31 Aralık 2015

büyüsünü kaybetmiş bir dünyada yeniden...

Bu kadar katılaşmış olmamın ve hayatımın büyüsünü kaybetmiş olmasının sebebini uzun müddettir düşünmekteydim.  Ve sanırım dün sabah buldum. Yataktan yorgun bitkin ve en fenası bıkkın uyanmışken hep bunlar artık şiir okumamaktan, şarkı söylememekten, romantik hayaller kurmamaktan, dünyayı gördüğün mizah duygusunu kaybetmekten diye düşündüm. 

Şuna inanır mısınız bilmem, aslında gerçek olan birşey yok. Tek gerçek etrafta gördüğümüz şeylerin zihnimizin hangi süzgecinden geçtiği. Gülmek mi istiyorsun tak mizah süzgecini bak aslında dünya komik. Masala büyüye mi ihtiyacın var, Marquez gibi düşün. O da bizimle aynı dünyada yaşıyordu ve muhtemeldir ki benzer insanların arasındaydı. Yaptığı şey şuydu, onun dünyası büyüsünü yitirmemişti. Biz nedense drama bayıldığımız için hep o gözle bakıyoruz hayata. Ve biz böyle bakmaya devam ettikçe de herşey daha da dramatikleşiyor. Neden mi? Çünkü dramlarda herkes eli kolu bağlı oturur ve teslim olur. Bu yüzden bakış açımızı değiştirmek zorundayız. Önce kendimiz için, eğer daha iyi bir hayat istiyorsak, sonra etrafımızdakiler için, ülkemiz için ve dünya için. 

Tüm bu düşünceler yüzünden sabah gözlerimi ovuştura ovuştura kararlar aldım. Ben artık dünyayı korkunç biçimde saçma ve dehşet verici biçimde korkutucu görmek istemiyorum. Bu nedenle 2016 felsefesi olarak şunu belirledim kendime "büyüsünü kaybetmiş dünyamın büyüsünü yeniden kazandıracağım" Bir de ne fark ettim biliyor musunuz, uzun zamandır "bundan sonra birşey değişmez" diye düşündüğümü... Nasıl bir aptallıktır bu. Saniyeler içinde dünyanın değiştiği bir sistemde nasıl böyle düşünebilir ki insan?

2015'i büyük aptallıklar yaparak geçirdim. Pişman değilim. Çünkü insanın en iyi hocasının yaptığı aptallıklar olduğuna inanan bir türden geliyorum. Bu aptallıkların çoğu düşünme biçimimle ilgiliydi. Değiştirmek kolay mı elbette değil. Ama zor olan güzeldir, öyle değil mi? Bu konuda başarılı olacağıma inanıyorum.

Bence düşünme biçimimizi değiştirmenin yolu, yaptıklarımızı değiştirmekten geçiyor. Bu yüzden şiir okumaya karar verdim yeniden. Çünkü şiir, size de aynı etkiyi yapıyor mu bilmem ama, sanki kafamın içinde başka pencereler açar benim. Ve aynı yere bakmaktan sıkılmış biri olarak bunun iyi bir yöntem olduğu kanaatindeyim. Daha pek çok şey var karar verdiğim ama bütün bunları burada dillendirmeyeceğim. Bunu paylaşmak istedim, zira kendimize verebileceğimiz en güzel hediyenin  yeni bir bakış, yeni bir yaşam tarzı edinmek olduğuna inanıyorum. 

Mutlu, sağlıklı, barış ve huzur içinde bir yıl olsun...

Resim: Jacek Yerka

29 Aralık 2015

yeni yıl mektubu

Can kardeşim, 

Yılın bu son günlerinde böyle hissetmek pek fena. Hayatındaki herşey buhar olup gitmiş gibi... Hep gözümün önünde şöyle bir görüntü var, ucu bucağı görünmeyen bir çölün ortasında duruyorum, üzerimde beyaz bir elbise nereden estiği belli olmayan  rüzgarda dalgalanıyor. Çıplak ayaklarım altında her an kayıverecekmiş gibi kumlar. Ne yöne gideceğimi ne yapacağımı bilmez haldeyim. Hiç böyle hissetmiş miydin?

Dedim ya yılın son günleri için pek fena bir ruh hali bu. Tek başına koca dünyanın ortasında, savunmasız, bıkkın, umutsuz... Kendinden bile yorgun. İnsanlardan, olup bitenden, yalandan ve riyadan... Nefes almaktan bile bazen. 

