30 Mart 2015

insan belki hafızasını yitirirse...

Bir yerlerde şöyle birşey okumuştum, "birşeye baktığınızda baktığınız o şey size olduğu gibi görünmüyor. Onun üzerine binlerce geçmiş yükü koyuyorsunuz" Tam olarak olmasa da anlatılmak istenen buydu. Ve ne yazık ki berbat hafızam yüzünden kaynak veremiyorum. Her neyse konuya dönelim. Üzerine biraz düşündüm. Birşeylere bakarken onları oldukları gibi görebilmek için geçmişi bir kenara bırakabilir miyiz, bırakmalı mıyız, bırakırsak baktığımız şeyi çıplak haliyle görmek bize ne fayda sağlar, geçmiş ne zaman bizi körleştirir ne zaman gözlerimizi açar gibi bir dolu şey...

Sabah işe gitmeden önce bahçede oyalanırken yine aklıma geldi. Gözlerim yalın haliyle görmek istediği bir nesne aradı ve sonunda hemen kapının yanına dayanmış masaya sabitlendi. Üzerinde pembe mor çiçekler olan muşamba bir örtü vardı. Uzun bacakları ve dar gövdesinin turkuaz boyaları sıyrılmıştı. O örtü teyzemin mutfağında durmuştu uzun süre. Onun o tek kat evinin küçük mutfağında. Hep kavrulmuş kabuklu fındık olurdu o mutfakta. Nedense tuz gibi şeker gibi o mutfağın vazgeçilmezlerindendi. Aklım o muşamba örtünün olduğundan çok daha eski bir zamana kaydı. Küçük bir çocukken salonda yanan sobanın üzerinde bisküvileri ısıtmaya çalışıp yaktığımız zamana. Evin içindeki yanık kokusuna çok sinirlenen teyzemin hepimizi kapının önüne koyduğu ve kahkahalardan kırıldığımız o güzeller güzeli zamana... Yeniden şimdiki zamana dönmek için başımı hızlıca salladım. Masayı düşünmeye karar verdim. Bakalım o kendi başına dört bacaklı birşey olarak zihnimde var olabilecek miydi? O sadece bir masa dedim. Bir masa. Dört uzun bacaklı, eski, boyası sıyrılmış... Ah anneanne... Bu senin masandı öyle değil mi? Evinin önünde dururdu. Ne zaman bahçede okey oynasak onu senden alır, üzerine radyoyu koyar gece yarılarına kadar kahkahalarımızla seni uyutmazdık. Kızardın ama bir yandan da gülerdin ah canımın içi anneannem. Kulaklarıma bir şarkı doluyor şimdi bak o akşamlardan; "Geçmesin günümüz sevgilim yasla, o güzel başını göğsüme yasla..."

Yok olmuyordu işte. Neye baksam bin tane şey hücum ediyordu aklıma. Bunu belki de ancak hiç görmediğimiz birşeye bakarsak becerebilirdik. Ama belki o şeyi de başka birşeye benzetir yine bir dolu anı yüklerdik sırtına. Yeni tanıştığımız insanlara da yaptığımız bu değil miydi? Yüzlerindeki bir mimik, bir el hareketi ya da gözlerindeki bir ifadeyi geçmişten birine benzetip onu sevip sevmemeye karar verdiğimiz yapmadığımız birşey miydi? 

İnsan belki de ancak hafızasını tamamen yitirirse eşyayı olduğu gibi görmeyi becerebilirdi. Eşya için bu önemli değildi ama insanlara bunu yapabilsek onları oldukları gibi kabul etmemiz oldukça kolay olurdu. Ama yapamazdık. Çünkü o kadar korkaktık ki kendimizi güvenceye almak için tüm geçmiş yaşantımızdan biriktirdiğimiz bir "sakınılması gereken şeyler ve insanlar" listemiz vardı. Baktığımız şeylerin özelliklerini tarayıp hemen kontrol ediyorduk o listede var mı diye? Biz istesek de istemesek de geçmiş bizi korumak için harekete geçiyordu işte. Ve bu yüzden hiçbirşeyi ve hiç kimseyi oldukları gibi göremiyorduk. Göremeyecektik de...

Ben bunlarla uğraşırken araba geldi. Yavaşça hareket ederken, bahçedeki herşeye baktım. Ben onları üzerinde anılardan danteller olmadan görmek istemiyordum ki... O masa anneannemin anılarını taşımak için oradaydı... Örtünün üzerindeki çiçekler teyzemin gencecik yüzüydü... Sahi onlar olmayınca bir kaç tahta parçası, biraz muşambadan başka ne anlamları vardı...


Resim: Daniel Ridgway Knight

1 yorum:

  1. bilemem nerden okuduğunuzu ama taylant yapımı Chocolate / Öfke / 2008 / filminin hemen başında tamda ilk paragrafta anlattığın... Nesnelerin üzerindeki yıpranmışlık/yaşanmışlık izinin geçmişine atıfda bulunan bir düşünce geçer..

    YanıtlaSil