27 Kasım 2010

aylak aylak...


Saat sabahın sekizi ve ben dişçiye gitmek üzere yola koyulmuşum. Sandığımın aksine gıdım gergin değilim. Tam aksine işe değil de dişçiye gittiğime memnunum bile. (Düşündüm de işe gitmektense dişçiye gitmeyi tercih ediyorsam ciddi bir sorun mevcut. Neyse bu bahsi kapayalım zira cumartesi iş hakkında konuşmayı tercih etmediğim bir gündür.)

Dükkanlarını yeni açan adamlar, dershaneye geç kalmış öğrenciler, canı sıkkın işsizlerin arasından geçiyor, ağır ağır sabah güneşinin keyfini çıkarıyorum. Nereden geçsem herkes bana bakıyor. Hayır hayır ne ışık saçıyorum ne de dünyalar güzeliyim. Sadece o gereğinden fazla sessiz sokaklarda çok fazla ses çıkaran topuklu ayakkabılarımla yürüyorum. Ben bile kendi çıkardığım sese sinir oluyor adımlarımı hızlandırıyorum. Sonunda gideceğim yere varıyorum.

Kızlar temizlik yapıyorlar. Henüz uyananamamış bir kaç surat bana hoşgeldiğiniz diyor, teşekkür ediyorum. Randevumun kaçta olduğunu soruyorlar sekiz buçuk olduğunu söylüyorum. Beni koyu yeşil deri koltuklu bir odaya alıyorlar. Bir yanı ağaç diyebileceğiniz bitkilerle dolu odada ne var ne yoksa inceleyecek tonla vakit buluyorum. Tam karşımda mavinin tüm tonları kullanılarak yapılmış bir tablo var. Üzerinde birşeye benzetemediğim tuhaf bir desen. O mavi renklerin arasında atılmış altın renklerine gıcık oluyorum. Ne anlamı ne de güzelliği olan böyle birşeyi duvara neden asmış olabilecekleri üzerine kafa yoruyorum. Ben bütün bunları düşünürken odaya sol yanağını tutarak bir adam giriyor. Elli yaşlarındaki adam başıyla selam veriyor, ben de aynını tekrarlıyorum. Adam tam karşıma oturuyor. Nereye bakacağımı bilemiyorum. Arada bir göz göze geliyoruz, o ısrarla yüzüme bakmaya devam ediyor. Geriliyorum. Bu gerginlikten kurtulmanın tek yolunu onunla konuşmakta buluyorum. Geçmiş olsun diyorum, sağol diyor ve başlıyor anlatmaya. Kendi tarihindeki diş hikayelerinden başlıyor ve bu kentte adam gibi dişçi olmadığından yakınıyor, en sonunda her kentin bir zanaatta ustalaştığı kanısına vardığını söylüyor. Gülümsüyorum. Ona göre dişte usta olan zanaatkarlar H. kentindeymiş. "İyi ama bu bakırcılık, kalaycılık, telkari değil ki" diyorum. "Olsun" diyor. Ne diyeyim bilemiyorum. Biz konuşurken kızlardan biri canımızın sıkıldığını düşünmüş olacak ki televizyonu açıyor. Odaya sinir bozucu haberler doluyor. Sabahın ışığı, sükuneti hepsi televizyon tarafından yutuluyor.

Doktorum saat sekiz otuziki itibariyle teşrif ediyor. Önce kocaman bir gülümsemeyle günaydın diyor sonra geç kaldığı o iki dakika için özür diliyor. Sorun olmadığını söylüyorum. Gel bakalım diyor. Bu kez gergin değilim. Çünkü doktorumu sevdim ve ona güveniyorum. Hem komik hem de neşeli biri. Üstelik işinin ehli olduğu belli.

