeyin yolunda olduğu hissini veriyordur, bilemiyorum. Bir süre dinliyorum. Evet bu sesi gerçekten seviyorum.

Yıllar önce biriyle telefonda konuşurken, "nasıl gidiyor" dediğimde "rutin" demişti. Babamı kaybetmemizin üzerinden çok geçmemişti. Ona rutinin aslında her şeyin yolunda gittiği anlamına geldiğini söylemiştim. Demek ki kötü bir şey olmamıştı, akış aynen devam ediyordu. Hiç bu açıdan bakmadığını söyledi. "Sevdiğin biri öldü mü hiç?" dedim. "Hayır" dedi. "O zaman bu açıdan bakmaman normal" dedim. Babamın ölümünden günler önce ben de şikayet ediyordum "lanet olsun her şey aynı çok sıkıcı" diye. Sonra çok acı bir biçimde öğrendim ki rutin güzeldir, her şey yolunda demek olduğu için güzeldir. Ve ondan sonra ne zaman her şeyin aynı olduğunu düşünsem gülümseyip "çok şükür" dedim.

Şimdi kulağımda saatin sesi ve battaniyenin üzerinde dans eden gün ışığına bakarken de aynı şeyi düşünüyorum. Bugün her şey aynı ve bu yüzden de çok güzel. Biz, kötü haberlere, felaketlere alışkın toplumların çocukları için bu böyle belki de. Bilemiyorum. 

Kalkıp kendime bir çay doldurdum. Çorba kasesi gibi bir fincandaki çaya yulaflı bisküvi batırıp yedim. Ara sıra çocukluğa dönmek lazım dedim. Eski masumiyeti ve neşeyi hatırlatsın diye çocukken ne yapıyorsak yapmak lazım arada bir. Aklıma izlediğim bir belgesel geldi. Şifa ile ilgili aynı isimli bir belgeseldi bu. Orada bir kadın "çocukken bir yerimiz yaralandığından yarayı temizleyip unutturduk" diyordu "ve o kendi kendine iyileşirdi." Şimdi öyle miydik? Şimdi hapşırsak dehşete düşüyoruz. Oysa bedenlerimiz sandığımızdan daha da güçlü, her şeyden önce hayatta kalmaya programlı ve kendi kendini iyileştirme kapasitesine sahip. Unutuyoruz işte. İnsanız.

Sıkılmıyor musun diye soruyor bazıları. Hiç sıkılmıyorum ben. En son ne zaman sıkıldım onu bile anımsamıyorum. Benim mutlu rutinim onlara pek bir sıkıcı görünüyor sanırım. Ve bunu her nedense anlatamıyorum. Sıkıcı hayatıma güzellemeler dizdiğimi sanıyorlar. Gülümsüyorum ben de. Çünkü başka yapacak bir şey yok. 

Şimdi biraz daha o mutlu gün ışığına bakacağım. Depeche Mode'un Enjoy The Silence'ına karışan saatin sesini dinleyeceğim. Ve bu mutlu, huzurlu günün tadını çıkaracağım. 

Fotoğraf: Pexels

Pazar Günlüğü

 Bazı şeyleri öyle çok istiyoruz ki içinde bulunduğumuz koşullar içerisinde o duruma uygun olarak en fazla nasıl olabilecekse birden oluveri...