29 Temmuz 2010

Tufan...

"Ne güzel oldun yahu" dedim kendi kendime. Yok yok bu güneşten kapkara olmuş suratıma bakıp demedim bu lafı. Son zamanlardaki sakin halime bakıp söyledim.

Aslında ben hep böyleydim. Sabahın ilk saatlerindeki deniz gibi huzurlu, sakindim. Sonra birşey oldu, ya da birşeyler demeli, kaybettim sahip olduğum bu güzel huzuru. Yerine öfkeli, insanlara güvenmekte zorluk çeken, hayatın çoğu zaman kötü süprizler yapacağına inanan biri geldi. Allahım nasıl da salak oluyorum bazen.İnsan nasıl hayatın kendine getirdiklerine teslim olur da sahip olduğu güzel şeyleri kaybeder?

Şimdi sanki yeniden ben olmuş gibiyim. Kızdığım öfkelendiğim kim varsa nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde affettim hepsini. Geçmişle hesaplaşmaktan vazgeçip kabullendim. Ardıma değil önüme bakar oldum. "Yıllar geçti bitti artık değişmez" demektense, "yeniden başlarım ne var sanki" der oldum. Ve bunun bir reçetesi yok. Belki de tüm yaptıklarımdan, hayatın gidişinden sıkılmış, artık son damlayı tüketmişimdir.

Bence bizlerin hayatında da tufan oluyor. Herşey yerle bir olurken, biz de en değerli olan şeyleri yüklüyoruz gemimize. Fırtınanın dinmesini bekliyor ve yeniden başlıyoruz. Belki de aslolan fırtınanın aslında yıkıcı olmaktan ziyade yeni bir başlangıcın tohumunu taşıdığını bilmektir. Belki de bu bir seçimdir: yıkım ile başlangıç arasında. Nasıl herkes bir tufan yaşarsa, ikinci bir şansı da hakeder. Görür ya da görmez, bilir ya da bilmez o ayrı...

Resim: Frida Kahlo

26 Temmuz 2010

Uzanmışım kumsala...

İnsan bazen kendisi hakkında bilmediği birşeyler öğrenebilir. Yaşadığı hayattan bir anda nasıl kopup başka bir hayata, sanki önceki hayatı hiç var olmamış gibi, uyum sağlayabildiğine şaşabilir. Evet bu olabilir. Ama bu, belki de, sadece şimdi var olan şey eskisinden daha iyiyse olabilir. Şöyle ki;

Tatil işi hiç planda yoktu. Planda yoktu demeyelim de kafada hep hayal olarak var olsa da koşulların bir araya gelebilmesi nerede ise mucize sayılabileceği için olması imkansızdı diyelim.Evet bu daha iyi. Her neyse sözün kısası mucize oldu, herşey nasıl olduysa denk geldi ve ben tatile çıkmayı başarabildim. Şu çok tuhaf; İşsizken bol vaktin oluyor ama paran olmuyor bu nedenle tatile çıkamıyorsun. İşin olduğunda ise deli gibi çalışıyorsun ve vaktin olmuyor yine tatile gidemiyorsun. Kısaca ve özetle tatile gidebilmek ciddi bir sorun olarak her yaz karşına çıkıyor. Bu en azından benim işim için böyle. (Bu arada  işe yeni başlayacak kişi için çok özel bir not: Sakın ha sadece sizin yapabileceğiniz bir işe sahip olmayın. Siz yokken de pekala işi yürütebilecek insanlar olsun ki kafanız dağıldığında alıp başınızı gidebilesiniz. Alın size abla tavsiyesi kuzucuklarım. Yoksa siz de benim gibi yıllarca tatil yapamaz ve yarı deli bir durumda hayatınızı sürdürmeye çalışabilirsiniz. Ve bir gün tatile çıkarsanız tüm kumları yemek ve denizin bütün suyunu içmek gibi sapıkça bir istek duyabilirsiniz içinizde.)

