30 Eylül 2015

Gelecek nesillerden umutluyuz peh peh peh...

"Gelecek nesillerden umutluyuz" Bu ülkede en çok zikredilen cümledir bu. İçinde barınan gizli anlam şu olabilir mi, "bizden hayır yok, biz adam olamadık, inşallah gelecek nesiller bir halt olurlar" Kötü haber, hiç umutlanmayın çünkü gün be gün kötüye gidiyoruz. Çünkü mayası bozuk insanoğlu, ki eskiden utanır bozuk mayasını saklamaya çalışırdı, şimdi hiç öyle dertlere sahip değil. Bakıyor ki hiçbir ahlaksızlık ceza görmüyor tam tersi alkış topluyor o da mayası bozuk olmasa bile sırf "daha iyi daha zengin bir yaşam uğruna" kendi mayasını bozuyor. Bu yüzden ne zaman bu cümleyi duysam, "sen neden kendini düzeltmeye çabalamıyorsun da topu gelecek nesillere atıyorsun" diyesim geliyor. Ah pardon unutmuşum biz, kocaman bir toplum olarak, erteleme hastalığına sahibiz öyle değil mi? Yani umutlu olunan nesil sürekli doğru dürüst bir toplum yaratmayı kendinden sonraki nesle erteleyecek. Bu da demek oluyor ki umutlu olunan nesil ancak görünmez, masalsı ve hatta ütopik birşey olarak kalacak. Hey yavrum hey...

Kocaman bir kapımız var zira biz büyük bir kurumuz. Ama nedense çoğu kez o kapıda bir kaos bir tıkanma yaşanır. Sebebi de bu sabah benim yaşadığım gibi kapının tam ortasında durmuş sohbet eden tiplerdir. Bu tipler oldukça yaygındırlar. Biri kapıdan girerken diğeri kapıdan çıkıyordur ve "oooooo gardaş naber" diye selamlaşırlar. Bazısının yanında eşleri de vardır ve o eşlerin elinden tutulmaktadır. Arkadaşıyla karşılaşmışsa eşini gayri ihtiyari geride tutar nedense (sanırım kendisi gibi arkadaşının da vahşi bir ruha sahip olduğunu ve o ceylan gibi eşin üzerine atlayıp dişlerini boğazına geçireceğinden telaş etmektedir. Hey canını sevdiğimin koruyucu kaplanı) Dolayısıyla geride kalan ve eli hala tutulmakta olan eşle birlikte yaklaşık 4 kişinin geçebileceği bir yeri kaplarlar. Bir de arkadaşı var al sana 5. Arkadaşı ile arasındaki konuşma mesafesini hesapla etti mi sana 6. Kısaca bu ikisinin selamlaşma muhabbeti 6 kişinin geçeceği bir alanda gerçekleşmekte ve içeri girmeye çalışan, dışarı çıkmaya çalışan insanlar kıyıdan köşeden geçmeye çabalamaktadırlar. İşin acı yanı bu insanların yaş grubu 20 ila 25 arasında seyretmektedir. Ah elbette canım gelecek nesillerden umutluyuz, bu bencil etraftaki insanları bir zerre umursamayan gelecek nesillerden gerçekten umutluyuz. Bu sözünü ettiğim bir kez gerçekleşmiş bir olay değil. Defalarca ve defalarca bu tiplere rastladım ve eminim rastlayacağım da. Kaldırımın ortasında, yürüyen merdivenlerin başında ve insanların geçiş olarak kullandığı pek çok yerde. 

Bir de "çöpümü her yere atayım nasılsa burası benim evim değil" diye düşünenler var. Yemyeşil bir parkın kıyısına, ki çocuklar oynuyor orada, sigara paketini atanlar mı dersin, su şişesinin 2 metre ilerideki çöp kutusu yerine kaldırımda daha güzel duracağını düşünenler mi dersin, mendiller, çikolata paketleri.... En fenası bizim işyerinin bahçesi gerçi. 3 metre aralıklarla tam 6 çöp kutusu olmasına rağmen yerler izmaritlerle dolu. Aaaaa ama biz gelecek nesillerden umutluyuz. Yaşadığı kenti evi gibi görmeyi bile beceremeyen, birlikte yaşadığı insanlara saygı duymayan, çoluk çocuğun sağlığını zırnık umursamayan bu nesillerden çılgınca umutluyuz biz.

