13 Şubat 2017

reca ederim sanatı tahammülsüzlüğe alet etmeyelim...

Nefis bir pazar öğleden sonrası. Yatağımın üzerine güneş ılık ılık vurmuş, yapmak zorunda olduğum hiçbir şey yok ve kararlıyım sadece bugün akıl sağlığımı korumak adına ne haber izleyeceğim ne de gazete okuyacağım. Güzel bir film izleyeyim dedim kendi kendime. İnterneti şöyle bir taradım, o günkü ruh halime uygun bir film buldum. Afişine baktım beğendim, konusunu okudum ilginç geldi. Hiç yapmadığım birşeyi yaptım ve filmin yorumlarına göz atayım dedim. Demez olaydım. Sayıp dökmüşler birbrilerine. "Vay efendim sen bu filmin nesini beğendin de beş yıldız verdin"ciler mi dersin, "anlamıyorsun sonra kötü diyorsun filme cahilsin"ciler mi demezsin birbirlerini kırıp dökmüşler. Akıllara ziyan. 

Benim bildiğim, ki bu aralar ne doğru ne yanlış artık bilemiyorum, birşeyi beğenir ya da beğenmezsin, beğenmeyene "niye beğenmedin ulan" diye hakaretler yağdırmaz ya da "nesini beğendin bunun cahil salak" diye yerden yer vurmazsın. İzler karar verirsin, sana ne ayol kim nesini beğenmiş kim nesini beğenmemiş.

"Hele bak" dedim kendi kendime "Ne hale gelmişiz. Biri bir film çekmiş, birileri izlemiş, o izleyenler 'fırsat bu fırsat' deyip birbirlerine girmişler. Bu kadar mı tahammülsüz oldunuz bre insafsızlar? Futbol için birbiriniz kesmeniz, ağız burun kırmanız neredeyse doğal hale geldi, keza siyasi parti taraftarlığınız da öyle bari sanatı bulaştırmayın bu işe."

Yakında kitaplar, diziler (hoş bir ara kurtlar vadisi fanları vardı di mi?) şarkılar ve şarkıcılar da bu birbirine tahammülsüzlükten payını alabilir. "Vay efendim sen kimsin de Dostoyevski'ye laf ediyorsun", "Kafka okumayanı insan saymam kanka",  "Ne Salman Rusdie mi okuyorsun seni kafir" gibi saç baş yolmalarla karşılaşabiliriz. Hiiiiç ama hiiiç şaşırmam. Birbirinin gırtlağına çökmek için fırsat arayan adam herşeyi kendine pek güzel alet edebilir.

Sanat insanın ruhunu inceltiyor derler ya. Emin misiniz? Belki de ruhunu inceltebilmesi, güzelleştirebilmesi için önce bir ruhun olduğunu yani insan olduğunu anımsaman gerekiyordur.

Resim: Eric Drass

08 Şubat 2017

Güzellik, sessizlik ve ölgün bir öğleden sonrasına dair...

"Bunlar insansa biz neyiz la?" diyor. Merak edip başımı çeviriyorum, ekranda Burak Özçivit'le Fahriye Evcen var. "Hey maaşallah" diyor. "Yav biz neden insan değilmişiz?" diyorum. "İnsan, ancak güzeller güzeli olunca mı insan oluyor?" "Hııı" diyor Lafın gelişiymiş. Sahiden ikisi de birbirinde güzel. "Bak" diye başlıyorum. Yüzünde 'öff başlama yine' ifadesi var. Haklı. Yine filozofik zırvalamalara başlamak üzereyim ki böyle olduğunda ben bile sinir oluyorum kendime. O nasıl olmasın? Öylesine bir laf etti, bense artistlik yapıyorum.

"Şu Barbi kızı hatırlıyor musun?" diye soruyorum. "Hatırlamaz mıyım?" diyor. Hatırlanmayacak gibi değil ki. Her şeyi unutsan o kadar ince bir belin nasıl olabileceğine kafa patlattığını hatırlarsın. Barbi'ye benzemek için milyonlar harcayan insanlara dehşetle baktığını hatırlarsın ya da. "Bu aslında çok ilginç bir konu" diyorum. Az önce kendime "başlama yine" demiştim, kararlıyım başlamamaya. İstiyorum ki o konuşsun. Ne düşündüğünü merak ediyorum.