İnsanoğlu bir acaip yine de. Delice bir umuda kapılmaktan geri kalmıyor. Bütün bu tek başına duruşu özgürlüğün, hiçkimseye hiçbirşeye bağı olmamanın başlangıcı varsayıyor. Bağ olmazsa endişenin ve üzüntünün de olmayacağını bilen ruh kendi kendine gülümsüyor. Özgürlüğüne bu kadar düşkün acıya bu kadar duyarlıysan çölü göze alacaksın diyor kendi kendine. 

Aslında ne yöne gittiğinin de bir önemi yok. Dünya yuvarlak değil mi? Dönüp dolaşıp yine aynı noktaya varmayacak mıyız? Belki güzergahına göre farklı şeyler göreceksin ya aslında her gördüğün de kendi ruhunun yansıttığı olmayacak mı?

İşte böyle canım kardeşim. Dışarda ağlamaklı bir sonbaharı kirli pencerelerden izlemek üzere hapsedildiğim bu binanın ortasında çığlık atmamak için yazıyorum sana bunları. Üstad haklı belki, bazı zamanlar yazmasan çıldıracaksın sanıyorsun. Oysa zaten aklını izanını yitirmiş bir dünyada halihazırda çıldırmış olduğunu unutmuş görünüyorsun. Hangi dala sarılsan bilemiyorsun zira herhangi bir dal yok ortada. Gördüklerin de sanrıdan ibaret. Boşver diyorsun sonra. Kendimi kandırdığım birkaç zaman dilimini yaşanmış bir ömür varsayarım diyorsun ve geçer biter...

Şiir okuyorsun bazen mesela. Güzel bir fotoğrafa bakıp hayaller kuruyorsun. Bir şarkı dinleyip aklını çöpe atıyorsun. İşte hepi topu bu. Eski bir sevgili geliyor aklına. Onun yalanlarına bile isteye kanıyorsun. Ne güzelsin o zamanlar. Nasıl masum ve nasıl mutlu. Hepi topu dediğin bunlar işte. Hani birkaç parça eşya alır gider ya bazıları sen de şimdi birkaç parça anı alıp yeni bir yıla taşınıyorsun. Plan yapmıyorsun artık. O nereden geldiğini bilmediğin rüzgarın eteklerinde seyahat edeceksin bu yıl. Tek planın bu. Ve kendi içinde kazı çalışmaları yapmayacaksın. Söz verdin. Lime lime ettiğin ruhunun söküklerini dikersin belki, kimbilir.

Sağlıcakla kal iki gözüm. Rüzgarın eteklerinde olacağım ben artık. Plansız, kaygısız ve tasasız. Bunca ömrü böylesine aptallıkla heba etmiş biri olarak bundan gayrısını, ki ne kadar kaldı bilmiyorum henüz, heba etmemeye karar vererek giriyorum yeni yıla.

Tüm kalbimle tüm sevgimle gözlerinden öpüyorum...

Resim: Catrin Welz-Stein


25 Aralık 2015

Cehennemden sevgilerle...

Babamı kalp krizinden kaybettik. Doktora gitmekten nefret ederdi rahmetli. Bu yüzden hep derin bir sızıdır içimde ölümü. İnsan birini kaybedince hep şu tür şeyler geçiyor aklından, "Ona daha iyi bakabilir miydik, daha dikkatli olabilir miydik vs vs"

Dün bir haber okudum. Haberde öldü sanılan bir adamın aslında ölmediği sonradan anlaşılıyordu. Onun ölüm sebebi de kalp krizi olarak geçmişti kayıtlara. Bunu hayal edebiliyor musunuz? Ölmediniz ama öldü sanılıyorsunuz, selanız okunuyor, mezarınız kazılıyor ancak ölü değilsiniz ve hata devam ediyor gömülüyorsunuz. Ölüm sebebiniz kalp krizi olarak yazılıyor oysa aslı ölüm sebebiniz toprak altında havasızlıktan boğulma. Bunu bilen tek kişi sizsiniz. Muhtemelen vardır böyle vakalar.