Efendim? Memleketin ne sorunları var ben nelerden mi söz ediyorum. Belki kendi çapınızda haklısınız iki gözüm lakin memleketin sorunları da işte tam olarak şu yukarıda sözünü ettiğim, bencillik, saygısızlık, bana dokunmayan bin yaşasıncılıktan kaynaklanıyor. Efendim? siz yine de gelecek nesillerden umutlu musunuz? Eh umut iyidir yitirmeyin elbet ancak şunu da unutmayın caaaanım efendim o gelecek nesiller dediğiniz gökten zembille inmeyecek, onları siz yetiştiriyorsunuz, sizin çocuklarınız onlar. Ve elbet söylememe gerek yok ama çocuklar büyükleri taklit ederek öğrenir. Ama belli mi olur siz yine de gelecek nesillerden umutlu olmaya devam edin. Belki ben yanlış biliyorumdur, gökten zembille inen birşeydir bu gelecek nesiller. dilerim öyledir hatta. Zira ben şöyle bir bakınca ne gelecek nesillerden ne de sizden umutlu olabiliyorum. Ben sanıyorum geçmiş nesilleri özlüyorum.

Fotoğraf:  Manetho

18 Eylül 2015

Cuma Mektupları

Cancağızım,

Sana söylemek istediğim pek çok şey olmasına karşın neyi nasıl diyeceğimi kestiremiyorum. Boş kağıdın karşısında kaç dakikadır oturuyorum bilemiyorum. Eğer karşımda olsaydın, "zorunda değilsin" derdin, biliyorum. Ben de sana "zorunda olduğum için değil içimden geldiği için yazmak istiyorum" derdim. Ve ikimizde gülümserdik, "hadi o zaman" derdin ve konu kapanırdı.

Bilirsin birşeyin dışarı çıkmamasının iki sebebi vardır. Ya içinde çok az diş macunu kalmış tüp gibisindir ya da ağzına kadar dolu olduğu için hava alamayan bu nedenle de dökülmeyen kolonya şişesi. Ben hangisiyim bilemiyorum. Ya anlatacak son bir iki şeyim kaldı ya da yürek öyle doldu ve öyle havasız kaldı ki ondan bu tıkanma. 

Aslına bakarsan ben ilki olmayı tercih ederim. Çünkü şuna inanıyorum, kalbimizi boşaltamazsak onu yeniden dolduramayız. Biliyor musun insan büyürken ya da büyüdüğünü sanırken ruhunu saçma sapan şeylerle dolduruyor. Hele benim gibi merak ettiğin pek çok şey varsa nerede nasıl işine yarayacağını bilmediğin pek çok bilgiyle, gereksiz pek çok duyguyla kalakalıyorsun. Şöyle düşün, darmadağın bir odanın içinde duruyor ve ne aradığını bile bilmeden şaşkın şaşkın bakınıyorsun. İşte bu yüzden içinde bir sıkımlık macun kalmış tüp olmayı yeğlerim. Böyle olursa bilirim ki tüm o boşlukları hayattaki anlamlı ve önemli daha da iyisi güzel şeylerle doldurabilirim. 

Kirlenmek her zaman güzel değil. Hele de onu temizleyecek bir deterjan henüz üretilmemişse. Bizim büyümek dediğimiz de tam olarak da bu işte. Kirlenmek. Bunda suçlu muyuz? Elbette değiliz. Eğer başından beri dikkatli olmamız gerektiği söylense idi ve biz bunu anlayacak olgunluğa o yaşta sahip olabilseydik, hala o pırıl pırıl ruhu muhafaza ediyor olurduk. Kötü haber, insan yaşamadan öğrenebilen bir varlık değil. Bu nedenle de söylediklerim nefis bir ütopya olmaktan öteye gidemeyecek. Masum çocuklar olarak başlayıp, dünyanın kirine pasına bulanmış hüzünlü yetişkinler olarak bitireceğiz. 

