30 Ekim 2010

yurdumun nadide insanlarından portreler

İnsan bu ülkeyi nasıl sevmez, gazete okumaya nasıl bayılmaz bunca evlere şenlik insan hikayesi olduğu sürece. İşte bir örnek. Canımız ciğerimiz Erol Büyükburç'umuz akıllara zarar açıklamalarıyla Radial gazetesindeki yerini almış. Kaç çocuğunuz var diyen muhabire şöyle cevap veriyor: "Belki daha çok çocuğum vardır onlar da başka amaçlarla benden alınmıştır. İlk defa konuşuyorum bunu, benim zekâ düzeyimin yüksek olduğunu düşünen ajanlar peşime takıldı, senelerce sperm almak için uğraştılar ve aldılar." Ne düşüneyim bilemeden okumaya devam ediyorum. Yazının devamında kadınlar tarafından aldatılmış ve bunun kırıklığını yaşayan bir Erol Büyükburç var. O sanmış ki kendisi ile beraber olan kadınlar ona gönül yakınlığı hissetmişler. Ama hayır hayır öyle olmamış. Meğer O şeytanlar ajanmış. Masum Erol Büyükburç'umuzun IQ'sunun farkına varmışlar ve spermlerini çalmak için onu kandırmışlar. Bu sperm hırsızlarının birçok ülkeden olabileceğini söyleyen Erol Büyükburç; "Bu olayların 4–5 sene içinde olduğunu düşünüyorum. Bunların birçok memleketten olduğunu biliyorum. Belki benim IQ'mu gördüler ona yönelik olarak yapmış olabilirler." diye konuşmuş.  Ama Erol Büyükburç bu şeytan ajanların insan olduğundan pek emin değil. Haklı hangi insanevladı yapar bunu olsa olsa uzaylıdır bu. Zaten şöyle diyor röportajın devamında: "Bir kadınla birlikte olduktan sonra uyandığında vücudunun altın renginde olduğunu gördüm ve bunun ne olduğunu anlayamadım. Ciltte bir parlaklık, değişiklik olmuştu ne olduğunu anlayamadım, daha sonra bir şey oldu sanki beynime çip koydular. Müzikte kimsenin anlayamayacağı bir noktaya geldim."

Üzülme Erol Büyükburç, bunun nesi kötü, neslin dünyanın dört bir yanına hatta uzaya yayılacak.

Haber: Radikal
Fotoğraf: Hürriyet

28 Ekim 2010

eşya üzerine...

Boğulma hissi sadece su yuttuğunuzda ya da biri boğazınızı sıktığında yaşanan bir his değildir. Pek çok şey bu hissi yaşatabilir. Mesela; insan dolu bir otobüste boğuluyor gibi hissedebilirsiniz ya da çok sıkıcı şeyler anlatan adamlar ya da kadınlar karşısında da (ki bu ikincisi bana çok olur)... Veya hayatınız öyle çok dolmuştur ki nefes alınacak tek bir noktası kalmamıştır, işte böyle bir zamanda da boğluyorum sanabilirsiniz. Elbette örnekler çoğaltılabilir; kimsenin sizi anlamaması yüzünden, hak etmediğinizi düşündüğünüz şeyler yaşıyor olmanız yüzünden, yeteneklerinizin saçma sapan bir işte heba oluyor olması yüzünden, sevdiklerinizi kaybetmeniz yüzünden, vazgeçmek zorunda kaldığınız alışkanlıklarınız ve bağımlılıklarınız yüzünden vs...

Ama benim şimdi burada sözünü etmek istediğim başka birşey. Tıklım tıkış doldurulmuş odada, bir mutfakta ya da salonda yaşanan türden bir boğulmadan söz etmek istiyorum. Kimi böyle odaları sever. Kimi de benim gibi az eşyalı, hareket alanı bol olan odaları. Böyle odaları, evleri sevmeme rağmen hiçbir zaman evimi, odaları bu halde tutmayı başaramadım. Bunun pek çok sebebi var elbette. "Aman dursun lazım olur"dan "aaaa bu olmazsa hayatta olmaz"a kadar pek çok bahane sıralamak mümkün.

Benim odam ciddi ve korkunç bir kalabalığa sahip. Hayatı sadeleştirmek gerektiğine, bunu yaparken işe önce etrafımdan başlamanın doğru olduğuna ve eğer bu sadeleşmeyi başarırsam zihnimdeki kaosun duracağına inanmaya başladığımdan beri odada duran her eşyayı "gerekli mi?", "değil mi?" diye sorgulamaya başladım. Ve bunu yaparken farkettim ki eşya bana hizmet etmiyor ben ona ediyorum. Ne saçmalık. İnsan rahat etmek için kullandığı eşyanın bir süre sonra kölesi oluyor.