Aslında estetiğe karşı olmadığını söylüyor. Ben de değilim. Onun karşı olduğu hayatını estetik ameliyatlarla geçirenlermiş. "E ne de olsa herkes şanslı doğmuyor" diyor. "Çok mu önemli güzel ya da yakışıklı olmak" diyorum. "Yani hayatımızı etkileyecek kadar mı önemli?" Elbette önemliymiş, hayata öyle başlarsan bir sıfır önde başlarmışsın. Doğruluk payı olabilir. Ama diyorum bunun tam aksi örnekler de var. Mesela sırf güzel olduğu için hastalıklı aşıkların istemediği ilgisine mazhar olan ve başı beladan kurtulmayan birini şanslı sayabilir miyiz? Bence güzellik bazen beladan başka bir şey getirmez. "Belki"diyor. 

"Peki güzellik göreceli değil mi sence?" diye soruyorum. "Yani şu an bize 'güzel kadın' 'güzel adam' diye dayatılan bir imaj var ve herkes o imaja uymaya çalışıyor. Bak bir örnek vereyim 70'lerde kaşlar incecik şimdi kaşlar köfte gibi. Adile Naşit kaşlı bir kadın "yok boyayayım yok ektireyim aman en iyisi dövme yaptırayım" diye diye Mustafa Keser kaşlı olup çıkıyor. Çünkü birileri güzellik algısı oluşturuyor biz de ona koşa koşa itaat ediyoruz. Sonra da kimse birbirini olduğu gibi kabul etmiyor teraneleri. Hey yavrum hey."

"Uzun mu konuştum?" diyorum. Elini sorun değil gibi belli belirsiz bir hareketle sallıyor. Bir süre konuşmuyoruz. Bu sessizlikten faydalanıp içimden kendime söyleniyorum. Kısa kesmeyi bir öğrenemedin. Az ve öz konuşana hayranlık duyuyorsun ama hiç bunu beceremiyorsun. Halbuki çok fazla detay anlatanların ve gereksiz açıklamalarda bulunanların karşılarındaki bir aptal gibi gören gizli bir egoları olduğuna inanıyorsun ama yine de aynen devam ediyorsun. Belki de sensindir aptal ha?

"Bir şey mi dedin?" diyor. Başımı sallıyorum. "Biraz sessizlik bana iyi gelir aslında" diyorum. Zaten sürekli kafamın içinde konuşuyorum başım şişiyor bir de başkasınınkini mi şişireyim? İnsan kendi sesinden yorulur mu yahu? Ben yoruluyorum. "Eee niye konuşmuyorsun?" diye soruyor. Söyleyeceklerim bitti ne konuşayım? "Bazen sessizlik iyidir yahu?" diyorum. "Bari radyoyu aç" diyor. Hey Allah'ım! Sessizliğe tahammülü olmayanlardan o. Bense sessizliğe hasret kalanlardanım. "Biz ikimiz neden bir aradayız?" diye soruyorum kendime. "Olsun" diyorum sonra "illa aynı olmak zorunda değiliz ya?"

"Offff"  diyorum. Sesli söylemişim. Halbuki içimden diyecektim. "Sıkıldın mı?" diyor. Ne sıkılması kafamın içindeki ses susmuyor ona ofluyorum. Bunu ona söylemiyorum elbette. Ki bu konu açılırsa sahiden uzuuun ama çok uzun konuşabilirim. "Yok yok bir şey" diyorum. "Biraz daha sessiz duralım." Omuz silkiyor. Muhtemelen onun kafasının içinde de konuşan bir vırvırcı var. Sessizlik hep hayal.

Resim: Sir Lawrence Alma-Tadema

02 Şubat 2017

bu ne çıldırtan denge!

Dışarısı buz gibi. Tıklım tıkış dolmuş bile bu kadar insana rağmen ısınmıyor. Yol boyu eve gideyim bir kase çorba içeyim hayali kuruyorum. Öyle bir haldeyim ki nihai hedefim ayaklarımı ısıtmak ve mercimek çorbası içmek. Dolmuştan inmiyorum atıyorum kendimi. Hadi birkaç adım daha sonra evdesin. Allah'ım rüya mı bu? Sahiden evdeyim. İçerisi sıcacık. Mutfakta mis gibi çorba kokusu geliyor. Kokusu bile kafayı bulmama yetiyor. İnsanın evi gibisi var mı şu hayatta? Yeminle yok.