Evet ne diyordum, insan yeni koşullar daha iyi ise hemen uyum sağlıyor ve geçmişi sanki hiç var olmamış gibi bir hale bürünüveriyor. Bana olan da işte tam olarak buydu. Daha o masmavi denizi görür görmez birşeyler başka bir boyuta geçirdi beni. Belki denizin kokusudur bütün bunun sebebi bilmiyorum. Daha sonraki günler boyunca, ayın tabak gibi karşımda olduğu gecelerde, sahilden gelen şarkılarda, güneş altında tasasız yatarken, denizin tuzlu suyunu yutarken, yüzerken, akşamları o uzun yolda turlar atarken, arkadaşlarımla uzun uzun yemek sohbetlerine dalmışken hiç ama hiç, hayatım üzerine kafa yormadım. Ne olduğu ya da neler olacağını hiç düşünmedim. En ufak birşey için kaygılanmadım. Üstelik bunların hiç birini de planlamadım. Ve dönüş yolunda bunları düşünürken tatilin gerçek anlamda tatil olduğunu anladım ve bütün o kaygı ve tasayı yanımda götürmediğim için kendimle gurur duydum. 

Kısaca ve özetle bu kısacık tatilde tüm algılarımı kapadığım ve bu makinenin dinlenmesine izin verdiğim için artık daha güçlü başlamaya hazır olduğumu, beynimin bir ölçüde temizlendiğini hissediyorum. Ve bunun için, yani önümdeki dönemi çok daha verimli geçireceğim için içten içe sevinç duyuyorum. Tatilin anlamı da bu değil midir zaten? 

Resim: Wanda Kline

13 Temmuz 2010

durum raporu

Ben başka birine dönüştüm. Hiçbir şey yapmayan dahası yapmak istemeyen birine. İşin tuhafı, bahçede öyle aylak aylak oturmaktan hiç sıkılmıyorum. Dün gece mesela, dakikalar boyunca hiç sıkılmadan gökyüzüne baktım. Yıldızlara. Birşey gördüm mü? hayır. Ne yıldız kaydı ne de bir uzay gemisi geçti. Olsun. Baktım. O sırada ne düşündüm hiçbir fikrim yok. Sanırım birşey düşünmedim.

Hiç eve giresim yok. Gün boyu dışarıda olduğum yetmezmiş gibi tüm akşamı da bahçede geçiriyorum. Kah toprağın üzerinde bakarak, kah garip bir ses duyup o sesin sahibi kuşu bulmaya çalışarak, kah sokaktan gelip geçen biri ile laflayarak... Bütün bunlar garip değil belki ama benim nasıl bir ev kedisi olduğum hesaba katılırsa hele hele okumadan duramadığım düşünülürse benim için sahiden garip.

Hep böyle gitmeyecek elbet. Böyle aylak aylak bir süre daha oturacağım. Bir süre sonra, belki sonbahar geldiğinde, birden "haydi bakalım" deyip karar vereceğim yine kitaplarıma, filmlere ve daha buna benzer birçok uğraşa döneceğim. Belki de tamamen bambaşka bir yol çizeceğim. Bunu bilmiyorum. Tek bildiğim böyle aylak aylak geçirilen günlerin sonunda her zaman iyi bir şeyler olduğu.

Şimdilik durum böyle....

resim: John William Waterhouse

08 Temmuz 2010

okkalı şamar

Hayatımda hiç kimseyi dövmedim. Dövmeye de niyetim yok ama şu saçma sapan konuşan adamın ağzına şöyle okkalısından bir tane yapıştırmayı tüm kalbimle istedim. Dur dur hemen yargılama da olayı dinle.

Bazı insanlar vardır ki; bu insanlar bir sandalye çeker otururlar, bir kürdan alıp dişlerininin orasını burasını karıştırırken o çok değerli "hayat tecrübelerine" dayanarak karşılarındaki insanların şevklerini kırarlar. Ve işin en ilginç yanı bu insanlar o kalın boyunlarını çevirip kendi geçmişlerine hiç bakmazlar. Çünkü orada hiçbir şey olmadığını bilir ve bundan çok ama çok korkarlar. Bu nedenle de genellikle hayatlarının baharında olan insanların birşeyler yapma çabalarını ellerinde kocaman bir balta ile hırs ve nefretle kesmeye biçmeye koyululurlar. Ve kusura bakmayın ama bu adamlar o birilerini kırıp incitmekten başka hiçbir işe yaramayan koca ağızlarının üzerine okkalı bir şamarı hakederler.