Kontrol ediyor dişlerimi ve herşeyin beklenildiği gibi olduğunu söylüyor. Sorun olmamasına seviniyorum. Bundan sonra yapacağı işlemleri tek tek anlatıyor. Bir kez daha uyuşturuyor sol tarafımı. Dudaklarımın sol tarafını hissedemiyorum. Sol yanağım katılaşmış gibi. Dişlerime birşeyler yapıyor ve bir yandan da konuşuyor. Arada bir şarkı söylüyor, espriler yapıyor. Gülümsüyorum ve kendi kendime dişlerim yapılırken gülümseyeceğim hiç aklıma gelmezdi diye düşünüyorum. "Eveeet Fulya Hanımcığım, bugünkü işimiz bu kadar, çarşamba günü sizi tekrar misafir edeceğiz."diyor. Peçeteyle yüzümü gözümü silerken başımı sallıyorum.

Çıkarken yine o adamla karşılaşıyorum. Dişini çektirmiş. Acıyor der gibi bakıyor yüzüme. Ben de ona seni anlıyorum ama merak etme geçecek der gibi bakıyorum. Konuşmadan anlaşıyoruz. Acının ortaklığı oluyor bizimkisi. Sözcüklere gerek duymadan paylaşılan bir ortaklık.

Dışarıda ılık bir kasım günü var. Canım hiç işe gitmek istemiyor. Hissini kaybetmiş sol yanağıma bastırıyorum elimi. Ve böyle elim yanağımda, aylak aylak dolaşmak istiyorum. Dışarıda ılık bir kasım günü var. Ve ben elimden aylaklık etme özgürlüğüm alınmış, istemez adımlarla işe doğru gidiyorum.

Resim: Elizabeth Sonrel

26 Kasım 2010

Anılar, eşyalar ve hafıza- MİM

Ozan Kayra, "Şimdi sizden anılarınızla, anılarınızın değeriyle ve onları yüklediğiniz eşyalarla ilgili bir yazı yazmanızı istiyorum." demiş. Elbette dedim ben de. Eşyaların ağırlıkları üzerine bir de kendi anılarının ağırlıklarını yığan ve onları atılamaz hale getiren birinin bu konuda edecek bol miktarda lafı vardır değil mi?

"Çöpçü gibisin" der annem bana. Küçücük notları, aldığı armağanların kurdelelerini, üzeri yazılı peçeteleri bile saklayan başka biri için yapılabilecek doğru bir tanımlama onunki belki ama birşeyi göz ardı ediyor; Ben, başkası için çöp olan, benim için kısa ya da uzun bir hayat dilimini üzerinde taşıyan şeyleri biriktiriyorum. Biriktirmek demeyelim de atamıyorum. Elbette tüm anıları da toplamıyorum. Bana çok acı veren ve hayatımdan silip attığım insanlara ait ne varsa çöpü boyluyor. Fotoğraflar bin parçaya ayrılıyor, bana verdikleri armağanlar ortadan yok ediliyor, hatta günlükte onunla ilgili olan sayfalar bile koparılıyor. Ama ben tüm bu acıları silmeye çalıştıkça, onlara dair somut verileri ortadan kaldırdıkça, inadına her biri beynime iyice kazınıyor. Bir gülümseme, bir sözcük, bir bakış sanki daha az önce var olmuşlar gibi gözlerimin önünde duruyor. Sanırım acı olan herşey insanda çok daha derin bir iz bırakıyor.

Bir de saklayıp da hiç bakamadıklarım var. Babamın günlüğü hala çekmecemde duruyor ama cesaretimi toplayıp da onu okuyamadım henüz. Acıdan deliririm diye korkudan kelimelerine dokunamıyorum. Ama onun da zamanı gelecek. Sadece şimdi değil. Şimdi bunu yapamam.

