29 Ağustos 2010

Hayat...

Bütün bu saçmalıklarla nasıl başa çıkılır bilmiyorum. Kayıp olan anlam, var ve kayıpsa bulunur bir yerden sorun yok. Peki ya hiç var olmadıysa? Biz kandırmışsak kendimizi bunca zaman? Kocaman mavi bir gök altında, sokaklara, ağaçlara, çiçeklere bakıp ve sonra parmaklarımıza, ayaklarımıza, kocaman açılmış meraklı gözlerimize bakıp tüm bunların bir anlamı vardır mutlaka ama biz bilmiyoruzdur demişsek ve yaş 20 yaş 30 yaş 40 yaş 50 olduğu halde o anlamı bulmamışsak. Ve yavaş yavaş çökmeye başlamışsa inanç. Birileri toprak altına girmişse ve anlam olduğuna dair kalmış az buçuk inancını da alıp götürmüşse? Şimdi o kırıntılar bir mezar üzerinde kuşlara yem olmuşsa ne yaparsın?

Ne yaparsın ben söyleyeyim.Ya kendi hayatının kahramanı olursun ya da gamlı baykuş gibi tüner kalırsın bir yerde. Bir kahraman olmak aslında herkesin harcıdır. Artı bir özellik gerektirmez. İnsan olmak yeterlidir. Ve güven bana hepimiz zaten kahraman olarak doğarız. Tek sorun büyüdükçe kahraman olduğumuzu unutup hikayenin "olsa da olur olmasa da" yan unsurlarından biri sanmamızdır kendimizi. Ne büyük bir hata. Yaşıyorsan, tüm bu olup bitene rağmen var olmaya ısrarla devam ediyorsan kahraman değilsen nesindir söyler misin? Gidenlerin ardından acı ile el sallayacak kadar cesursan, tüm bu özleme dayanabilecek kadar sıkabiliyorsan dişlerini, her gün herkes saçma sapan sebeplerle ölürken sen hala "hayata" inanabiliyorsan, gülebiliyorsan mesela, ufak tefek sıkıntılarla boğuşuyorsan, uyuyabiliyorsan ya da Allah aşkına söyle sen kahramanı değilsen bu hayatın, nesisin?

Bilerek yaşamak diyorum ben bunun adına.  Boşluğu bilerek, anlamsızlığı bilerek inatla yaşamak. Öyle yapıyorum ben de. İçime karanlık değil aydınlığı doldurarak, tüm bu anlamsızlığa yaşlı bilge bir büyükanne gibi gülümseyerek, "bu böyledir, olsun bakalım" diyerek, çocukluktan gençlikten soyunup kocaman bir kadın giysisini üzerimde hiç eğreti durmadan taşıyarak yürüyorum sonunu göremediğim bir yolda. Bir kahraman gibi gururlu, direnerek yürüyorum ve de. Yollardaki çiçek böceğe bakıp dünyadan göçüp gitmiş tüm kadınlara ve adamlara selam veriyorum. Ve vallahi de billahi de zerre kadar kormuyorum hiçbir şeyden. Çünkü biliyorum ki bu yangının içinden geçtiysem, bu acıdan sağ çıktıysam artık hiçbir yangın yakamaz ellerimi, hiçbir acı seremez yere beni. Yürüyorum. Bir kahraman gibi...

resim: Samuel Bak

20 Ağustos 2010

Babama...

Benim babam aslan gibi bir adamdı. Bundan tam 16 gün önce, birdenbire, hiç hesapta yokken ( ölüm hesaplanabilir mi sanki?) bize veda etti. Kalbimin büyük bir parçasını da kendisiyle beraber alıp götürdü.

