02 Temmuz 2015

cennette üç küçük serçe...

Bizim kocaman taş binalarımızla çevrili alanımızın orta kısmında küçük sevimli bir kafe var. Açık bir mekan. Hemen yanında çölün ortasında bir vaha gibi çimlerle bezeli, içinde adını bilmediğim bir ağaç, bir kaç çam ağacı ve yine adını bilmediğim bodur yeşil yapraklı bitkilerin olduğu küçük bir cennet. Bu küçük cennetin hemen kıyısında, yarısı güneşte yarısı gölgede kalmış bir masa bulup gölgede kalacak şekilde oturuyorum. Ayaklarımı güneşe doğru uzatıyorum. İnsanın sabah güneşinde yıkanması kadar ruhu arıtan birşey var mıdır? 

Tatlı bir garsonumuz var. Şekerli bir kahve ve soğuk su getiriyor. Kahveyi getirirken dökmüş, özür diliyor. Sorun olmadığını söylüyorum. Dünyada bu kadar sorun varken kahve dökülmüş dert mi? Birazdan elinde peçeteyle geliyor. Kahveyi işaret ediyor. Fincanı kaldırıyorum peçeteyi tabağa özenle yerleştiriyor. "Beyaz giymişsin, dökülürse üzerine leke olur" diyor. Bu enfes bir incelik. Basit görünen ama pek çok insan evladının her nedense akıl edemediği ya da umursamadığı birşey... Oysa dünya temel olarak bu tür incelikler üzerine kuruludur.

Kahve bol şekerli, su buz gibi, güneş tatlı bir sıcaklıkta... Tüm masalar neredeyse dolu. İnsanların uğultusuna telefon sesleri karşıyor. Kimi telefonla konuşuyor, konuşmayanlar da telefonlarıyla uğraşıp duruyorlar. Ben de onlardan biriyim. Kahvemi içmek için başımı kaldırıyorum ve onları görüyorum. Adını bilmediğim o bodur ağacın dallarında cıvıldaşıp duran üç serçeyi... Bahçe nasıl sakin, serçelerin hiçbir telaşı yok. Napıyorsun sen diyorum kendime zaten tüm gün bilgisayar başındasın şimdi de telefondan mı takip ediyorsun dünyayı? Ne büyük budalalık... Oysa bu çimler, ağaçlar, serçeler bir nevi meditasyon olabilir. Zaten okuduğun haberlerden bunaldığın için gelmedin mi buraya? O bunaltıyı devam ettirmenin manası nedir? Telefonu masanın üzerine bırakıyorum. Güneşin altında sakince, telaşsız bir biçimde var olmaya devam eden bahçeye bakıyorum.

Belki biz de böyle olabiliriz diyorum. İlla kaçıp ormanda, dağ başında yaşamaya gerek yoktur belki, bütün bu hengame içinde yaşarken de bunu başarmak neden mümkün olmasın? Madem koşulları değiştiremiyoruz o halde neden elimizdekileri değerlendiremeyelim. Taş binalar ortasında bunun gibi küçük cennetler, cinnet geçirmiş kentler ortasında kurulmuş olan yeşil parklar belki de asıl doğamızı hatırlamamız için birer fırsattırlar. Bunca telaşın gereksizliğini, küçük hırslarımızın, aptallıklarımızın, kavga ve öfkelerimizin ne kadar aptalca olduğunu durup düşünmemiz için hatta hayattan yorulduğumuz, kendimizi bir hiç uğruna bir yerlerde unuttuğumuz vakit gidip kendimizi hatırlamamız için birer şanstırlar. Ve aslında ağaçları, doğaları ellerinden alınmaya çalışan bunca insanın kendini bunca paralaması belki de bütün bunlar ellerinden kayıp gitmesin, soluk alacakları tek yer olan bu kurtarılmış bölgeler ilk yardım kutusu gibi şehirlerinin ortasında dursun diyedir...

Serçeler havalanıyorlar. Söylemeleri gerekeni söylediler, onları dinledim. Yine geleceklermiş. Belki bu kez başka şeyler anlatırız dediler. Sizi her zaman dinleyeceğim dedim. Eyvallah dediler...

Fotoğraf: Pinterest

7 yorum:

  1. Nerde okumuştum, 'kurtarılmış alanlar ayırın kendinize' diyordu. İşten güçten, tvden telefondan, bilgisayardan arındırılmış saatler. Bunlardan kafamızı kaldırsak ne güzellikler göreceğiz dışarıda ve içimizde.

    YanıtlaSil
  2. Bugün tam olarak bunun örneğini yaşadım. Kurtarılmış alanlar ayırmak lazım aksi halde deliliğin eşiğine gelmek kaçınılmaz olacak çünkü...

    YanıtlaSil
  3. ÇOK DOĞRU
    http://catiustasiankarada.blogspot.com.tr/
    http://tufanbozkurt1.blogspot.com.tr/
    http://temizliksirketieryaman.blogspot.com.tr/
    http://isiltemizliksirketiankara.blogspot.com.tr/

    YanıtlaSil
  4. Harika bir betimleme ve öyküleme yazısı olmuş. Ellerinize sağlık. Sabahın erken saatlerindeki o güneşi hiçbir şeye değişmem. Müthiş bir huzur kaynağı oluyor tabi yanında birde okunası bir kitap olunca tadından da yenmez :)

    YanıtlaSil
  5. Çok teşekkür ederim. Güneş ve kitap ikilisinin nefaseti konusunda aynı fikirdeyim :)

    YanıtlaSil
  6. Betimlemeler cidden güzel, sabahleyin güneş doğmadan önce sabah ezanına yakın vakitte o havanın ayılmasına yakın vakitte o sessizliği dinlemek çok büyük zevktir. Sonra güneşin aldığı sessizlik de ayrı bir zevk :))

    YanıtlaSil
  7. RUHSUZ ATMACA: Çok teşekkür ederim :) O sabah vaktini ben de çok severim. İnanılmaz huzur dolu bir vakittir.

    YanıtlaSil