Örnek; cep telefonu istiyorsun. Tamam var bir tane ama sen şöyle daha afilli olanından istiyorsun. İyi tamam aldın. Başladı mı taksitlerin? Başladı. Aylarca onu ödeyeceksin. Çok pahalıya aldın ya, "aman birşey olmasın" diye üzerine düşeceksin, sen sakındıkça gözüne çöp batacak, telefonun bozulacak. Hay Allah taksitleri tam da bitmişti. Tamirciye gideceksin. Yapıldı herşey iyi. Biraz fazla para verdin ya, neyse artık. Sen sakınacaksın yine telefonunu gözünden ama bu afili telefonu gören başka gözlerde olacak. Sonra bir bakmışsın hooop biri atıvermiş cebine telefonunu. Neyse zaten bir üst modeli çıkmıştı. Aman diyeceksin madem çalındı bir üst modelini alayım. Herşey sil baştan başlayacak. Bu kez ne çalınacak ne de bozulacak. Sadece senin içindeki şeytan rahat durmayacak. Televizyon reklamlarındaki o afili telefon rüyalarına girecek. Daha diğerinin taksitlerini bitirmeden bu kez gidip onu alacaksın. Cebinde yeni telefonun, çekmecende eski telefonlar mezarlığı evin dolacak da dolacak. (Bu kesinlikle ben değilim.)

Başka örnek; Okumayı çok seviyorsun. Bu harika. Hele böyle bir ülkede alnından öpülecek birisin. Ama şu haline bak daha diğerlerini okumadan almış da almışsın kitapları, tıkmışsın odana. Hangi dolabı açsan kafana kitaplar dökülüyor. Ne kabalık, ne gereksizlik. Üstüne üstlük sırf merak ettiğin için aldığın ama asla okumayacağını bildiğin kitaplar bile var raflarında. Bakıp bakıp bu kalabalıktan yılacaksın. İşi gücü bırakıp kendini okumaya versen bile ömrünün onları bitirmeye yetmeyeceğini kesinlikle bileceksin. Sonra hangisini okusam kararsızlığı içinde geçirdiğin zamanları toplasan Karamazov Kardeşler, Savaş ve Barış, Teneke Trampet ve daha bunlar gibi pek çok tuğla kitabı bitirebileceğini farkedip kendine sırf bu saçma kararsızlık yüzünden sinir olacaksın. Üç beş kitabı dönüp dolaşıp okuyan adam ve kadınlar olduğunu bileceksin ve bu insanların aslında belki de en doğrusunu yapıp yapmadıkları üzerine kafa yoracaksın. (Bu kesinlikle benim)

Bir de alıp giymediğin giysiler, ayakkabılar var elbette. Bunlara baktıkça iyice çileden çıkacaksın. Reklam dünyasının insanları nasıl etkisi altına aldığını bildiğin halde, bazı zamanlar seni tüm şeytanlığı ile nasıl baştan çıkarmış olduğuna şaşacaksın. İçinden odada ne varsa hepsini bahçeye fırlatıp bir güzel yakmak geçecek. Bir kaç eşya ile idare ederim elbet diyeceksin. Eşyanın nasıl da kölesi olduğunu görüp bir güzel küfredeceksin. Onları katlamak, düzenlemek, ayırmak, temizlemek, bozulan yerlerini tamir etmekle geçirdiğin zamanları düşüneceksin. (Bu da bir ölçüde benim.)

Sonra odaya bakıp hayaller kuracaksın. Bir sandalye, küçük bir masa, on onbeş kitap (okunulup başkaları ile değiş tokuş yapılabilir. Çok sevilen bir iki tanesi saklanabilir.), kalınca bir defter, bir kurşun, bir tükenmez kalem, bir kaç parça giysi, bir iki ayakkabı, bir yatak, küçük bir halı ve bolca boşluk. Biblo yok, yapay çiçek kesinlikle yok, çerçeve yok, gazete kesikleri yok, fotoğraf belki bir tanecik. Daha fazla değil. Daha fazla değil...

Fotoğraf: home-designing.com

25 Ekim 2010

Haydi Türkiye vejetaryen olmaya!

Şu yan tarafta ülkeye kaçak et sokmaya çalışanların bacaklarını görüyorsunuz Canım Türkiye'm. Düşünün bu adamların kıllı bacaklarına sarılmış etler sizin tencerenizde bir güzel pişecek sonra da sofranızda yerini alacak. O yüzden size tavsiyem bir an önce et yemekten vazgeçin.