Ne yapmak isterdim biliyor musun? Boş diş macunu tüpümü alıp uzaklara gitmek, ormanın ortasında yapayalnız yaşamak. Hayır ömür boyu değil. Arınıp temizlenene değin. Sonra başka bakabilirdim hayata. En azından ben öyle olacağına inanmayı yeğliyorum. Lütfen "eeee neden yapmıyorsun" diye bir soru sorma. Bu kadar istememe rağmen yapamıyorsam elimi kolumu bağlayan birşeyler var demektir. Unutma ben de tıpkı senin gibi eli kolu bağlı ve özgür olduğunu sanacak kadar aptal bir insanım.

Tüm umudum ve sevgimle gözlerinden öperim...

Fotoğraf: Pinterest

16 Eylül 2015

hayat, siyaset ve daha pek çok berbat şey üzerine iki kelam....

* Hayatımda ilk defa birinin ölmesini diledim. Hem de tüm benliğimle ve yüreğimle. Beni kendimden tiksindirdiğin için bir kez daha lanet olsun sana.

*Eskiden çocuklar bisiklete biner, koşup oynarken onları izlemek neşelendirirdi beni. Şimdi onlara bakarken hissettiğim tek şey endişe. Sahi eğer tercih hakları olsa böyle bir hayatı isterler miydi?

*Çok güzel bir laf okudum geçenlerde. Tam olarak olmasa da şuna yakın birşeydi; Bazı insanların kötülüğünü anlayamazsınız evet. Çünkü onlar içinde bulundukları yaşam biçimini kafalarında belli bir mantığa oturtmuşlar ve kendileri ile aynı fikirlere sahip kişilerle çevrelenmişlerdir. Ve siz o çevreden değilsinizdir. Onları anlamayı beklemeyin.

*Size de şu oluyor mu, artık ne doğru ne yanlış ne gerçek ne gerçek değil bilemediğinizi hissediyor musunuz? Benim gerçeğimle etrafımdaki gerçek uyuşmuyor. Ben olana değil de olması gerekene mi bakıyorum acaba?

*Neden yazmıyorsun diye sordu biri bana geçen gün. Artık hiçbir şeye inanmadığımı ve hiçbir şeyin anlamı olmadığını hissettiğimi söyledim. Yeterli bir cevap olmuştur herhalde, zira başka soru sormadı.

*İnsan umutlanmaya nasıl da meyyal bir varlık. Bu lafı ettikten sonra birden gelecekte bu ülkede güzel şeyler olacağına dair hayal kurmaya başladığımı farkettim. Hala hayata, insanlar olan inancımı yitirmedim herhalde dedim. Bak minik bir umut kırıntısı bile ne hayaller kurduruyor insana..

04 Eylül 2015

bat dünya bat..

Hiç bakmıyorum eski fotoğraflara. Ben herşeyi kendi hafızamda kaldığı gibi hatırlamayı seviyorum. Aslında gerçeği biraz eğip bükmeyi, acı veren şeyleri daha katlanılabilir hale getirmeyi, gülümsediğim fotoğraflardaki gülümsemeyi biraz daha genişletmeyi... Belki de yaptığım kendi kişisel tarihimi değiştirmekten başka birşey değildir. Bunun kimseye bir zararı yok. Öyle ya gerçek benim gerçeğim onu istediğim gibi çarpıtabilirim. En azından bu konuda bir özgürlük söz konusu olmalı diye düşünüyorum.