Zavallı çocuk yazdığı şarkıyı söylüyordu. Elbette acemi işi bir şarkıydı ama çocuğun hem yeteneği hem de şevki vardı. İnsan ona baktıkça bir amaç uğruna çırpınan, gözleri pırıl pırıl bu çocuğa hayran olmadan edemiyordu. Adam şarkının bitmesini beklemeden "olmamış bu" dedi. Şimdiki gençler müzikten anlamıyorlarmış da, şarkı sözleri saçmaymış da, bunlardan hiçbirşey olmazmış. Çocuk şaşkınlıktan donup kaldı elinde gitarla. Ben de öyle elbette. Ama öfke tüm şoku alıp götürdü. Yukarıda yazdığım ne varsa hatta daha fazlasını söyledim bu kendini bilmez sersem adama. Onun cevabı ise "sen ne karışıyorsun?" oldu. Bu kadar yeter deyip adamı postaladım ve o sersemin hatasını düzeltmek için çocuğa birşeyler söylemeye çalıştım ama işe yaramadı. Gözleri doldu, "ben biraz hava alayım gelirim ablacım" dedi gitti.

İnsan nasıl böyle olabilir? Doğrucu olmak mı bunun adı? Tamam henüz çok çok güzel söyleyemiyor, belki de hiç söyleyemeyecek ama olsun varsın. Birine zarar mı veriyor, yanlış birşey mi yapıyor? Müzikle uğraşan bu çocuk kendine bu yaşta önemli bir hedef koymuş ve bu yolda ilerdiyor. Bunun nesi kötü? Sokakta binlerce kayıp çocuk varken, bu çocuk kendini bir şekilde hayata tutundurmaya çalışıyorken, nasıl böyle sözler söylenebilir ona? Bunun adı kıskançlık, umursamazlık, cahillik ve beyinsizlik değilse nedir? Şimdi söyle sen olsan sen de onun o koca ağzına en okkalısından koca bir şamar atmak istemez miydin?

Resim: Fernando Botero

05 Temmuz 2010

pazartesi, pazartesi

Ne yazacağımı bilmeden yazıyorum. İyidir bazen böylesi. İçin temizlenir. Öksürmek gibi. Birşey seni rahatsız ediyordur ve içinden ne çıkacağını bilmezsin. Öksürürsün de öksürürsün. Beklediğin birşey çıkmaz çoğu zaman. Hatta hiçbir şey çıkmaz. Ama her zaman rahatlarsın. Ben de şimdi öksürür gibi yazıyorum. Bu sebeple etrafa verdiğim rahatsızlık için özür diliyorum.

Son zamanlarda çokça geçmişi düşünüp duruyorum. Hayır tahmin edildiği gibi vicdan azabı, suçluluk duygusu değil buna sebep. Sadece cevaplanmamış sorular var. Nedenini bilmediğim ve olmasına hiç ihtimal vermediğim şeyler var. Bu yüzden kafa patlatıp duruyorum bunlar üzerine. Kime ne yararı varsa? Dün gece uyumadan önce geçmişte olan biten ne varsa iyi ya da kötü hepsini unutup sıfırdan başlamanın ne kadar da iyi olacağını düşündüm. Tıpkı ikinci bir şans verilmesi gibi dedim. İnsanın geçmişteki yaralarını ya da içine kazınıp kendini oluşturmuş olanları unutmadan sıfırdan başlaması mümkün müdür?

Her zaman tüm hayatını bir poşete koyup çöpe atanlara, alıp başlarını gidenlere ve kendilerinden esirgenmiş bir hayatı zorla söke söke alanlara hayran oldum. Yüksek kademelerdeki işlerini bırakıp roman yazanlara mesela. Hiç bir zaman geç olmadığını düşünenlere, "yeter artık" diyenlere... Hayattaki en büyük cesaret bu değilse nedir sahi? Ne çok şey var elimizi kolumuzu bağlayan. Ailelerimiz var mesela, sonra alışkanlıklarımız ve daha bir sürü şey... İnsan alışkanlıklarından kurtulsa bile ailesini geride bırakabilir mi? Sevmek çok sevmek özgür olmanın önündeki en büyük engel değilse nedir? Seni büyüten, senin için gençliklerinin en güzel zamanlarını feda eden bir anne babayı, iki yaşlı insanı, gözün arkada kalmadan bırakıp gitmek huzurlu bir hayat için iyi bir başlangıç değil.