Bak haberde ne diyor: Türkiye'de et fiyatlarının yüksek olması kaçakçılık ve hırsızlık vakalarında artışa sebep oluyormuş. Hay Allah hayvancılık öldüğü için et fiyatları çıldırmış olabilir mi acaba? Coğrafya dersinde bazı bölgeler küçük baş hayvancılık bazı bölgelerde de büyük baş hayvancılığın yaygın olduğu anlatılırdı oysa. Eh malum yıllar geçti devir değişti e tabii Çelik de değişti. Millet böyle bacaklarına et sarar hale geldi. Bu adamlar cinlik yapıp bacaklarına sarmışlar etleri ve ülkeye sokmaya çalışmışlar, ben onlardan beklerdim ki kendilerini yakalayanlara şöyle bir ifade versinler; "Ağabeylerim, kardeşlerim durum sandığınız gibi değil. Et kaçakçılığı mı? Töbee haşa. Biz Lady Gaga fanlarıyız. Bu da bizim kostümümüzün bir parçası. biliyorsunuz Lady Gaga MTV müzik ödüllerinde etten yapılmış bir kostüm giymişti. Kimse onu tutuklamadı. Biz etten yapılmış çorap gibi birşey giydik bize kaçakçı diyorsunuz. Ayıp oluyor vallahi ağabeyciğim." Evet madem bu kadar akıllılardı bari böyle bir cevap verselerdi. Hem belki Lady Gaga hayranı biri çıkardı karşılarına da anlayışlı olurdu.
Şimdi bu kaçakçılık ve hırsızlık vakaları arttı ya benim asıl korkum başka. Oldu ya tüm hayvanları kesip yedik, doymadık kürklerini alıp kendimize manto yaptık, derilerini yüzüp çanta, kemer, ayakkabı yaptık, sonra spor olsun diye kuşları vurduk. (vallahi kötü bir amacımız yoktu, sadece spor olsun diye yaptık) Eeeee hayvanları en azından yenebilenleri yok ettik. Sonra bazı ülkeler kendi köpeklerini, kedilerini yemeye başladılar. Birden bire hayvan barınaklarına yapılan soygunlar arttı. Kedi köpek maması üreten firmalar battılar. Falan filan. Et diye birşey kalmadı. Eee gözü dönmüş birkaç insan çıkıp da "Aaaa arkadaşlar insan etinin çok nefis bir tadı olduğunu keşfettim. Deneyin isterseniz" derse? Sonra insanlar birbirini etleri için öldürmeye başlarsa? Mesela bazı çeteler ortaya çıkarsa; kaçırdıkları insanları koyun gibi boğazlayıp etlerini lokantalara satan? Dur dur hemen tepki verme. İnsanları böbreklerini çalmak için kaçıranlar yok mu? Var. O nedenle bir an önce ot, sebze, meyve yemeye alıştır kendini ve diğer insanları da teşvik et. Bakarsın sebzeye meyveye yönelince mülayimleşir, içimizdeki vahşetten kurtuluruz. Hem nerede bilmiyorum ama et yemenin insanın içindeki vahşeti tetiklediği yazıyordu. O yüzden sebze ve meyve en iyisi.

HABER: Radikal

20 Ekim 2010

Sonbahardan değil...

Sonbahardanmış. Külahıma anlat sen onu. Sonbahardan dersen ben de sana derim ki; bu ülkede her mevsim sonbahar. O yüzden hepimiz bu depresyon çukurundayız. Biz var ya biz pek güzel yalanlar söyleyenlerdeniz. Herşey berbat giderken "herşey güzel olacak" yazarız sağa sola. Hatta yeminler bile ederiz de kılımızı kıprıdatmayız güzel olsun diye. Kızma bize. Kıpırdatmayız çünkü biz elinden umutları alınmış kocaman bir kütleyiz. Ve öyle umutsuzuz ki; hepimiz azıcık umutlansak kocaman bir kütle olup o dev sandığımız, o yenilmez sandığımız, canavarın kafasına güm diye ineceğimizi bile unutmuşuzlardanız. Hatta ve hatta bazılarımız umudundan, onurundan öyle soyunmuştur ki; o koca canavarın kuklaları olmazsa eğer ona nefes alma hakkı tanınmayacağına bile kani olmuştur. Yok canım benim yok sonbahardan değil bizimkisi. Bizimkisi baharın gelmesinden umut kesip toprağı ekmemekten.  Ve bizimkisi ateşe bir damla suyla giden karınca kadar bile olamamaktan. Çünkü bize her daim sonbahar.

Resim: Morteza Katouzian

19 Ekim 2010

kork benden

İnsanları korkutup kahkahalara boğulan bir insan modeli var. Yaptığımız şeylerin çoğuna göz atıldığında insan olmak zaten kendi başına yeterince saçma iken bir de üzerine bu tip eylemlerle tuz biber olan bir insan tipi sahiden var. Yok kapı arkasına saklanıp dalgın yürüyen birinin önüne atlamalar, yok arkasından sessizce yaklaşıp "böhhh" diye garip sesler çıkaranlar var ki bunların en masumları olduğunu söylemek mümkün. Bir de şeytanın bile aklına gelmeyecek korkutma biçimlerine kafa patlatıp bulduğu ilk fırsatta bunları uygulamaya geçirenler var ki Tanrı onları hepinizden uzak tutsun. Amin.

İşte örnekler; Boğazına ketçap sürüp yanına evde bulabildiği en keskin bıçağı alıp yere uzanan biri var mesela. Onu o halde görenin akıl sağlığını bozabileceğini düşünmeden böyle bir şaka yapmayı uygun görmüş. Birine bahçeden koparır gibi yaptığı karanfili uzatıp (karanfili önceden hain planlarına alet etmek için koparmıştır oysa) sevgisini kocaman bir gülümsemeyle sunan ve biraz sonra içine koyduğu kocaman ölü böceği görünce karşıdakinin suratındaki ifadeye kahkahalarla gülecek olmasının heyecanını yaşayan biri de var. Birinin uzandığı kanepeyi deli gibi sallayarak "depreeeeem" diye ciyaklayarak kanepede uyuyanı uyandıranlar da var. Sokakta dalgın dalgın yürüyen arkadaşının çantasını çekip onu bütün sokağın ortasında ciyaklatmanın çok ama çok eğlenceli olduğunu sananlar var bir de. Kısaca, kendisine başkalarını korkutmak üzerine temellenmiş eğlenceler arayan çok acaip bir insan tipi var.

İnsanların eğlence anlayışları değişiklik gösterebilir. Kimi film izlemekten, kimi okumaktan, kimi saatlerce doğanın içinde kalmaktan, kimi çılgınca dans etmekten hoşlanabilir, bunlarla eğlenebilir. Ama insan neden birini korkutunca eğlenir? Biri üzerinde yarattığı etkiyi görmekten mi, onun üzerinde anlık da olsa güç sahibi olduğunu görmekten mi? Neden? Kaldı ki korkan bir insanın nesi komiktir. Tam aksine korkan bir insanı görünce normal biri  onu sarıp sarmalarken ve kollarıyla koruma altına alırken ya da bir bardak su verip yatıştırıcı sözler söylerken neden diğerleri onları korkutmayı tercih ederler.