Çorba henüz pişmemiş. Beklemek lazım. Zararı yok. Hele ısınayım önce güzelce. Televizyonu açıyorum. Huyumdur, bir kanalda kalma sürem maksimum bir dakikayı geçmez. Sorun muhtemelen bendedir. Öyle ya insanların TV karşısında çakılıp kaldıkları ve gözlerini ayırmadan tek bir noktaya kilitlendikleri bir dünyada televizyonda izlenebilecek bir şey olmadığını düşünmek muhtemelen bendeki bir eksiklik ya da yanlışlıktan kaynaklanıyordur. Sonra birden mavi gözlü orta yaşlıca bir hanımın öfke dolu neredeyse alevler çıkararak açılan ağzına takılıp kalıyorum. Bir süre neden söz ettiğini anlayamadan bakıyorum. Birine çok sinirlenmiş. Fena canı yanmış olmalı diye geçiyor aklımdan. Bir süre dikkatle dinliyorum. Bu arada kamera arada bir genç bir kızı gösteriyor. Kızın yüzünde hayret, dehşet, üzüntü karışımında oluşan tuhaf bir ifade var. Çok acayip bir şey oluyor herhalde. Kız mavi gözlü hanıma bir şeyler söylüyor. Bu bir açıklama evet. Aman Allah'ım evlilik programı izliyorum ben. Kadın kızı bağzı ahlak dışı şeyler yapmakla suçlarken zavallıcık "o işin aslında öyle olmadığını böyleyken böyle olduğunu, şundan dolayı şöyle şeylerin geliştiğini...." falan filan anlatıyor. Ben mavi gözlü hanımın alevli öfkesinden o kızcağızın hiçbir yakınlığı olmayan birine hayatını açıklıyor olması arasında şaşkınlık içinde gidip geliyorum. Ve aklımda tek bir soru var, sahiden insanlar bu programları şaşırmadan izliyorlar mı? Bütün bunlar bir süre sonra normal gelmeye başlıyor mu? Kimseyi seçimlerinden dolayı yargıladığım yok benim derdim kendimle aslında. Herkes her şeyi normalleştirirken ben gazete okurken, twitter'da yapılan açıklamalara bakarken, facebook ya da instagramda dolaşırken neden sürekli şaşkınlık denizinde yüzüyorum. 

"Saçmalamayı bırak da çorbanı iç" diyorum. "Kulaklarını kapa, çorbanı iç ve git Dostoyevski'ni oku. Dışarıda bırak dünyayı zira gerçekten artık iyice zıvanadan çıktın sen."  Çorba çok güzel ama benim ağzımın tadı kaçtı bir kez. "Ben" diyorum "ne zaman 'olur olur hepsi düzelir' diyen biri olmayı başaracağım acaba?" Bütün ülke, kocamaaaan bir ülke normal normal yaşamaya devam ediyorsa, artık hiçbir şey tuhaf ve her şey kabul edilebilir olduysa... Bak şimdi 38 günlük bir bebeğe cinsel istismarda bulunuldu bu ülkede. Bebek yahu. 38 günlük. Ve ülkenin bu haber karşısında aklını oynatması  gerekiyorken bir kaç insandan ses çıktı. Ve hemen ertesinde ise şu haber, "14 yaşındaki kıza tecavüz eden 18 yaşındaki bilmem kimin cezası "saygın tutum" nedeniyle 7,5 yıla indirildi." Şu ana dek aklımı oynatmamışsam bile az kaldı, gerçekten. 

Mavi gözlü kadın hayat memat meselesi ettiği genç kızın birkaç erkekle görüşmüş olmasını yine ağzından ejderha alevleri çıkararak anlatıyor. Yemin ediyorum ağlayasım geliyor bu insanlara baktıkça. Kumandayı alıp haberlere geçiyorum. Ah ah ah... Bir şiir geliveriyor aklıma... Hay Allah nereden geldiyse....


"Dostum, dostum güzel dostum 
Bu ne beter çizgidir bu 
Bu ne çıldırtan denge 
Yaprak döker bir yanımız 
Bir yanımız bahar bahçe" *

* Hasan Hüseyin Korkmazgil

Resim: Gürbüz Doğan Ekşioğlu