Ölümle baş edebilmek, onu kabul edebilmek çok zor. Bu kadar akıl ve mantık dışı ölümün yaşandığı bir ülkede bile olsan gerçekten çok zor. Öyle bir hale geliyorsunuz ki bir süre sonra "bugün nasıl ölmeden eve geldim" diye şaşırıyorsunuz. Zira artık ölmek değil hala yaşıyor olmak şaşırtıcı. Günlük hayatınızı düşünün bir, eve gelene kadar sizi öldürebilecek binlerce ihtimal söz konusu. Sabah işe gitmek için yol kenarında dolmuş beklerken direksiyon hakimiyetini kaybetmiş biri tarafından ezilebilirsiniz, hadi ezilmediniz ve dolmuşa bindiniz, dolmuş şoförü hız delisi çıkabilir ve hızını alamayıp bir yerlere toslayabilir, bu da mı olmadı dolmuşa başka bir manyak biner abuk sabuk bir meseleden olay çıkarır işe bakın ki belinde silah ya da arka cebinde bıçak taşıyordur rastgele ortalığa sallayabilir, ah bombacıları unutmamak lazım bilirsiniz sivil kanına bayılır onlar. Bunlar olmadı mı indiniz kabul edelim dolmuştan karşıya geçeceksiniz. Kırmızı ışık yanıyor ve siz gönül rahatlığıyla karşıya geçmeye hazırlanırken burnunuzun dibinde son sürat bir deli geçiyor. Çok acelesi olmalı bir yerlere birşeyler yetiştiriyor olmalı ki sizin minik hayatınızı hiç ama hiç umursamıyor. Yırttınız bundan da peki. İşinize geldiniz paranın döndüğü bir yerdeyseniz bir soyguan kurban gitme olasılığınız pekala mümkün, yok para olmayan bir yerdeyseniz inanın bana başka tehlikeler söz konusu. Ben kendi başıma gelen ve çok ucuz yırttığım bir vakayı anlatayım. Koridordaydım. Asansörün önünde uzun 2 metre boyunda bir kutuyu el arabası ile taşıyan bir adam vardı. Adam kutuyu asansöre sokmak için dikleştirdi ama hesaplayamadığı bir şey vardı, kutu çok ağırdı (muhtemelen monte edilebilen bir mobilyanın parçaları) ve onu dikleştirdiği anda sarsıldı ve hızını alamayıp benim üzerime doğru hızla devrildi. Reflekslerim beni bile şaşırttı ve o saniye içinde geriye sıçramayı başardım. Eğer geriye doğru bakıyor olsaydım ya da boş bulunsaydım muhtemeldir ki kırık bir boyunla ceset torbasının içinde yatıyor olurdum. Bu ihtimaller zincirinin devamını getirmeyeyim zira içim fena oldu...

Söylemek istediğim şey şu ki artık kimsenin kendisinden başkasını düşündüğü yok. Ve kimsenin kendi keyfinin ötesine baktığı, umursadığı yok. "Olur böyle şeyler..." gibi cümlelerin kurulamadığı bir yerde duruyoruz zira olmaması gereken, aklın mantığın yitip gittiği bir yerlerde seyrediyoruz. Toptan aklımız uçup gitti bir zaman bir yerde ancak nerede ve ne zaman oldu bilemiyoruz. Binlerce sarhoş sürücü kurbanı ölüm haberi okuduğumuz halde hala içip direksiyon başına geçiyorsak, düğünlerde eğlenmeye giden ve orada hayatını kaybeden onlarca insan hakkında onlarca hikaye duyduğumuz halde gaza gelip silahları ateşliyorsak ve daha bunun gibi binlerce şey sanki ders alınması gereken binlerce şey olmamış gibi hala devam ediyorsa bunun aptallık, bencillikten başka bir açıklaması yok. Kader diye bir kavram var. Herkesi bir ölçüde rahatlatan bir kavram bu. Belli ölçüde işe yarıyor ancak bu ülkede kader tüm bu bencilliklerin, canavarlıkların, aptallıkların üstünü örtmede pek güzel kullanılıyor. 

Kısacası cancağızım kimsenin kimseyi umursamadığı bir ülkede yaşıyoruz. Bunun adı cehennem. Ve biz hala bütün bu budalıklar yüzünden kıyılan canları konuşmak yerine öte dünya derdine düşmüş bir toplum olarak yaşıyoruz. Cennetin bir başkasının derdine, acısına duyarsız kalmayan toplumların yaşadığı topraklarda yeşerdiğini unutuyoruz. Biz zaten herşeyi unutuyoruz. Acıdan gebermemek için unutmaktan başka çaresi kalmamış bir toplumun zavallı çocukları olarak cehennemin ortasında cennet hayali kuruyoruz. Ne zavallı ne acınasıyız....

22 Aralık 2015

güzelliğin beş para etmez kozmetikler olmasa...

Bu tam anlamıyla bir sahtekarlık. Makyaj yapmamızdan söz ediyorum. Artık o boyuta geldi ki makyaj hileleriyle yüzümüzü tamamen değişitirebiliyoruz. Minicik gözlü kızlar kocaman gözlere, büyük burunlar hokka burunlara, izlerle kaplı bir yüz bebek poposuna dönüşebiliyor. Kısaca biz artık makyaj yapmıyoruz, maske takıyoruz.