Ama bir başka albüm var ki o albümdeki gerçeği ne yaparsam yapayım bir türlü çarpıtıp, içindeki acıyı daha katlanılır hale getiremiyorum. Mesela şehit kardeşinin cenazesinde, onun tabutu başında acıyla haykıran bir ağabeyin yüzünü, sahilde yatan masum minicik bir çocuğu, oğullarının cenazelerinde kendilerini paralayan anaları, kocasının öldüğünden emin olsa bile umutla madenin kapısında dualar okuyarak bekleyen kadını, yan yana madenci mezarlarını, gözleri umutla gülen tazecik çocukların aynı anda parçalanıp gittikleri o videoyu, yerde yatan kanlı bedenlerini zihnimde değiştiremiyorum. Zaten bütün bu acıların katlanılır kılınabilmesinin de pek bir yolu yok. Alışmanın, unutmanın, sakin olmanın, o fotoğraflara "ne yapalım dünya böyle bir yer" diye bakabilmenin hiçbir yolu yok. Olmasın da zaten.

Ben bu fotoğrafları değiştiremiyorum ama onlar beni değiştiriyor. Sevgiyle bakıp öpmelere doyamadığım minik yeğenime bakınca sahile vurmuş o masumun yerinde olabileceği fikrini zihnimden atamıyorum mesela. Yirmili yaşlardaki gençleri görünce hep birlikte bir yerlerde ölebileceklerini düşünmeden edemiyorum. İnşaatlara bakarken güneşin altında çalışan o adamların oradan düşüp ölebilme ihtimallerini göz ardı edemiyorum. Üniformalı birini görünce onun hayatı için endişeleniyor, evindeki ailesinin onu her işe yolladıkları saatten eve dönüşüne kadar yaşadıkları azabı, cehennemi hayal bile edemiyorum. Ve daha pek çok şey...

İnsanın geçmişten fotoğrafları koyduğu albüm değil de ruhuna dövme gibi kazıdığı fotoğraflardan oluşan albüm çok tehlikeli. Tüm yaralarımız onun içinde çünkü. Ne zaman hatırlasan, ki zaten çoğu hiç aklından çıkmıyor, aklını yitirecek gibi oluyorsun. Bütün bu olup bitenlerin yanında, yaşanan acıların kıyısınde kendi kişisel tarihimizin bir toz kadar bile önemi yok artık.

Fotoğrafların yanı sıra bir de sözler var ki yarana parmağını sokup oyuyor da oyuyorlar. Mine Söğüt şöyle yazmış mesela "biz o denizde yüzüyoruz, onlar aynı denizde ölüyorlar" Bütün bunlardan sonra kumlarda durup denize baktığın an onun güzelliğine hayran olmak mümkün olacak mı? Peki ağlamadan yüzebilecek misin? Bu senin suçun değil deme bana. Ben başkaları gibi hem suçlu hem güçlü hissedemiyorum. Vallahi de billahi de insan olmaktan utanç duyuyorum. 

Bat dünya bat. Minicik bir çocuğu bile koruyamıyorsak bat ve bizi de beraberinde götür...

21 Ağustos 2015

Cuma mektupları

Güzel kardeşim,

Bazı günleri nasıl bitireceğini bilemiyor insan. Öyle ki sabah uyandığın vakit yataktan çıkmaya, o günü yaşamaya hiç isteğin olmuyor. Bir an önce bitsin ve yarın yeni bir gün olsun istiyorsun istemesine ya yarının da bundan farklı olacağının bir garantisi yok. 

Hayat ne tuhaf değil mi? Kötü şeylerin olma ihtimali yüzde yüz iken iyi şeylerin olma ihtimalinin oranını bilemiyorsun. Bana karamsar olma demeden önce bir düşün, bir gün mutlaka sevdiğin birini kaybedeceksin, bir gün mutlaka sevdiğin biri ya da sen hastalanacaksın ve bir gün mutlaka öleceksin. Bunlar kesin. Ama birgün mutlaka aşık olacağın, tam istediğin gibi bir şehirde istediğin hayatı yaşayayacağın, etrafında hep sevdiğin insanların olacağı falan filan kesin değil. Allahın şanslı kuluysan hadi kaderci olmayalım illa istediğini alan ve bunun için delice gayret eden biriysen bunlar olabilir. Ama aşk konusunda garantin yok. Ne kadar çabalarsan çabala aşık olamayabilirsin. İşte o Allahın sevgili kulu olmakla alakalı.