İnsan ölüm hep başkasına sanıyor ya, başına geldiğinde, ailesinden birini kaybettiğinde aklı almıyor bütün bunların nasıl ve neden olduğunu. Bir gün önce oturup sohbet ettiği babasının kalbine nasıl yenik düştüğünü, o kocaman güzel kalbin ona nasıl ihanet ettiğini, o cıvıl cıvıl ruhun o bedeni nasıl terkettiğini hiç ama hiç anlayamıyorsun. Onu bir daha göremeyecek olma ihtimalinin gerçek oluşu ile yüzleşemiyorsun. Tek tesellin orada öyle sessizce yatarken, herkes ona ölü derken, ama tıpkı uyuyor gibi görünürken, yüzündeki gülümseme oluyor. "Bir insan öldüğünde yüzünde nasıl gülümseme olur?" diyor etraftakiler. Ama sen babacığını çok ama çok iyi tanıdığın için onun neden ve neye gülümsediğini biliyorsun. 

Ben babamı  bir kara trene bindirmiş ve yolcu etmiş gibi düşünüyorum. Adını bilmediğim güzel bir ülkeye gidiyor olmanın gülümseyişi var dudaklarında. Ardından annem, kardeşim, ben ve onu seven onlarca insan hep beraber el sallıyoruz. Babamın treni kalkıyor. Yemyeşil tarlalardan geçiyor babacığım. Gözleri kamaşıyor. Sonra gökyüzündeki köpük köpük bulutlara bakıyor. Kuşlar selamlıyor onu. Yıldız yıldız bir geceye akıyor treni. O kadar çok yıldız var ki insan aklını oynatır sanıyor. Yüzünde hep o gülümseme. Dünya dertlerinden kurtuldu diye mi? Hep özlemini duyup da bir türlü neresi olduğunu bilemediği bir yere gidiyor diye mi? Aklına ne gelirse treni oradan geçiyor. Deniz mi görmek istedi koca bir okyanus peydah oluyor, ağaçları mı özledi her yan kocaman çınar ağaçları. 

Zaman zaman aklına geliyoruz babamın. O da özlüyor bizi onun da içi yanıyor. Kapatıyor gözlerini, mutfakta yemek yaparken içini çeken anneme sarılıyor arkasından. Annem ne olduğunu anlamadan ürperiyor. Hissediyor babamı. Benim saçlarımı okşuyor sonra. Anlıyorum ki yanımda. "Baba" diyorum. Boşlukta kalıyor sesim. Ama o duyuyor biliyorum. Onu nasıl sevdiğimi, nasıl özlediğimi, onsuz ne yapacağımı bilmediğimi biliyor. Sonra kardeşime gidiyor "aslan oğlum" diyor "sen herşeyi halledersin" Eli çenesinde oturuyor kardeşim. İçinde kocaman bir yangın. Ağlasa belki biraz sönecek. Ama ağlayamıyor. Biliyor babam hep gelecek yanına. Ne zaman ihtiyacı olsa sırtına koyacak elini "Haydi oğlum, yapabilirsin. Güçlü, kocaman bir adamsın sen" diyecek. Babam hep gelecek yanımıza. Kalplerimize içtiğimiz çayın dumanıyla dolacak. Çiçek kokularıyla ciğerlerimizde gezinecek. Ve  bulutların üzerinden günaydın diyecek her sabah. Gece yıldız olup göz kırpacak gökyüzünden.Hep gelecek o. Sanki hiç gitmemiş gibi.

Dedim ya; benim babam aslan gibi bir adamdı. Onurlu, akıllı ve sevgi doluydu. İyi ki benim babamdı. İyi ki bu kadar yakındık. İyi ki bunca sevgiyle büyüttü beni. Seni seviyorum babacığım. Seni çok özlüyorum. Orada rahat uyu. Güzel kocaman bir ülkede mutlu ve huzurlu ol. Ve bizi merak etme. İyi olacağız söz veriyorum. Çünkü biz iyi olursak sen de orada iyi olacaksın biliyorum. Seni seviyorum.

Resim: Yin youn chun

03 Ağustos 2010

hafızam benim biricik sevgilim...