Eskiden bir ruj sürüp çıkan kadınlar vardı. Piyasada tek bir çeşit nemlendirici olurdu, o nemlendiriciden azıcık sürerler, pembemsi rujları ile dudaklarını hafifçe boyarlar, son olarak da ruju allık olarak yine çok az bir miktar yanaklarına sürerlerdi. Bu tür pek kalmadı artık.

Kozmetik sektörü ciddi anlamda büyüleyici bir sektördür Baylar. Biliyorum size o kremlere, farlara, maskaralara, parfümlere döktüğümüz para tam bir budalalık gibi görünüyor ancak gerçekten şunu bilin ki bir parfümeriye adım attığımız an çoğumuz bilincimizi kapıda bir yerde bırakıyoruz. O enfes kokulardan başımız dönüyor, renkler gözlerimizi kamaştırıyor, hele o vaadler yok mu aklımızı başımızdan alıyor. Bebek gibi bir cildimiz olacağını, hiç yaşlanmayacağımızı, kırışıklık yüzü görmeyeceğimizi, sürdüğümüz kokunun herkesin aklını başından alacağını ve daha binlerce vaadi sıralayıp duran o uzun kirpikli kızlar bizi buradan alıp cennetin ortasına koyacaklar sanıyoruz. Ve sanıyoruz ki ne kadar güzel olursak o kadar mutlu olacağız. Evet dediğim gibi bizim oralarda aklımız başımızdan uçup gidiyor.

Geçen gün ortalığı toparlayayım derken makyaj malzemelerini de bir düzenleyeyim dedim. Demez olaydım. Hem bir karmaşanın ortasına düştüm hem de kendi kendime sinir oldum. O kadar gereksiz şey almıştım ki gerçekten aklımı yitirmiş olmalıydım. Bu aralar, çok uzun zamandan beri aslında, az eşya ile yaşamak gibi bir niyetim var. Niyetim böylesine iyi olmasına rağmen davranışım anlaşılan hiç de iyi değil. Zira abuk sabuk ne varsa toplayıp eve yığmazdım niyetime göre hareket etsem, öyle di mi? Kullanıyor musun madem aldıklarını diye sorarsanız cevap kesinleikle hayır. Yani çok az bir bölümünü. Biraz aklımı başıma toplama vakti gelmiş de geçiyordur belki.

Gazetelerde siz de denk geliyor musunuz bilmem ama ben çok fazla görüyorum, "makyajsız yakalandı" türü haberlere. "Eeeeee nolmuş?" Mesaj açık "sizin güzelliğine bakmaya doyamadığınız kadın aslında çok çirkin bakııııın" Yani? Yanisi şu, "hepiniz çirkinsiniz ancak kozmetik sektörü sayesinde birşeye benziyorsunuz, hadi durmayın koşun birşeyler daha alın." Artık yemezler. Hepimiz çirkin değiliz, aslında kimse çirkin değil. Herkesin kendine özgü bir güzelliği var. Ama ne yazık ki bu artık geçerli değil. Geçerli olan şu "güzellik tektir, hepiniz birbirinize benzemek zorundasınız, yoksa güzel olamazsınız" Bence tüm kadınların buna karşı savaşması gerek. Çünkü hepimizin birbirimize benzediği bir dünya inanılmaz sıkıcı. AVM'lerde dikkatinizi çekiyor mu birbirinin kopyası olan kızlar. İnsanın kafasını karıştırıyorlar, çünkü "bu kızı az evvel görmedim mi ben" gibi bir duyguya kapılıyor insan. İnsanın doğasında aslında aynılaşmamak farklı olmak yok mudur? Ben yanlış mı biliyorum. O halde neden aynı saçlar, aynı kıyafetler, aynı makyajla dolaşan kocaman bir güruh var?

Aslında belki de durum şudur, herşeyin içinin boşaltıldığı dünyada ve herşeyin gitgide saçmalaşmaya başladığı bir hayatta kendilerini öyle yalnız hissediyorlardır ki etrafa baktıklarında benzerlerini görmeyi arzu ediyorlardır. Pekala olabilir. Ve bunun için onları kimse suçlayamaz. Bize lazım olan allıklar, farlar, eyelinerlar değildir belki de o yitirdiğimiz anlamı bulmak ve dünyayı o anlam bağlamında algılayabilmektir ve varoluşumuzun anlamı güzelliğimizde değil başka bir yerlerde saklıdır....