Biz insanlar toplu halde bakıldığında sahiden aptallar ordusuyuz. Bir an için kendini barışçıl bir uzaylı olarak farz edebilir misin rica etsem? Bu gözlükle bir bak dünyaya. Neyi paylaşamadığımızı, neden bir türlü huzur bulamadığımızı, bu kadar güzel bir gök, denizler, ormanlar, misler gibi kokan topraklar varken neden gittiğimiz her yeri mahvettiğimizi anlayabiliyor musun? Ben anlayamıyorum. Evet evet biliyorum sistem böyle. En basit anlatımıyla zengin ama çok zengin olmak isteyen vampirler diğer miniminnacık insanların kanını emiyorlar. Onlar semirdikçe birileri ölüyor, dünyanın pek çok yerinde çılgınca silah üretiliyor, bunların pazarlanması için bir yerlerde savaşlar patlatılıyor falan filan. Bunu biliyorum elbet. Ama şunun ayrımını iyi yapalım, bilmek ve kabullenmek arasında derin ama çok derin bir uçurum vardır ki ben şu an o uçurumdan aşağıya bakıyorum. Merak etme atlamam. Birşeyleri kabullenmeden kalbimi yora yora yaşamaya alıştım. Biliyorum sen de öyle... Ve bu beni rahatlatıyor. Dünyayının bu halini kabullenmeden yaşamaya çalışanların varlığı beni gerçekten rahatlatıyor.

Çok mu kararttım yüreğini? Niyetim bu değildi ama sana içimi dökmek istedim. Birbirimize de içimizi dökmezsek eğer kim kurtaracak bizi azizim? Söyle kim kurtaracak...

Resim: Pinterest

19 Ağustos 2015

bir kadın, bir çocuk ve biraz tebessüm

İş çıkışı yorgun argın yürüyorum. Sıcak bir yandan okuyup durduğum haberlerin ağırlığı bir yandan... En fenası da insanlardan iğrendiğimi düşünüyorum ve böyle düşünüyor olmaktan hiç memnun değilim. Önümde yürüdüğünü farketmediğin bir kadın aniden eğilip yerden birşey alıyor ve üfleyip kenara koyuyor. Bu bir simit parçası. Gözlerim doluyor. "Al sana" diyorum. "Hala insanlardan iğreniyor musun?" Ne zaman kötü bir düşünceye kapılsam hep böyle birşey oluyor. O düşüncenin yersiz olduğu hem de tam düşündüğüm anda kanıtlanıyor. Kadına sarılıp öpesim geliyor. Yapmıyorum. Çünkü bütün bunları ona anlatamayacağımı biliyorum. 

Asık suratıma bir gülümseme gelip yerleşiyor. Başlıyorum kendi kendime konuşmaya. "Sen" diyorum "Ne zaman böyle oldun? Severdin sen insanları, onlara inanırdın. İyi insan sayısının kötü insan sayısından fazla olduğuna dair seni hayatta tutan bir inancın vardı. Sahi ne oldu sana?" Kendime kızayım mı acıyayım mı bilemeden ağır ağır yola devam ediyorum. 