Bu insanlara belki de korkunun insanda nasıl bir duygu yarattığının anlatılması lazım. Ya da çok daha iyisi bunu onlara anlatmayı boşverip onları bir güzel korkutmak gerekir ki böylece ne yaptıklarını teorikte değil yaşayarak öğrensinler. 

Resim: Max Ernst

17 Ekim 2010

ayna ayna söyle bana...

Anneannem 96 yaşında. Geçen gün annemden ayna istemiş. Annem aynayı götürmüş, anneannem de alıp yastığının altına koymuş. Arada bir yüzüne bakacakmış. Öyle demiş anneme. Annem omuz silkip geçmiş. Bu akşam ise; "şu aynayı al götür, bana düzgün bir ayna getir." demiş sinirli sinirli. Annem şaşırmış; "Ne oldu anne?" demiş. Anneannem; "Bu kocaman gösteriyor." Annem; "İyi de büyük gösteren ayna o. Daha iyi gör diye onu getirdim." Anneannem ters ters bakmaya devam ederek; "Aman ne iyi, bu bütün kırışıklar gösteriyor, düzgün bir ayna ver bana."

Kıssadan hisse: Kadınsan kırışıkları dert etmekten vazgeçmenin belli bir yaş sınırı yok demek ki.

RESİM: Bernardo STROZZI,

14 Ekim 2010

mutluluk nerede kardeş?


Mutluluk profesörü intihar etti. Haberin başlığı bu. Haberde mutluluk ve umut üzerine kitaplar yazan 63 yaşındaki Choi Yoon-Hee'nin, 72 yaşındaki kocası Choi Yoon-Hee ile birlikte Seul'ün kuzeyindeki bir motelde kendini asarak intihar ettiğinden söz ediliyor. Haber Choi Yoon-Hee'in yıllar boyunca odaklandığı mutluluk ve umut üzerine yazıp çizmesi ve sonra da tüm inandıklarını bir çırpıda çöpe atıp intihar etmesi bakımından ilginç ama asıl ilginç olan bu habere sevgili halkımızın yaptığı yorumlar. (Ben haberlerden daha çok bu yorumları okumayı seviyorum. Çünkü akla zarar fikirler bu yorumlarda yer alıyor. Kimi öyle şeyler söylüyor ki şaka mı yapıyor yoksa gerçekten öyle mi düşünüyor anlaşılmıyor.)

Gelelim bu habere yapılan yorumlara. İlk yorum şu; "mutluluk proffesörü intahar ediyosa biz ne yapalım" Kıyaslama yöntemi ile düşünen insan tipi yorumu. Bir diğer yorum ise haberi boşverip fotoğrafa odaklanan insan tipi yorumu: bunun her tarafı mutlu olsa ne yazar... (Bunu neden yazmış sahiden anlamadım.) Bir başkası; demek ki neymiş,mutluluğun kitabi yazılmazmış... noktayı koymuş. Bir diğeri;  demekki abidin dinoyu inihara sürüklemek istemiş şaair mutluluğun resmini yapabilir misin derken bak kitabini yazana.... gibi şahane bir çıkarım yapmış. Şu ise akıllara zarar: hep öyle olur ne olursa olsun burnunuz havada olmayacak kanser profta da kanser risli belirmişti...:d  Şöyle düşünmüş sanıyorum; sen çıkıp mutluluk konusunda artistlik yap, profesör çıkıp sağlıklı yaşam konusunda artislik yapsın, burunlarınız havaya kalksın sonunuz böyle olur, cezalandırılırsınız işte böyle. Büyük konuşmayın arkadaşım. Hey maaşallaaaah. Ayakta alkışlıyorum ben bu kafayı.

Ama yorumların geneli yazarın mutluluğu yanlış yerde aradığı, huzurun islamda olduğu yönünde. İşte örnekler; huzur islamda , maddeci inancın sonu islam her sorunu aşar, insanları mutlu edebilecek tek bir şey vardır: ahiret inancı. gerisini görüyorsunuz, mutluluk, allah'ın istediği hayat tarzında gizlidir. zaten inancı olan intihar edemez, gerçek islamiyeti yaşayan bunu yapmazdi rabbimiz herşeyin ilaci devasi , rabbim herkese iman nasip etsin, dinsiz insan huzurlu ve mutlu olamaz. havuzlu villayla yogayla mutlu olunmaz! insanı namaz mutlu eder.

Bu yorumların dışında birbirlerine laf yetiştirenler de var. Biri Leo Buscaglia'nın da intihar ettiğini söyleyerek bu tür kitaplar yazanların yazdıklarını kendi hayatlarına uygulamadığını yazmış. Diğeri ise onu yanlış bilgi vermekle suçluyor ve leo buscaglia intihar etmemiştir, 1998 yılında evinde kalp krizinden ölmüştür. uydurma bilgiler vermeyelim.... diyor.