15 Aralık 2015

spor çantalı adam

Dolmuşun penceresinden gördüm onu. Elinde kırmızı beyaz bir spor çantası ile ağır ağır yürüyordu. İş çıkışı spora gidecek herhalde diye düşündüm. Hiç spor yapan birine benzemiyordu ama insanlar her zaman bizi şaşırtır. Bu aile babası görünümlü göbekli adam pekala bir tenis şampiyonu olabilirdi. Sonra aklıma daha acaip bir fikir geldi. Ya o çantada bomba varsa. Adamın o günkü planı hepimizi patlatmaksa! Dedim ya insanlar bizi her zaman şaşırtırlar. Çünkü dışarıdan bakıp saçma sapan kabataslak bir çerçeve çizer, o adamı ya da kadını içine tıkıştırmak için elimizden geleni yaparız. Bu adam pekala beyni bulanmış bir bombacı olabilirdi. Binamızı patlatır hatta kendisini de patlatır, televizyonlar yerle bir olmuş binayı gösterir, etrafta gazeteciler cirit atar, ölmemiş olanlarımızı bulur ve onlara şu soruyu sorarlardı, "bombacı X nasıl biriydi" Ve bizlerin çoğunluğu da şöyle derdik "kendi halinde kimseye zararı olmayan bir adamcağızdı" Dikkat ettiniz mi ne zaman bir olay olsa failin komşuları hep aynı şeyi söylerler "kendi halinde kimseye zararı olmayan bir adamcağızdı" Aslında bu cümle o adamcağızın zararsızlığından öte başka birşeyi ifade ediyor bence, "Adama hiç dikkat etmedim. Görüş alanıma girmişse görmüşümdür. Çünkü bizler kendimizden başka hiç kimseyi umursamayan insanlarız" 

O adam hakkında yol boyu düşündüm. "Merhaba nasılsınız"dan öte bir sohbetimiz yoktu. Adını biliyordum ama soyadını hayır. Gerçekten onunla hiç ama hiç ilgilenmemiştim. Çünkü dikkatimi çekecek hiçbirşey yoktu onda. Kendi halinde bir adamcağızdı gerçekten de. Bir insanın dikkatimizi çekmesi için ne yapması gerekir sahi? Farklı giyinmesi mi farklı konuşması mı toplumun geneline uymayan davranış kalıpları sergilemesi mi? Ne gerekir?

Kendimi düşündüm sonra. İnanılmaz boyutlarda bir dikkat eksikliğine sahibim. Gözümün önündekini görmediğim çok olmuştur hatta. Ama asıl sorun dışarıdan ziyade kendi içime bakıyor oluşumdan kaynaklanıyor sanırım. Aslında belki de bu pek çoğumuzun sorunudur. Kafamızın içinde öyle çok sorunla dolaşıyoruz ki onlara bakmaktan etrafı göremiyoruzdur belki de. Böyle ise eğer hiçbir zaman bulunduğumuz yerde değiliz demektir. Nereye gidersek gidelim aslında hep kendi kafamızın içinde dolanıp duruyorz demektir. Peki böyleyse durumumuz gerçekten yaşıyor sayılabilir miyiz? 

Son zamanlarda dikkatimi toparlamak için tek bir konuya yoğunlaşabilmek için çalışmalar yapıyorum. Ama çağrışım denilen Allah'ın belası yüzünden hiçbir düşünce üzerinde uzun uzun kalamıyorum. Bu çok yorucu. Ama belki insanlara daha dikkatli bakmayı deneyebilirim. Sherlock Holmes gibi onları okuyabilirim ki bunu çok isterdim. Çünkü o kendi zekasını parlatmak için sürekli çalışan biri. Hep şunu söylüyor "beyin bir kastır, onu çalıştırmazsan tembelleşir" Watson ise şu cevabı veriyor "insanlar bunun için kitap okuyorlar" Ama kitap okumak belli ki yetmiyor. 

Bunları düşünürken dolmuşun insanları gözlemlemek için harika bir fırsat olduğunu farkettim. Bakışlarım onları rahatsız edemezdi zira hepsi telefonuna eğmişti başlarını. Ben de bir kaç çalışma yapayım dedim. Çok üzgün bir kıza baktım önce. Telefonda mesaj yazıyordu ama ağlamak üzereydi. İncecik parmakları sanki saydam gibiydi. Tazecik bir lise öğrencisi. Onu kimin bu kadar üzdüğünü merak ettim. Ama gözlemlerime insanların telefon mesajlarını okumayı dahil etmedim. O kadar da değildi artık. Ona uzun uzun baktım. Kırmızı bir montu, pembe spor ayakkabıları vardı. Hafifçe titriyordu. Bir gönül meselesi miydi yoksa bir aile meselesi mi kestiremedim. Ama ona o kadar uzun baktım ki gidip omzuna dokunup "üzülme herşey geçer" demek geldi içimden. Bir denge kuramıyorsun dedim kendi kendime ya insanları toptan yok sayıyorsun ya da onlarla bütünleşip acılarını da sevinçlerini de kendinin sanıyorsun. İkincisi daha iyi dedim sonra. Bazen kendimiz olmaktan sıyrılıp başkaları ile bir olmak gerekir. Belki de bunu yapmayı beceremediğimiz için bu kadar hoşgörüsüz ve bu kadar anlayışsız bir insan kalabalığıyızdır. Olamaz mı?