Hafızamın berbatlığı bir kaç sebebe bağlanabilir; konsantrasyon bozukluğu (ki benim gibi on tane şeyle aynı anda ilgilenmeye çalışan meraklı köftelerin kaçınılmaz sonudur), kafa karışıklığı (ki benim gibi on tane şeyle ilgilenirken on ayrı şeyi de düşünmeye çalışan sersemlerin doğal olarak başına gelecek şeydir.) ihtiyarlık (tamam 36 yaşa ihtiyar denmese bile birazcık ihtiyar denebilir) Evet bunlardan biri ya da hepsi yüzünden hafızam berbat olabilir. Ama aslında belki de temel sebep; eskisi kadar, yeni birşeyler öğrenmeye istekli, ya da meraklı diyelim, olmamak, saçma sapan şeylerle uğraşmaktan (ki biz buna günlük hayatın aptalca sorunları diyebiliriz) yeni şeyler öğreniyor olmanın heyecanını unutmaktır. 

Aslına bakarsanız hafızamın güçlü olmamasının yararını da görmedim değil. Benim gibi baloncuklu kafalar hoşlanmadığı insanları, kötü anıları o baloncuklar içine hapsedip o baloncukları pıt diye patlatma ve hayatına devam edebilme şansına sahip. Lakin bazen güzel şeyler de o baloncuklar arasında kalabiliyor. Ya da önemli ve gerekli bilgiler. Bu yüzden yol iyi baloncuklarla kötü baloncukları ayırmaktan geçiyor.

Bu sabah bu hafıza işine kafa yordum bir yandan "kızım yaşlanıyor musun ne?" diye hayıflanırken diğer yandan da kafamın içinde uçuşan baloncukların hayalini kurup güldüm. Tüm bunları bahçede begonvillerin mor çiçeklerine bakarken düşündüm ve aklıma parlak bir fikir geldi. Dedim ki; "madem hafızandan şikayetçisin madem bunu da yeni birşeyler öğrenmiyor olmana bağlıyorsun o halde kendine her gün ödev ver ve ilgi alanın olsun olmasın her gün yeni birşey öğren." Ve tam karşımda duran begonvilleri günün ödevi seçtim. Hergün hayranlıkla baktığım bu çiçek hakkında diğer adının gelin duvağı olması dışında hiçbir şey bilmediğimi farkettim. Sahi ya kimbilir ne kadar çok şeyin böyle yüzeyinden geçip gidiyordum. Bakıyordum ama onu anlamadan bakıyordum. Saçma sapan şeylere kafa patlatmaktansa güzel birşeyleri merak etmek insanın zihnine vereceği bir armağan değilse nedir ki? Ben de kendime hergün bir armağan vermeye karar verdim.

Begonviller hakkında ne mi öğrendim? Begonvil adını kendisini 1768 yılında Brezilya'da keşfeden Fransız Amiral Louis Antoine De Bougainville'den almış. Mor, pembe, beyaz ve kırmızı çiçekleri olan Begovil'in en önemli özelliği hastalık ve böcek barındırmamasıymış. (Sanki ben üzerinde karıncalar gördüm diye hatırlıyorum ama bu hafızaya güvenilmez elbette. Eve gidince bakayım.) Güneşi severmiş. (Onunlar ortak bir özelliğimiz var.) İç mekanlarda yetiştiriliyormuş yetiştirilmesine ama havasız kaldığında çiçeklerini döküyormuş. (ben hep bahçelerde gördüm. Hiç iç mekanda yetiştiren birine rastlamadım. Zaten tüm evi sarar.) Ay nazlı şey çok sulanırsa da çiçeklerini döküyormuş. (Anneannemin dediği gibi "güzeller nazlı olur") İşte böyle bu Brezilyalı güzel hakkında öğrendiklerim. Son bir not; Beyaza boyanmış bir evin dış cephesine tırmanmış bir begonvil enfes bir görüntü yaratır.

Resim: Leonard Wren 
Bilgi: Wikipedia