Yorumlarda olayları islam açısından yorumlayanlarla buna kızanlar arasında küçük de bir tartışma yaşanmış. Biri ölen kadın yazarın arkasından rahmet okumuş bir başkası buna fena sinirlenmiş; elin kafirine allah ne rahmet eyleyecekmiş... yanlız recep ivediğin palyanço hikayesne benzememişmi

Biri de haberi okuduğunda yorumları tahmin etmiş. Eh bu ülkeyi az çok tanıyorsan insanların ne söyleyeceğini tahmin etmek güç değil. bu haberi okuyunca bir grubun mutluluk islamda yazacağını bir grubun da bunu eleştireceğini biliyordum yanılmadım. insanların dinlerini imanlarını sorgulamak bize düşer mi ? düşmez.ayrıca kimsenin dikkatini çekmeyen bir durum var hanımefendinin eşi kendisini o kadar çok seviyormuş ki beraber intihar etmişler allah bizede bu kadar çok sevilmeyi nasip etsin( amin) Bir başkası ülke olarak tüm mutsuzluğumuz islama bağlamış ve şöyle demiş: en huzurlu yasayan ulkeler hiristiyanlar musluman ulkeler he geride hep geride Diğeri hemen yapıştırmış lafı: guney kore nin musluman bir ulke olmadigini hic kimse anlatmadi mi sana Biri olayı intihardan, mutluluk üzerine kitaplar tartışmasından çıkarıp müslüman ülkeler neden geri kalmıştır tartışmasına yöneltmiş; neden müslümanlar hep geride acaba? her müslüman kendine bi sorsun bakalım. demiş ama pek yankı bulamamış.

Son noktayı da yorumların tümü okuyup şaşıran biri koymuş; bu haber değil ama altında yazan yorumları okuduktan sonra sağlıklı biri olduğuma kanaat ettim.

Ben haberi okuyunca başka bir yerde okuduğum bir yazı geldi aklıma. Hatırladığım kadarıyla özet olarak şöyle diyordu; insanlara son zamanlarda hep pozitif düşünce pompalandı. Fakat birşey göz ardı edildi; bütün bu pozitif düşünce insanların zorluklarla baş edebilme, mücadele edebilme ve onları kabul edebilme gücünü zayıflattı. Onları pozitif düşünerek herşeyi başaracağına hayatını şahane hale getireceğine inandıran bu düşünce biçimleri aslında onların mutsuzluğunun da temelini attı.

Mutluluk, mutsuzluk, umut üzerine çok şey söylenebilir. Üzerine çok şey yazılabilir. Bilindiği üzere mutluluk hep arayış olarak yorumlanır. Mutluluk üzerine yazıyor olmak da belki bir arayıştır. Kadın yazar intihar etmiş evet. Çünkü dayanamayacağı acılar yaşıyormuş. İntihar notunda;  "İki yıl önce vücudumda ters bir şeylerin olduğunu hissettim. Zor zamanlar geçirdim, akciğer ve kalp hastalıklarıyla uğraştım"  diyerek bunu açıkça belirtmiş zaten. İntihar sebebi mutsuzluk değil acıya dayanamamak. Kaldı ki mutsuzluktan da intihar edebilir ki bunda da şaşıracak birşey olmazdı.Tüm hayatını mutluluk üzerine düşünerek geçirmiş olması bu kadının kimseye mutlu olduğu taahhüdü vermiş olduğu anlamına gelmiyor. Ya da hayatı boyunca mutlu olacağı anlamına... Değil mi? Olabilir. İnsan 20 yıl birşeye inanıp sonra fikrini değiştirebilir. Siz hiç birşeye ya da birşeylere inancını kaybetmiş insanlar görmediniz mi? İnsanın başına herşey gelebilir. Ve kimse kendisi için "asla" lafını kullanarak hiçbir şeyin garantisini veremez.

Bu intihar haberinin ardından ben ne mi yazardım yorum olarak? Sanıyorum o küçük kutucuğa yazacaklarım şunlar olurdu: İntihar fikri çoğumuza çok uzak görünse de, her nasıl yaşıyorsak yaşayalım her neye inanıyor olursak olalım, hayatımızın herhangi bir yerinde tam karşımızda duruyor olabilir. Kimse ama kimse hayatın kendisine getirecekleri ile baş edebileceğinin garantisini veremez.


NOT: Yorumlar olduğu gibi alınmıştır. Tüm yazım hataları yorum sahibine aittir :)
Resim: Aron Wiesenfeld

11 Ekim 2010

bir kedi ve dört çocuk


İzmir Bornova'da 4 üniversite öğrencisi bir kedinin başını ezerek öldürmüş. Öldürdü demem gerekir çünkü videoyu ben de izledim kusmamak için kendimi zor tutarak. İzlemenizi hiç tavsiye etmem.

İnsan böyle olaylar karşısında bin tane şey düşünüyor. Bu çocukların nerede ve nasıl bir ortamda büyümüş olabileceklerini, o yavruyu öyle vahşice öldürdükten sonra ne tür bir ruh hali içinde olabileceklerini, aralarından herhangi birinin bu olaya öfkeyle tepki verip vermediğini, herhangi bir vicdan azabı yaşayıp yaşamadıklarını, gece uyuyup uyuyamadıklarını, eğer uyudularsa vicdan kırıntılarının onları kabuslara boğup boğmadığını, yakalanmamış olsalardı bu olayı şak diye unutup unutmayacaklarını, okul arkadaşlarının onlara sırt çevirip çevirmeyeceğini, suratlarına türkürüp tükürmeyeceğini...