Resim: Tetsuo Aoki

08 Aralık 2015

ağaçkucaklayan

Çocukken tuhaf bir huyum vardı. Ağaçlara sarılıp gözlerimi kapatır bir süre öyle dururdum.Hatta o pürüzlü kabuklarını öpmüşlüğüm bile vardır. Harika bir histi. Tıpkı güçlü ve şefkat dolu birine sığınmak gibi bir duyguydu. Ben öyle yaptıkça yetişkinler gülümser, çocuklar dalga geçerlerdi. Canımı sıkardı bu dalga geçilmeler ya yine de ağaçlara sarılmaktan vazgeçmedim.

Geçen gün bir yazı okudum ağaçlara sarılan insanlar hakkında. Yazı şurada. Ağaçlara sarılan insanları aşağılamak için kullanılan Tree Hugger diye bir tabir varmış mesela. Her neyse yazıyı görünce ağaç kucaklamanın çok da tuhaf bir davranış olmadığını düşündüm. Şimdiye kadar hep benim tuhaflığım olarak gördüğüm birşeyin aslında hiç de tuhaflık olmadığını hissettim. 

Bilmiyorum hiç denediniz mi ama denemediyseniz lütfen deneyin. Eğer kendinizi ağaca bırakırsanız ve ona tüm benliğinizle sarılırsanız hissedeceğiniz şeyi tarif edemem. Bu tıpkı koparıldığın bir parçayla bütünleşmek gibi bir duygu. Ait olduğun yere, yuvaya dönmek gibi bir duygu.

Aynı duyguyu çıplak ayakla toprağa bastığımda da hissederim ben mesela. Ayaklarının altını hafifçe okşayan o ipeksi toprağın ılıklığı bambaşka birşeydir. Bütün bunları sevdiğim ve hayatım hep bunlarla geçtiği için o bol ışıklı çok gürültülü AVM'lerden hiç haz etmem. Doğayı dönüştürerek Tanrı olabileceğini sanan insanın kendi kendini yiyip tüketişi karşısında kör olmuş insanların kalabalığının ortasında hep yabancı gibi hissederim. Ve bu yüzden beton yığınları ortasında bir apartman katında balkonunu minik bir bahçeye çevirmiş insanların gidip kapılarını çalasım gelir. Salonundaki masasının üzerine saksı saksı çiçek dizenleri, odasının köşesinde minyatür limon ağaçları olanları gönülden kucaklayasım gelir.

O hepimiz kardeşiz lafı var ya sahiden palavra. Biz hepimiz kardeş değiliz. Biz ağaçları kucaklayanlar, sokakta aç kedilere su ve ekmek verenler, çiçek büyütenler, toprağın dokusunu herşeyden üstün tutanlar evet birbirimizle kardeşiz. Ama dört beton duvar dikip tabelaya bulabildiği yıldızı yapıştıran ve cebini doldurup kendi doğasını kaybetmiş bir hayatı yaşamak isteyenlerle ise iki farklı türüz. 

Ağaçlara sarılın bu yüzden. Onlar da size sarılacaklar. Ve bilin ki her sarıldığınız ağaçta sizi tüm ağaçlara sarılanlar kucaklıyor olacaklar. Toprağa basın bu yüzden. Üzerine basıldığı için şikayet etmeyen tek varlıktır o çünkü. Senin ayaklarını gıdıklamaktan enerjini hissetmekten mutlu olur, daha da güzelleşir. 

Ağaçların özgürce göğe uzandığı, toprağın güneş altında kadife gibi uzandığı bir dünya diliyorum hepimize. 

04 Aralık 2015

"zaten dünya kötülüğe kesmiş ben iyi olsam ne olacak ki?"