Merhamet kelimesini ne çok sevdiğimi düşünüyordum geçen gün. Çokça sızlayan, yanan bir yara üzerine sürülen bir merhem ferahlığı hissi yaratıyor bu kelime bende. Belki de o yüzden seviyorum. Ve başkalarına karşı içimizi dolduran bunca merhameti, kendimizden nasıl da esirgediğimizi düşündükçe çok da korkuyorum yine aynı kelimeden. Ama biliyorum ki başkalarına duyulan merhamet ile kendime duyduğum merhamet arasında seçim yapmak zorunda kalsam yine kendime bunca zalim olurum. Çünkü, kendime göstermiş olduğum fakat başkalarından esirgediğim o merhametin vicdanımda hiç geçmeyen varlığına bir türlü alışılamayan bir sızı olarak hayat boyu var olacağını bile bile yaşayamam. Yaşanabilir mi öyle? 

İşte sırf bunlar yüzünden günden güne gömülüyor ayaklarım toprağa. Bir ağaç gibi etrafı görebilmek için uzamak uzamaktan başka çare göremiyorum. Belki daha da uzanırsam göğe, dallar büyütürsem içimde belki, köklerime değil de dallarıma verirsem dikkatimi, işte belki o zaman koca dünyaya bakarım uzun uzun. Hem o zaman tam tepeden, bütün olarak, hiçbir şeyi kaçırmadan, herşeyi görerek...

Başka çarem var mı?

Resim: Gustav Klimt

02 Temmuz 2010

Cuma mektupları

Sevgili dostum,
Bulutlu bir sabaha uyandım ben bugün. Ama yine de inatla neşeli uyandım. Gökyüzünün mavisine bağlamadan umudumu, neşemi güneşin şımarık, oynak ışıklarına asmadan, inatla neşeli... Biliyor musun hep işaretler arıyor insanoğlu. Günün güzel geçeceğine dair, birinin seni gerçekten sevip sevmediğine dair, herşeyin iyi olacağına dair... Ve inan bana, bizim bu aptallığımız falcılardan başkasının işine yaramıyor. Umut kendi başına içimizde var olamazmış gibi bir dayanak arıyoruz umudumuza, ondan hep bu saçmalamalarımız. "İyi olacakmışım falcı söyledi", "aşk gerçekmiş fincanda çıktı", "korkmamalıymışım bu rüyadan çünkü aslında tam tersiymiş yorumu."

Şu halimize bir bak. Ne kadar da korkuyor nasıl da koşuyoruz en ufak bir umudun peşinden. Günler böyle birbirinin aynı giderken ve biz "ah bir mucize olsun" diye beklerken, yok yok öyle büyük mucizeler değil küçük mutluluklar sözünü ettiğim, işte biz onları beklerken incecik de olsa bir dala tutunuyor olmamız kınanabilir mi? Olsa olsa bu halimize ancak içten bir şefkatle yaklaşılır, bir yardım edebiliyor olma arzusuyla ya da...

Bazen böyle düşündüğüm vakit, kollarımı kocaman açıp, insanlığı kucaklamak istiyorum. İstisnasız hepsini... Her ne yaptılarsa ya da yapıyorlarsa hiç onları aklıma getirmeden, kalpten bir şefkatle kucaklamak. İyi bir hayatları olsun isteyen ama her ne yaşamışlarsa yolları değişen bu insanlara, kalplerinin bir köşesinde mutlaka ama mutlaka az ya da çok iyilik taşıyıp farkında olmaktan korkanları, eğer farkına varırlarsa sahip oldukları ayakta durma gücünü yitireceğini sananları, çocuklukları acıya kesmiş adamları ve kadınları, bütün bu acılar içinde büyüyüp de katılaşanları, katı olmaktan bir zaman pişman olup ama bir türlü yumuşayamayanları, sevgilerini gösteremeyenleri, kimsenin kendisini sevmediğine bir din gibi inananları, hayatın anlamını arayanları, anlamdan çoktan vazgeçenleri, bir damla umut için varını yoğunu feda edebilecekleri, bütün bu yolunu yitirmiş, kendini yitirmiş, umudunu yitirmiş insanları...

İnan bana sevgili dostum, kim olurlarsa olsun kimse saf iyilik ya da saf kötülükten oluşmuyor. Hepimiz içimizde belki de bu ikisinin eşitliğini taşıyarak doğuyoruz. Ama sonra her ne oluyorsa hangisini ağırlıkla taşıyacağımıza karar veriyor öyle devam ediyoruz. Ya da hayat bizi birine doğru itiyor. Şimdi söyle bana böyle düşündüğümde ya da böyle hissediyorken insanlığın bütününü diyelim, nasıl nefret duyabilirim onlara?

Peki ya sen?

Resim: Quint Buchholz