Sonra insan bir de şunları düşünüyor; o küçük kediyi besleyen adamın o videoyu izledikten sonra gördüklerini unutup unutamayacağını, kafasından o çocukları bir güzel pataklamanın geçip geçmediğini, diğer kedilerini de başka sabahlarda öyle bulurum korkusuyla işine hep gergin gelip gelmeyeceğini...

Şunlar da var; bu haberi okuyan ve videoyu gören insanların saniyeler içinde başka bir habere geçip, olayı anında unutup unutmadıklarını, yavru kedileri besleyip büyüten adamlarla yavru kedileri kafasını tekmeleyerek öldüren adamların aynı dünyada yaşıyor olmasının ve kimin kim olduğunun dışardan bakınca anlaşılmamasının aslında ne büyük bir korku kaynağı olduğunu düşünüp düşünmediklerini, ilk tepkilerinin "bu da birşey mi? İnsanlar birbirlerini her saniye gırtlaklıyor." olup olmadığını, çocukların, genç insanların masumiyetlerini bunca sıyırıp içlerinden alan şeyin ne olduğuna kafa patlatıp patlatmadıklarını, ya birgün kendi çocukları da buna benzer birşeyler yaparsa endişesi taşıyıp taşımadıklarını, kendi çocukları öyle olmasınlar diye televizyonlarını kapayıp kapamadıklarını, çocuklarının bilgisayarlarındaki o vurdulu kırdılı oyunları çöpe atıp atmadıklarını, daha da önemlisi onların gözü önünde birbirlerinin saçını başını yolmamaları gerektiğinin bilincinde olmaları gerektiğini kendilerine söyleyip söylemediklerini...

Ve bu habere neden sadece hayvaseverlerin tepki verdiğini de insan merak ediyor. Neden bu ülkede hayvanların başına birşey geldiğinde sanki görev bölüşümü yapılmış da bu sadece hayvanseverlerin sorunuymuş gibi yükü onların omuzlarına yıkan insanların olduğunu, bu sorunun bir canlının ölümünden çok daha fazlası olduğunu insanların anlamadığını şahsen ben ciddi biçimde merak ediyorum. Sahi şimdi bu zavallı kedinin ölümü sadece aklı başında olmayan 4 çocuğun bir masum yavruyu öldürmesi gibi basite indirgenebilir mi? Bu da unutulacak elbette. Nasıl geçen haftalarda çocukların birbirlerinin kollarını bacaklarını bir bilgisayar oyununda öğrendiklerini taklit ederek kırdıkları, birbirlerini öldürdükleri unutulmuşsa bu da unutulacak. Basit bir ölüm olarak algılanacak bu da. Tekil bir olay olarak algılanacak ve hiç üzerinde durulmayacak. Denecek ki bu ülkenin gündeminde çok daha önemli sorunlar var çünkü. Terör var mesela işsizlik var suç artışı falan var. Ve kimse nedense şunu düşünmeyecek; bu çocuklar gerektiği gibi yetişmediği için bütün bunlar oluyor. Bu çocuklar ailelerinde, okullarında, sokakta korkunç şeylere şahit oldukları için bütün bunlar oluyor.

Resim: Pixadus

08 Ekim 2010

masaüstü


Mimimiz Enis Bey'den geldi. "Masaüstünde ne var?" Ben de mimi Leylak Dalı ve Ezat'a postalayayım.

Fatmagül'ün suçu şuymuş

"Fatmagül'ün suçu ne?" diye sordu bugün biri laf olsun diye. Bizim çaycı soruyu duyar duymaz elindeki tepsiyi masaya bıraktı ve cevap verdi:

-Biiiir; Kız kısmı gecenin bir vakti sokağa çıkmaz. İkiiii; erkek kısmının çok peşinden koşulmaz. Nişanlını akşam gördün işte sabah görmenin alemi ne?

07 Ekim 2010

not defteri...

"Aslında" diyorum "Olup bitenleri not alsak. Şöyle küçük küçük notlar. O zaman farkedeceğiz günün hiç de o kadar sıradan olmadığını." Soran gözlerle bakıyor. O, her günün hemen hemen aynı olduğu fikrinde ısrarcı. Zaman zaman ben de ona katılıyorum fakat ben daha çok bizim aynı baktığımız, aynı algıladığımız fikrine meyilliyim. "Şöyle ki" diye başlıyorum. "Gün içinde hiç tanımadığımız biri birşey söylüyor, birşey okuyoruz ya da birşey hatırlıyoruz ve bütün bunlar üzerine düşünüyoruz. Ama bunların hepsi sabun köpüğü gibi uçuyor. O anda kalıyor hepsi. Biz o günün gecesinde olup bitenleri ancak temel hatlarıyla anımsıyor ve bu küçük ayrıntıları göz ardı ediyoruz. Belki de o yüzden monoton herşey." Hemen o an karar veriyoruz küçük not defterlerimizi yanımıza almaya. "İstediğimiz herşeyi yazalım mı?" "Elbette yazalım" diyorum. İnsanları, sokakları, okuduklarımızı, düşündüklerimizi. "Belki" diyor "kendimizi bile şaşırtırız yazdıklarımızla, olamaz mı?" "Bunu göreceğiz" diyorum.

Gece olunca şunları okuyorum kendi defterimden...