Dolmuşta çok yaşlı bir adam var. Seksenli yaşlarda olmalı. O kadar küçücük kalmış ki bedeni bir serçeye benziyor. Tedirgin tedirgin kıpırdanıp duruyor. Yanına geçip oturuyorum. Tam şoförün arkasındayız. Adam, şoförü ikide bir dürtüp nerede ineceğini söylüyor. Şoför hiç kızmadan "amcam acele etme kurban olduğum ben seni oraya gelince indireceğim" diyor. Adam bir süre sakinleşiyor sonra yine "aman oğlum beni unutma ha!" diyor. Şoför elinden öpülecek kadar sakin, hoşgörülü, anlayışlı. O yaşlı adamcağızı gencecik ruhuyla anlamış ve ona özen göstermesi, incitmemesi gerektiğini çoktan ruhuna sindirmiş. Böyle güzel insanları görmek hele de sabah sabah onlarla karşılaşmak içimi ısıtıyor. Durağa gelince yaşlı adam da ben de iniyoruz. Geç kaldım ve koşturuyorum. Vızır vızır araba geçiyor. Karşıya geçiyorum. İçimden bir ses "arkana bak" diyor. Bakmamla o yaşlı adamın gelen arabaları görmediğini ve karşıya geçmek için hamle yaptığını görüyorum. Çığlık çığlığa bağırmaya başlıyorum, elimi kolumu sallıyorum. Şükürler olsun ki adam görüyor ve duruyor. Arabalar geçince koşarak karşıya geçiyorum. Koluna giriyorum "gel amcam gel birlikte geçelim" diyorum. "Sen görmedin mi o kadar arabayı" diye sitem ediyorum zira korkudan yerinden fırlayacak olan kalbimi hala sakinleştirebilmiş değilim. Bir yandan kendime kızıyorum, o yaşlı adamı neden en baştan alıp götürmedim diye. Utanıyorum hala çok utanıyorum bu bencil davranışımdan. "Sağol kızım" diyor adam bana. "Yok teşekkür etme kimse olsa yapar" diyorum. Teşekkür edilecek birşey yapmadım aslında kızması gerek bana. O indiğinde elinden tutmadığım için bağırsa bile haklı. Yemin ediyorum şu an bile utançtan ölüyorum. Merdivenlere geliyoruz. "Bu merdiveni nasıl çıkacağım?" diyor. "Çıkarız dert etme, yanındayım ben" diyorum. Ağır ağır birbirimize dayana dayana çıkıyoruz. Onu kapıya kadar götürüyorum. Sıradaki insanlardan vır vır eden oluyor. Hepsi genç insanlar. Biri sesini yükseltse üzerine atlamaya hazırım. Neyse ki çoğunluk "o çok yaşlı bırakın geçsin" diyor. Bu memleketin güzel insanlarına dair umudum göklere çıkıyor. Yaşlı adamla vedalaşıyoruz. Dua üzerine dua ediyor. O dua ettikçe içim parçalanıyor çünkü aslında bu bir iyilik değil. Bu her genç insanın yaşlıları için yapacağı gayet normal birşey. Kesinlikle bir artı ya da bir fedakarlık değil. Şunu bir kez daha anlıyorum ki biz hepimiz insani olan normal olan pek çok şeyi şaşırılması gereken bir iyilik olarak görmeye başlamışız. İşte bu gerçekten insanın içini paramparça ediyor.

Aynı günün akşamı... Hava buz gibi. Dolmuş durağına gidiyorum. Çimlerin üzerinde Suriyeliler var. Bir bebek ağlaması geliyor. Çocuklar kadınlar battaniyelere sarınmış tirtir titriyorlar. İş çıkışı eve gidiyor olmanın mutluluğunu duyan ben şimdi sıcak bir eve gidiyor olmaktan utanç duyuyorum. Evin sıcaklığı, sofradaki yemek, hatta ellerimi yıkadığım sabun bile tüm akşam vicdan azabı olacak içime biliyorum. İki kadın geliyor durağa. Tam arkamdalar. Sarı saçlı olanı şükür üstüne şükür ediyor sıcak bir evi olduğu ve sokakta kalmadığı için. Midem bulanıyor. Başkalarının acısına bakıp da haline şükreden insan beni hep tiksindirmiştir. Çünkü gizli bir sevinç barındırır içinde, "oh iyi ki ben onun yerinde değilim" demektir bir nevi. İçim karmakarışık dolmuşa biniyorum. Camdan bakıyorum oradalar, çoklar ve acının tam göbeğindeler. Elim kolum bağlı ne yapsam bilmiyorum. Elim kolum bağlı her durumda olduğu gibi öfkeden, acıdan, kahırdan deli oluyorum.

 Tüm akşam bu iki olayı düşünüp duruyorum. Biz insanların gün be gün bencilleşmesinin, birbirimize tutunmuyor birbirimizi korumuyor oluşumuzun zamanla hepimizin hayatnı nasıl da cehenneme çevirdiğini düşünüyorum. Ve işe kendimizden başlamamız gerektiğini, şu hayattaki en tehlikeli cümlenin "zaten dünya kötülüğe kesmiş ben iyi olsam ne olacak ki?" olduğunu....

