22 Kasım 2010

yirmi soru, yirmi cevap

Soru sormaya da sorulara yanıt vermeye de bayılırım. (Tamam soru sormaya daha çok. Hatta etrafımdaki insanlar "neden sürekli 'neden?' diye soruyorsun?" diye şikayet ederler.) DEEPBLUEEAGLE büyük ihtimalle bu özelliğimin farkında olmayarak bu mimi yollamış, iyi de etmiş. Güzel mim doğrusu. Mimimiz 20 sorudan oluşuyor. Sorular şöyle;

En sevdiğiniz kelime: Bulut

Nefret ettiğiniz kelime: Zaaf

Ne sizi heyecanlandırır: Uzun zamandır görmediğim birini beklemediğim anda karşımda bulmak

Heyecanınızı ne öldürür: İnandığım bir projeyi anlatırken olabilecek kötü ihtimallerin sayılıp dökülmesi

En sevdiğiniz ses: Kaynayan çaydanlık sesi

Nefret ettiğiniz ses: Saat sesi

Hangi mesleği yapmak istemezsiniz: Bana kalırsa hiçbirini. 

Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz: Hastalıkları iyileştirebilme gücü.

Kendiniz olmasaydınız kim olmak isterdiniz: Böyle iyiyim, başka kimse olmak istemezdim.

Nerede yaşamak isterdiniz: Çok kalabalık olmayan, bir sahil kasabası fena olmazdı.

En önemli kusurunuz: Ani öfke.

Size en fazla keyif veren kötü huyunuz: Sigara içmek.

Kahramanınız kim: Babam

En çok kullandığınız kötü kelime: Angut (bu aralar onun yerine Angus diyorum)

Şu anki ruh haliniz: Mutlu

Hayat felsefenizi hangi slogan özetler: İyi yaşa, iyi yaşat, hayatın boşuna geçmemiş olsun. 

Mutluluk rüyanız: Herkesin eşit olduğu, kimsenin birbirini dili, dini, ırkı nedeniyle ayırdetmediği bir dünya. (Kabul ediyorum bu imkansız.)

Sizce mutsuzluğun tanımı: Yeteneklerin ve aklın tam olarak kullanılamaması, bu şekilde yaşanmak zorunda kalınması.

Nasıl ölmek isterdiniz: Birden bire, hiç sağlık sorunu yaşamadan.

Öldüğün zaman cennete giderseniz Allah’ın size ne söylemesini istersiniz: Merak ettiğin tüm soruların cevaplarını alacaksın.
 
Mimi, mimleri çok seven HAYATİZLERİM'e, BUZCEVHERİ'ne ve HAYATTAN VE MASALLARDAN BİRAZ'a postalayalım. Tabi yazmayı arzu ederlerse. Ne derler; teklif var ısrar yok.
 
RESİM: Rosina Wachtmeister

21 Kasım 2010

Acı yok kedi acı yok...

Unutmuşum nasıl olduğunu. Keşke hiç hatırlatmasaydı kendini lakin bu gece geleceği tuttu. Yüzümün sol yanında ince ince gezindikten sonra çene kemiğime, burnuma, elmacık kemiğime sinsi sinsi yayılarak benim ızdırabımı keyifle izlemeye koyuldu. Diş ağrısı böyledir. Sinsidir ve sizin acınızı izlemekten derin bir haz alır. Dilerim asla yollarınız kesişmez de ne demek istediğimi anlayamazsınız.

Dediğim gibi diş ağrısı mendeburun tekidir. Tam yakanızı bıraktığını sanırken ve uykuya dalmaya hazırlanırken korkunç bir Erol Taş kahkahasıyla geri döner ve şöyle der; "Nıhahahahhaha benden bu kadar çabuk kurtulacağını mı sandın?"  Ve öyle zalimdir ki, bunu defalarca tekrarlar. Her seferinde çaresizce gitti sanırsınız, rahatlar ve uykunun o sıcak kokusuna teslim olmak istersiniz, ağrısız sızısız uyuduğunuz gecelerin ne büyük nimet olduğunu böyle gecelerde farkedersiniz en çok. Bütün bunları düşünürken şu sözü tekrarlar durursunuz: "İnsanın neresi ağrıyorsa, canı orasındadır." Canınızın şu anda tam olarak dişinizde olduğunu düşünür ve "canı burnunda olmak" deyimiyinin "canı dişinde olmak" şekilinde değiştirilmesi gerektiğini savunur ve kendinizi bu tip saçmalıklarla eğlendirmeye çalışırsınız. Diş ağrısının mizah anlayışı olmadığı için sizin saçma sapan esprilerinize derin bir zonklamayla karşılık vereceğini hatırlar, gülmemeye çalışırsınız. Yüzünüzde çarpık, aptal bir gülümsemeyle otururken birden karanlığın içinde bir müzik yükselir. Dıdın dıııııın dıdın dııııın, dıdıdııt dıdıdıt... "Risin’ up, back on the street, Did my time, took my chances..." Ve Rocky'nin antrenörü bir diş doktoru önlüğüyle karanlığın içinde belirir; "Acı yok kedi acı yok..." der. Oysa acı bal gibi vardır.