*Geçen sonbahar hemen hemen her gün boynum ağrmıştı. Bir kaç gündür sabahları aynı ağrı ile uyanıyorum. Sonbaharın geldiğini anlamak için ne garip bir işaret.

*Dayım çok erken uyanıyor. Bahçede bir o ağacın yanına gidiyor bir bu ağacın yanına. Ama en çok incir ağacının yanında duruyor. Ona birşeyler anlatıyor olabilir mi? Peki ya ağaç ona birşeyler anlatıyorsa...

*Sabahları insanlar nasıl oluyor da enerjik kalkıyorlar? Bunun seni o gün içinde bekleyen şeylerin ne olduğunu bilmekle bir ilgisi olabilir mi? Eğer o gün güzel şeyler olacağını bilsen enerjik kalkar mısın mesela?

*Bazen arkamda biri duruyormuş gibi hissediyorum. Üstelik o anda evde yalnız olduğumu bildiğim halde hemen arkamda duran biri varmış da elini omzuma koyacak sanıyorum. Korkmuyorum ama. Bu babamın gidişinden önce de varmıydı? Hatırlayamıyorum.

*Karşımda insanlar beyaz kağıtların içine gömülmüşler. Buna rağmen neşeliler. İşlerini sevdikleri için mi yoksa işlerini çekilir hale getirmeye çalıştıkları için böyleler? Kararsızım.

*Dışarıda yağdı yağacak bir hava var. Neden yağmurlu havalarda Dostoyevski okumak ister insan? Onu yağmurla birlikte düşündüren nedir ki?

*Biri bebeğine battaniye almış. Pembeli mavili yumuşacık birşey. "Bunun büyükler için olanı var mı acaba?" dedim güldüler. Gerçek bir soruydu benimki oysa.

*Lavabodaki fayansların dalgalı bir deseni var. O desenlerin içinde garip resimler görüyorum. Bugün kel kafalı, sakallı bir adamla ona sarılmış ağlayan yaşlı bir kadın gördüm. O adama benzeyen bir adam var mı acaba? Bir gün sokakta o adamla kadını görsem"ben sizin siluetiniz fayans üzerinde görmüştüm" desem. Ne derler diye sormuyorum bile.

*Bir günü tek başıma evde geçirmek istiyorum. Dışarıda yağmur yağsın ben önce siyah beyaz bir film seyredeyim, çay demleyeyim, okuyayım biraz, biraz pencereden bakayım. Bunları yapsam iyi gelecek sanki.

*Bazen ses tonumu ayarlayamıyorum. Özellikle gülerken. Oysa insanları rahatsız etmekten hiç hoşlanmıyorum. Ama insan gülerken hesaba kitaba giremiyor ki...

*Bazı arkadaşlarım zaman zaman ortadan kayboluyorlar. Telefonlarını değiştirip, emaillerine cevap vermiyorlar. Onları anlıyorum. Zaman zaman ben de böyle yok oluyorum ortadan ama onlar için endişelenmekten kendimi alamıyorum. İyi olduklarını umut ediyorum.

*O ne yazdı not defterine acaba? Okumak için sabırsızlanıyorum.

Resim: Dora Carrington

02 Ekim 2010

itiraf

"sanki dönüp dolaşıp hep aynı şeyi yazıyormuşsun gibi geliyor bana. aynı fikirler, aynı olaylar. kişisel gelişim kitapları okumuş, duyarlı birinin cümleleri. iyi biri olduğunu görebiliyorum ama hiç enteresan değil anlattıkların. kırmak için değil, yapıcı bir eleştiri olsun diye söylüyorum. kadın yazarların geneli böyle ve gerçekten çok sıkılıyorum okurken. belki de ben ruhunuzdan anlamıyorumdur, yine de bunun erkek-kadın çatışması olduğunu sanmıyorum. bence ilginçliği kollamalısın, okurlar için değil kendin için. saygılar." demiş ismini vermek istemeyen bir izleyici (lafı bir kalıp olduğu için kullandım. Bana hep komik gelmiştir bu laf) 

Bu yorum geldiğinden beri üzerine düşünüyorum. Alındığım için değil ya da kızdığım. Tam aksine haklı olduğu için. Bir çember içinde dönüp durduğum, bu çemberden çıkamadığım ve bunu kendi kendime bile itiraf etmekten ürperdiğim için. Takdir edersiniz ki biri bunca açıklıkla söyleyince "ne yapmalı?" sorusu daha bir diken olup batıyor insanın içine.

Hep korkmuşumdur "hayatı yalamış yutmuş da başkasına akıl veren insan" kelimeleri kullanmaktan. Zira hayattan bir halt anladığımı söyleyemem. Olsa olsa anlamaya çalışmak benimkisi. Ama bazen bakıyorum yazdıklarıma hiç de böyle yapmayı istemediğim halde "öğreten insan" lafları kullanmışım. Oysa ne haddime öğretmek benim. Tek yaptığım kendi kelimelerimle kendi kendimi ikna etmeye çalışmak. Siz hiç umutsuzluğa düşmediniz mi? Ya da mutluluk kelimesine fena halde takılıp sanki çok anlamlı bir şey yapıyormuşcasına bunu üzerine uzun uzadıya düşünüp saçma sapan zamanlar geçirmediniz mi? Ve bu karmaşa içinde kimse halinizi anlamadığı için tek dostunuz kendiniz olup, kendi elinizi omzunuza koyup "geçecek canım geçecek, hayat hiç de o kadar anlamsız, umutsuz değil" demediniz mi? Demişsinizdir. Ama kiminiz yazarak kimini de kendi kendinize konuşarak. İşte benim de yaptığım bu çoğu zaman. Bir kendini ikna çabası deyin geçin. Ve lütfen ama lütfen sıkıldığınızda okumaktan vazgeçin. İnanın bana bu karmaşık kafa kimse akıl vermeye çalışmıyor. Duyarlı insan pozları da takınmıyor hele hele kişisel gelişim kitaplarının reyonundan bile geçmiyor. Ve bunları kendini savunmak, açıklamak için değil yine kendi kendini anlamak için yazıyor. Çünkü, bazı insanlar yazarak düşünürler ancak.