Uyumadan o yaşlı amcanın ellerini öpüp özürler diliyorum kafamın içinde. İnşallah beni duymuşsundur diyorum. Ve tüm o soğuktan titreyen zavallıcıklardan af diliyorum. Çünkü biliyorum ki bütün bu kötülüklerin olmasında hepimizin payı var. Hiçbir şey yapmadığımız için, yapamadığımız için, sustuğumuz için, bencil olduğumuz ve kötülüğe teslim olduğumuz için....


 Fotoğraf: Pinterest


01 Aralık 2015

umutla ve aşkla yeniden başlamak...

Velhasılı kelam yazamıyorum daha doğrusu yazmak içimden gelmiyor. (Neden velhasılı kelam diye başladın diye soracak olanlara cevap vereyim. Başlayana dek o kadar çok düşündüm ve yazmadım ki kısmet velhasılı ile başlayan bu cümlelere oldu) Şimdi de "yazmak istemiyorsan yazma" diyecek olanlara şunu söylemek isterim ki, benim yazmamam sizler için elbet bir kayıp değil ama benim için kötü birşeyin işareti. 

Şöyle ki

İlk yazmaya başladığımda aklımda şu vardı, "güzel şeylere şahit oluyorum ve içim ısınıyor. Neden onları başkaları da görmesin. İç ısısını kendime saklayacak kader bencil bir havvakızı değilim" Ve öyle başladım yazmaya, yazdıkça da algıda seçicilikten olsa gerek hep güzel şeyler takılmaya başladı gözüme. Onlar takıldı ben de yazdım. Sonra birşey oldu. Birşeyler kırılıp koptu içimde. Ölümle burun buruna geldim, ondan belki. Çok sevdiğim birinin ölümünden söz ediyorum. İnanın bana kaç yaşınızda olursanız olun insanın ölümle yüzleşmesi hiç kolay değil. Ölüme bu kadar yakından bakmak yaşamın umutsuz bir çaba olduğu hissi ile başbaşa bıraktı beni. Neye elimi atsam kendime şunu sorarken buluyordum kendimi "bunun ne anlamı var?"

Uzun bir süre böyle geçti. Bazen birşeyler karaladım. Bazıları içime sinmedi, sanırım yazmaya devam etmek için zorladım kendimi. Bazılarını ise nedendir bilinmez ağlaya ağlaya yazdım. Gereksiz duygusallıktan nefret eden ben samimi olamama korkusu ile (ki hayatta en nefret ettiğim şeydir samimiyetsizlik) vazgeçtim o yazılardan. 

Hiçbir şey yazmadığım zamanlarda çok okudum. Öyle iyi şeylerdi ki okuduklarım yazmaktan iyiden iyiye vazgeçtim. O kadar iyi olamadıktan sonra ne manası vardı ki yazmanın. Bıraktım ben de...

Tıpkı terkedilmiş bir ev gibi gözüken bloguma bakarken yazmama sebebimin çok daha derinde bir yerde olduğunu büyük bir tedirginlikle farkediyorum. Daha önce sözünü ettiğim sebeplerin temelinde yatan şu galiba; aslında benim içim ölüyor. İçim ölüyor çünkü sizlerle birlikte bu ülkede cehennemin tam göbeğinde yaşıyorum. İnsan hayatının zerrece kıymetinin olmadığı, tüm değerlerin yerle bir edildiği, inançların sarsıldığı ve hayata dair güzel olan ne varsa hepsinin gömüldüğü kara bir cehennemde. İşte bu beni yavaş yavaş tüketiyor,  içimi kararlı küçük bir kurt gibi haince kemiriyor. 

Sen bir savaşçısın dedim kendi kendime dün akşam. Tüm insanlar temelde savaşçıdırlar çünkü. Üzerine gelip duran hayata karşı amansız bir savaş verirler ve adına yaşamak derler. O halde neden vazgeçmeli? Bazen durup hatırlamak gerekiyor galiba, ne olduğumuzu ve kim olduğumuzu. Kendi değerlerimiz için, inandığımız her şey için savaşmanın, bedeli ne olursa olsun savaşmanın adının yaşamak olduğunu anımsamamız gerekiyor. Bu aralar bunu yapmayı deniyorum. Ve ne zaman "bunun ne anlamı var" gibi şeytani bir soru ile yüzyüze gelsem şunu söylüyorum kendime, "Birşeyin kendi başına bir anlamı yoktur, hatta hayatın bile. Ona sen anlam katarsın" 

Daha sık yazmayı umut ediyorum. Yazarak kendimi yeniden güzel şeylere inandırmayı umut ediyorum.Ve bunu gerçekten bütün kalbimle başarmak istiyorum...

Fotoğraf: Pinterest