Diş ağrısının bir başka özelliği de şudur; size abuk sabuk hayaller gördürür, saçma sapan şeyler düşündürür. Ama hemen hemen hepsi kendisini kıyısından köşesinden içine alan şeylerdir. Mesela, uyuyamayacağınızı anlayıp yataktan kalkar bir ağrı kesici daha alırsınız ve ağrı kesici etkisini gösterene kadar kitap okumaya karar verirsiniz. Kütüphanenizde elinizi attığınız kitabın kapağında şu yazıyordur: "Acının Antroplojisi" En iyi zamanlamadır. Bu kitap ancak bir yerlerin ağrıyorken okunabilir. Elbette onu daha iyi anlamak istiyorsan. Sonra aslında kitap okuma eylemini ağrıyı unutmak için yaptığınızı hatırlar, başka bir kitap alırsınız elinize, bakın şu işe ki kitabın kahramanı bol bol dayak yiyen bir ufaklıktır. Bir sayfada kolu kırılır, başka bir sayfada saçları yanar, bir diğerinde kulağını çeken bir adam yüzünden kulağının arkasında bir yırtık meydana gelir. "Acı her yerde dostum acı her yerde" diye fısıldar diş ağrısı o kırçıl, sinir bozucu sesiyle. "Kes sesini ve çık hayatımdan Allah'ın belası" diye sessizce bağırırsınız, çünkü evdekiler uyuyordur ve onları da o enfes uykularından etmenin alemi yoktur. Siz sessizce bağırsınız fakat diş ağrısı kulağınıza daha da yaklaşarak o alevli soluğunu yüzünüze iyice yayar. Hayır ondan kurtulamayacaksınızdır ve evet bu gece onun gecesidir. Siz bunları düşünürken o çoktan bir şarkının sözlerini bozup kendine göre düzenlemiştir bile; "Bu gece benim gecem, bu geceee benim gecem, köke vuran her acıda seni mahvediyorum, beter ol inşallaaaah..." Allah cezanı versin demek istersiniz ama bu talebin sizin başınıza kara bir karga gibi konacağından korkar susarsınız. Zira diş sizindir, ağrı da öyle.

Sonunda birşeyi farkedersiniz, yataktan kalktığınızda dişiniz ağrımıyordur, uyumaya çalıştığınızda başlıyordur herşey. İşte diş ağrısının zayıf noktası. Tüm gece uyumaz bir zombi gibi dolaşırsanız, ağrı sizinle ilişiğini kesecektir. Tespit doğrudur zira zombilerin bir yerlerinin ağrıdığından şikayet ettklerini görmedim, en azından filmlerdeki zombilerin öyleydiler, gerçek hayatta bir zombi ile henüz müşerref olamadım. Bir vampirle ve bir kurt adamla da öyle. Onlara sorulacak pek çok sorum var bunlardan söz etmek isterdim, beni okuyanlar içerisinde bir vampir, bir kurt adam, bir zombi olur da yıllardır içimi kemiren sorulara yanıt bulur diye ama konumuz bu değil. (Size diş ağrısının insanı saçmalatma gücünden söz etmiş miydim sahi?)

Bütün gece bir Zombi gibi dolandım. Sigara içtim midem bulandı, akşamdan kalmış bayat çayı içtim iyi geldi, Orhan Pamuk'un Nobel röportajını okudum, yazarların konuşmak yerine oturup yazmalarının daha iyi olacağını düşündüm, gerçek yazarların yaptıkları iş üzerine konuşmayı saçma bulmaları gerektiği gibi bir his oluştu içimde. Ama röportajın bazı yerlerini sevdim hatta diş ağrısını bile unuttum o sırada. Sonra yine uyumaya çalıştım. Saatlerin geçişindeki hıza şaşıp kaldım. Güneşin doğuşunu izledim, sabah ezanını dinledim. Ve tekrar uyumayı denedim, ben deneyip dururken güneş iyice yükseldi, ben de umutsuz uyuma çabamı bırakıp kalkıp bunları yazdım.

