Saat sabahın sekizi ve ben dişçiye gitmek üzere yola koyulmuşum. Sandığımın aksine gıdım gergin değilim. Tam aksine işe değil de dişçiye gittiğime memnunum bile. (Düşündüm de işe gitmektense dişçiye gitmeyi tercih ediyorsam ciddi bir sorun mevcut. Neyse bu bahsi kapayalım zira cumartesi iş hakkında konuşmayı tercih etmediğim bir gündür.)
Dükkanlarını yeni açan adamlar, dershaneye geç kalmış öğrenciler, canı sıkkın işsizlerin arasından geçiyor, ağır ağır sabah güneşinin keyfini çıkarıyorum. Nereden geçsem herkes bana bakıyor. Hayır hayır ne ışık saçıyorum ne de dünyalar güzeliyim. Sadece o gereğinden fazla sessiz sokaklarda çok fazla ses çıkaran topuklu ayakkabılarımla yürüyorum. Ben bile kendi çıkardığım sese sinir oluyor adımlarımı hızlandırıyorum. Sonunda gideceğim yere varıyorum.
Kızlar temizlik yapıyorlar. Henüz uyananamamış bir kaç surat bana hoşgeldiğiniz diyor, teşekkür ediyorum. Randevumun kaçta olduğunu soruyorlar sekiz buçuk olduğunu söylüyorum. Beni koyu yeşil deri koltuklu bir odaya alıyorlar. Bir yanı ağaç diyebileceğiniz bitkilerle dolu odada ne var ne yoksa inceleyecek tonla vakit buluyorum. Tam karşımda mavinin tüm tonları kullanılarak yapılmış bir tablo var. Üzerinde birşeye benzetemediğim tuhaf bir desen. O mavi renklerin arasında atılmış altın renklerine gıcık oluyorum. Ne anlamı ne de güzelliği olan böyle birşeyi duvara neden asmış olabilecekleri üzerine kafa yoruyorum. Ben bütün bunları düşünürken odaya sol yanağını tutarak bir adam giriyor. Elli yaşlarındaki adam başıyla selam veriyor, ben de aynını tekrarlıyorum. Adam tam karşıma oturuyor. Nereye bakacağımı bilemiyorum. Arada bir göz göze geliyoruz, o ısrarla yüzüme bakmaya devam ediyor. Geriliyorum. Bu gerginlikten kurtulmanın tek yolunu onunla konuşmakta buluyorum. Geçmiş olsun diyorum, sağol diyor ve başlıyor anlatmaya. Kendi tarihindeki diş hikayelerinden başlıyor ve bu kentte adam gibi dişçi olmadığından yakınıyor, en sonunda her kentin bir zanaatta ustalaştığı kanısına vardığını söylüyor. Gülümsüyorum. Ona göre dişte usta olan zanaatkarlar H. kentindeymiş. "İyi ama bu bakırcılık, kalaycılık, telkari değil ki" diyorum. "Olsun" diyor. Ne diyeyim bilemiyorum. Biz konuşurken kızlardan biri canımızın sıkıldığını düşünmüş olacak ki televizyonu açıyor. Odaya sinir bozucu haberler doluyor. Sabahın ışığı, sükuneti hepsi televizyon tarafından yutuluyor.
Doktorum saat sekiz otuziki itibariyle teşrif ediyor. Önce kocaman bir gülümsemeyle günaydın diyor sonra geç kaldığı o iki dakika için özür diliyor. Sorun olmadığını söylüyorum. Gel bakalım diyor. Bu kez gergin değilim. Çünkü doktorumu sevdim ve ona güveniyorum. Hem komik hem de neşeli biri. Üstelik işinin ehli olduğu belli.
Kontrol ediyor dişlerimi ve herşeyin beklenildiği gibi olduğunu söylüyor. Sorun olmamasına seviniyorum. Bundan sonra yapacağı işlemleri tek tek anlatıyor. Bir kez daha uyuşturuyor sol tarafımı. Dudaklarımın sol tarafını hissedemiyorum. Sol yanağım katılaşmış gibi. Dişlerime birşeyler yapıyor ve bir yandan da konuşuyor. Arada bir şarkı söylüyor, espriler yapıyor. Gülümsüyorum ve kendi kendime dişlerim yapılırken gülümseyeceğim hiç aklıma gelmezdi diye düşünüyorum. "Eveeet Fulya Hanımcığım, bugünkü işimiz bu kadar, çarşamba günü sizi tekrar misafir edeceğiz."diyor. Peçeteyle yüzümü gözümü silerken başımı sallıyorum.
Çıkarken yine o adamla karşılaşıyorum. Dişini çektirmiş. Acıyor der gibi bakıyor yüzüme. Ben de ona seni anlıyorum ama merak etme geçecek der gibi bakıyorum. Konuşmadan anlaşıyoruz. Acının ortaklığı oluyor bizimkisi. Sözcüklere gerek duymadan paylaşılan bir ortaklık.
Dışarıda ılık bir kasım günü var. Canım hiç işe gitmek istemiyor. Hissini kaybetmiş sol yanağıma bastırıyorum elimi. Ve böyle elim yanağımda, aylak aylak dolaşmak istiyorum. Dışarıda ılık bir kasım günü var. Ve ben elimden aylaklık etme özgürlüğüm alınmış, istemez adımlarla işe doğru gidiyorum.
Resim: Elizabeth Sonrel
Resim: Elizabeth Sonrel