Hem şu da var. Blog yazan biri yazar mıdır? Değildir. Ne amaçla blog yazar insan? Binlerce amaç sayabilirim ben; "Birileri benimle ilgilensin" diye yazar, umutsuz aşkını anlatmak için yazar, öyle olmadığı halde başka birisi olmanın keyfini yaşamak için yazar (çok çekingen bir tipin dünyanın en fırlama tipiymiş gibi yazdığı da vardır emin olun), kimseye söyleyemediklerini söylemek için yazar, kendi yalanlarını kelimelere dökerek bir nevi gerçek sanmak için yazar, hep bir yazar olmayı düşlediği için yazar, saçmalayabileceği tek yer bu olduğu için yazar, öğrendiklerini başka birileri ile paylaşmak için yazar, "öyle harikayım ki ama kimse beni farketmiyor, yazayım da bari siz mahrum kalmayın benden" diye yazar.... Daha bin tane şey için yazar. Ben kendi kendime çokça sordum son günlerde bu soruyu. Galiba ben ancak böyle düşünebildiğim için yazıyorum. "İyi de o zaman neden defterime yazmıyorum da buraya yazıyorum" dedim. Demek ki sadece sebep bu değil. Mutlaka birileri bilsin görsün istiyorum bu kelimeleri. İyi ama neden? Benimle aynı düşünen var mı diye mi? Yalnız hissetmemek için mi? Kendi düşündüklerimden emin olmadığım ve onaylanmaya ihtiyaç duyduğum için mi? İçimde gizli bir hayran olunma isteği mi var? Ya da belki çok önemli bir yazar olmak istiyorumdur. Ha olamaz mı? Olabilir.

Bir de şuna takıldım. İsmini vermek istemeyen sevgili izleyicimiz nedense sıkıcı bulduğu halde okuyor. Çoğunu okumuş olmalı çünkü diyor ki dönüp dolaşıp aynı şeyi yazıyorsun. Kesinlikle haklı. Zira ben bile kendi yazdıklarıma dönüp bakınca farkediyorum. O yüzden de kendi yazdıklarımı asla okumam. "Zaten ben yazdım nesini okuyayım"dan öte (Bu da var tabi), geçmişte kalmış şeylerle uğraşmaktan hoşlanmıyorum, bu yüzden herhalde. Neyse ne diyorduk; evet sıkıcı olan birşey neden ısrarla okunur. Ben pek çok blog okuyorum. Ne yazsa okuyacağım bloglar var, of bu sefer çok sıkıcı yazmış dediğim ama genelini de sevdiğim bloglar da var. Ama hiç çok sıkıcı bulduğum halde ısrarla okuduğum blog yok. Neden çünkü kimse kafama silah dayamıyor onları okuyayım diye. Ve ben sevmiyorum diye onların sıkıcı olduğu anlamına da gelmiyor bu. Adam ya da kadın yazıyor ve o yazılanlara bayılanlar da var. Ve bu blog yazarlarının hemen hemen hiçbiri ilginç olduğu, harika yazdığı iddiasında değil. Var mı böyle bir iddiası olan sayın blog yazarları? Sözün özü beğendiğinizi okursunuz beğenmediğinizi kimse gözünüze sokmaz. O nedenle de blog yazarının kendini tekrar etmesinin hiç ama hiç önemi yok. Belki böyle mutludur (ben değilim kendimi tekrar etmekten, ama dediğim gibi hayatımızın belli dönemleri sadece tek bir soruya ayrılmıştır ki herşey döner dolanır o soruya bağlanır) Bu nedenle blog yazarı kendini tekrar ediyorsa ya onu artık okumaktan vazgeçersiniz ki onun bundan haberi bile olmaz ya da bir süre kendine gelmesini beklersiniz ki (Onun ancak gerçekten ilginç biri olduğunu fakat belli bir dönemden geçtiğini düşünüyorsanız) değişsin başka bir dünyaya dalsın da başka kelimelerle yazsın.

Sevgili ismini vermek istemeyen izleyici, bunları savunma olarak yazmadım. Sadece düşünüp durduğum şeyleri somutlaşmış biçimde kendi gözüme sokayım diye yazdım. Saçmalamış olabilirim ki önemli değil. Bu metnin yarısında sıkılıp gidebilirsin, ki bu da önemli değil elbette ki bu senin en doğal hakkın, bu da beni üzmez. Son söz; ne olursan ol gel, ama ne yazarsam yazayım okuma, sadece sevdiklerini oku. Zira insan ruhu zaman zaman kendini tekrar eder ve kelimeler de öyle.

Resim: Lord Frederic Leighton