18 Kasım 2010

Suzie'ni de Al Git

Scott muhtemelen kadınlar tarafından çok kalbi kırılmış, bar köşelerinde biraları devirip "Yok abicim yok, ben bu kadınları anlamıyorum. Hep birşeyler eksik kalıyor ya da bu cins pek değişken. Ne yapsam olmadı." diye sızım sızım sızlanan, güzel bir kadın görüp vurulan, sonra o güzelliğin kof olduğunu anlayan, kendi ölçülerine göre güzel olmayan bir kadınla sadece arkadaş olabilen ama sevgilisinin bu özellikleri taşımasını isteyen ve asla ikisini bir arada kimsede bulamayan biri. Scott bütün bunlara kafa yorup hayatı zehrederken, bir gece arkadaşlarından birinin "Olum ne istiyorsun sen, senin istediğin ancak robotlarda olur" sözü üzerine parlak bir fikir bulur. "Ulen madem benim istediğim dünya üzerinde yok, o zaman kendi kadınımı kendim yaparım." der. Tipik insanın kendini Tanrı sanma hastalığına yakalandığının farkında olmayan kaytan bıyıklı Scott'umuz başlar çalışmaya. Bunu gören arkadaşları: "Lan herifi aşağıladık, robot mu istiyorsun olum dedik, herif ciddiye aldı kendine robot yapıyor" diye cık cık'lanırken Scott gecesini gündüzüne katarak çalışmaya başlar sevgilisine kavuşmak için. Bir yandan çalışıyor bir yandan da cici sevgilisine isim arıyordur. Bu arada evinin civarında gerçek kadınlar ve gerçek adamlar aşık oluyor, kavga ediyor, birbirlerinin burnunun ucundan öpüyor, sevgililer günü kutluyor, birbirlerine süprizler hazırlıyor, evleniyor, ayrılıyorlardır. Ama Scott'umuz kararlıdır. İstediği kadını Tanrı ona vermediyse o kendisi yapacaktır. Dünyaya kafa tutan bir yanı vardır adamımızın.

Aradan 6 koca yıl geçer. Robotumuz hazırdır. İsmini Suzie koyar. Sarı dağınık saçları, hafif çekik gözleri, minik bir burnu, şehvetli dudakları, beyaz gömleğinden taşmış göğüsleri, 1.70 boyu, 30 kiloluk ağırlığıyla görenlerin akıllarını başlarından alacak kadar çıldırtıcı bir güzelliğe sahiptir Suzie. Bön bön bakmaktadır ama olsundur. Önemli olan bakışları değildir zaten. Hem hüzünlü, şehvetli, masum gibi üç fonksiyonu vardır. Scott eve geldiğinde artık ruh hali hangisine uygunsa o düğmeyeya basacak Suzie hemen o moda geçecektir. Ne dırdır edecektir, ne ağlayacaktır ne de birşey isteyecektir. Bu yönden bakıldığından Suzie'nin kadın cinsi ile uzaktan yakından alakası yoktur. Ama olsundur. Vücudu kadın vücududur ve gerisi önemli değildir. Yeter ki baş ağrıtmasın, insanın canını sıkmasındır.

Sonunda "Arkadaşım Şeytan" filminde Mazhar Alanson'un şeytana ruhunu satması karşılığında satın aldığı manken bebek piyasaya 3000 dolarcık karşılığında sürülmüştür. Üstelik kimse ruhunu şeytana satmamıştır. Teknoloji ne şahane birşeydir. Ama kadınlar çok alınmıştır bu duruma. Neden kimse onları düşünmemiştir. Biri çıkıp Suzie icad ediyorsa neden başka biri çıkıp bir Michahel, bir Patrick, bir Christian icad etmiyordur. Kadınlar her zamanki gibi geri plana atılmıştır. Onlar hiç ama hiç düşünülmemektedir. Ayıp oluyordur. İnşallah günün birinde bir hatun kişi çıkacak ve bir erkek robot icad edecektir. Hem bu robottan çocuk doğurmak bile mümkün olacaktır, göreceklerdir o zaman erkekler günlerini. Amazon İmparatorluğu yakındır, erkekleri Mars'a sürecektir kadınlar ve arkalarından şöyle bağıracaklardır: "Suzie'ni de Al Git."

HABER : Radikal

Ruhların Sonbaharı-Kent Haruf

  İnsanların ne söylediğini umursamadan, sadece kendi inandığımız doğrulara göre yaşamak mümkün mü? Belki yaşlandığımızda, pek çok şeyin ö...