Çok gülerdim eskiden ben. Eski dediysem çok eskiden de değil ha. Ama şimdi hemen hemen hiç gülmüyorum. Kendimi son zamanlarda yaşlı hissetmemin sebebi bu olmasın. H.'ye bunu söylediğimde yaşlanmadığımı sadece eskisi kadar gülmediğimi söyledi. Mantıklı. Tam içimdeki çocuk geyiğine girmek üzereyken bu kez yine önümde yürüdüğünü fark etmediğim bir çocuk, elini çekiştirip duran babasına rağmen, kaldırımda duran bir tartının üzerine pat pat basmaya çalışıyor. Öyle tatlı öyle komik ki gülümsemekle kalmıyor gülüyorum. Çocuk dönüp bana bakıyor. Nasıl muzip bir ifadesi var. Onu da sarılıp öpesim geliyor. Bugün iki etti diyorum. İki kişiyi, hem de hiç tanımadığım iki kişiyi sarılıp öpmek istedim. İyileşiyorum galiba diye seviniyorum. Kendimi tedavi etmeye çalışıyordum ya bana gerek kalmadı diyorum, hiç tanımadığım bir kadın ve hiç tanımadığım bir çocuk içimdeki yaraya minik elleriyle merhem sürdü. 

İnsan ne olursa olsun hayata, iyi ve umutlu şeylere inancını yitirmemeli diye geçiriyorum içimden. Yüzündeki gülümsemeyi, gençliğini, hayatla bağını kaybetmek istemiyorsa bunları asla yitirmemeli. Ve insanlardan iğrenmeye başladığı vakit çıkıp kalabalığa karışmalı. Elbet ki vardır aralarında kenara düşmüş ekmeği "nimettir" diye bir kenara kaldıran güzel kalpli kadınlar, tüm muzipliğiyle insanın içine neşe salan çocuklar... Elbet ki vardır...

Resim: Christian Schloe

14 Ağustos 2015

Cuma Mektupları

Canımın içi iki gözüm,

Ne zaman insanın hamurunun kötü olduğuna dair umutsuzluğa kapılsam, seni anımsıyorum. Bu, bana iyi geliyor. İnsan algısı neden hep kötüye yönelik? Ya da bunu bir tek ben mi yapıyorum?

Dün biri fena halde kalbimi kırdı. Kırmakla da kalmadı bastırmaya çalıştığım öfkemi mayalanmış bir hamur gibi kabarttı da kabarttı. Hep yaptığım gibi kafamın içinde gün boyu hatta gece boyu kavga ettim onunla. Bundan kurtulmak istediğimi düşündüm sonra. Kötü olana değil de iyi olana yönelmiş olan bir zihne, bir kalbe ve gözlere ihtiyacım olduğunu anladım. 

İnsan değişir elbet azizim. Değişir değişmesine de pek sabırlı ve pek dirayetli olmalı bunun için. İkisini de koyduğum yerde bulamadığım düşünüldüğünde bunca zamandır bunun neden üstesinden gelemediğim pek tabi anlaşılabilir. Belki bana başka birşey lazımdır. Sukünet, umursamamazlık ya da buna benzer birşey.

Seni özledim. Seni gerçekten özledim. Çünkü birinin gözlerinin içine bakıp o gözlerin içinde temiz şeyler görmeye ihtiyacım var. Ya bu bir tek sende var ya da ben sadece senin gözlerinin içine bunca dikkatli bakıyorum. Bazen nasıl da kör olduğumu iyi bilirsin. Dikkatimin bir kibrit alevinden hallice olduğunu, bir dakika önce konuşulanı unutuverdiğimi de öyle. Şaşırmıyorsun da artık. Şaşırmadığın gibi nedense o zehir hafızan da bana benzemeye başladı. 

Evet birbirimize dönüşüyoruz farkındayım. Ya da belki en baştan beri birbirimizin aynısıydık ki bu daha muhtemel. Ama sevgili şampiyon hafızasızlık özelliğimi alma istersen. İnan bana çok daha iyi taraflarım var. Söylemeyeceğim ki kibirli olduğum sanılmasın. Sabırlı ve meraklı olmanı diliyorum şu aşamada ki arayıp bulasın. 

Seni özlediğimi söylemiş miydim? Evet seni gerçekten özledim.

Resim: jessie wilcox smith

Ruhların Sonbaharı-Kent Haruf

  İnsanların ne söylediğini umursamadan, sadece kendi inandığımız doğrulara göre yaşamak mümkün mü? Belki yaşlandığımızda, pek çok şeyin ö...