Evde bir kutum var. Kitaplığın tam üzerinde duruyor. Onu o kadar uzun zamandır açmadım ki içinde tam olarak ne olduğunu bilemiyorum. Bir fotoğraf var. Bunu anımsıyorum. Bir zamanlar çok sevdiğim birinin fotoğrafı. Ölmediği halde her baktığımda ölmüş gibi içimi sızlatan, kırık bir hikayenin kahramanı olan birinin fotoğrafı. Tek söz etmeden hayatımdan uçup giden, beni belirsizlikler içinde bırakan birinin fotoğrafı. Ona çok kızgın olduğum halde atamadım bu fotoğrafı. Oysa ben dediğim gibi kızdığım zaman herşeyi çöpe atanlardanım. Ama onun fotoğrafını atamadım. Belki de yarım kalan hikayelerin kahramanlarının bir zaman hayatımızın bir yerinden yeniden karşımıza çıkacağına inanmış olmaktan kaynaklanıyor bu.

Bir de yeni ve güzel anılar var. Mesela mektupların öldüğünden söz edilen şu günlerde nefis bir şiirle başlayan iki sayfalık bir mektubun kelimelerini okşaya okşaya okuyarak oluşturulmuş anılar. Hala yaşadığına, hala güzel şeylerin olduğuna dair inancını tüm o iki sayfada gördüğünden habersiz olan bir adamın mektubu alıp almadığını soran tatlı sesi var. Sana yolladığı kitaptan, küpelerden, filmlerden daha çok o mektubu sevmiş olmana şaşıran o adam var. Ve her zaman saklayacağın o mektup var. Başka mektuplar da var elbet. Sevdiğin insanların parmaklarının dokunduğu, gözlerinin değdiği o beyaz sayfalar. Kimisinde şiirler, kimisinde anılar, kimisinde kederli sözcükler var.

Eşyaya dair daha pek çok söz edebilirim. Ve anılara dair de öyle. Bazılarının içlerinden keder sızabilir ve bazılarının içlerinden de özlediğim o mutlu zamanlar. Ve hepsinin toplamı olan hayatım... Ama bu kadar yeter. Zira geçmişe dönüp bakmaktan korkan biriyim ben. Bugünle bağlantımın ne kadar ince bir ipe bağlı olduğunu düşünürsek bu korku hiç de boşuna değil. Çünkü, geçmiş insanı içine çekmeye gönüllü bir girdaptır.

Mim; Deepblueeagle, ekmekçikız ve içimden çağlayanlar'a gitsin. Eğer kabul eder ve yazmak isterlerse...

23 Kasım 2010

masa da masa değil ha!

Çareler tükenmez. Eğer şu an, yani sabah saat 10.35 itibariyle iş yerinde değil bir rakı sofrasında oturmak istiyorsan, fonda Müzeyen Senar'ın kederli sesi duyulurken dakikalarca ama dakikalarca denize bakarak yudum yudum içmek istiyorsan ve bu imkansızsa yapılacak olan şudur; kendine bir bardak rezene (rezene rakı gibi kokar azıcık.) söylersin, çay bardağında olacak, ki böylece salaş bir sofranın rakısı tamamlanmış olsun, internetten Müzeyen Senar'ın "Ben Küskünüm Feleğe" adlı şarkısını bulursun, ekranına bir deniz manzarası koyarsın. Ve şunu unutmazsın; Zihin aldatılmaya çok müsaittir. Ve bir de şunu; Bazen seve seve aldanır...

Son söz:  İşin garibi ben içki içmeye düşkün biri değilimdir. Öyle ki en son ne zaman içtiğimi bile anımsamıyorum. Hatta öyle ki hayatım boyunca içmesem özlemem. Kısaca bu hayalin odak noktası içki değil, Müzeyen Senar da değil. Temel nokta şu; Ben keyif insanıyım, burada bu masada ne işim var? Benim yerim diğer masa. Üzerinde rakı bulunan, denizi gören masa. Bu masa değil. Bu masa kesinlikle değil. Hele bugün hiç değil...

Fotoğraf: Ara Güler

Ruhların Sonbaharı-Kent Haruf

  İnsanların ne söylediğini umursamadan, sadece kendi inandığımız doğrulara göre yaşamak mümkün mü? Belki yaşlandığımızda, pek çok şeyin ö...