08 Ocak 2019

insanlar hep insanlar...

Kurşuni bulutlarla kaplanmış bir gökyüzü altında dolmuş bekliyorum.Sabahın bu karanlık saatinde kırmızı şemsiyem olmasa; siyah montum, siyah pantolonum, siyah botlarım ve siyah saçlarımla,  etraftaki karanlığın içinde tamamen görünmez olacağım. Yağmur usul usul yağıyor. Pencereleri buharlanmış dolmuş  nihayet geliyor. İçerisi nem, parfüm ve sigara kokuyor. Kimse konuşmuyor, tek duyulan ses radyodan yükselen Müslüm Gürses'in sesi. Onu sesi herkesin yüzüne acıklı bir hava veriyor. Tıpkı kurbanlık koyunlara benziyoruz. Sabah sıcak yataklarından uyandırılmış ve zorla işe götürülüyoruz, daha ne olsun. 

Dolmuştan iniyor ve diğer dolmuşa binmek üzere durağa doğru yürüyorum. Dolmuş gelmiş bile koşturuyorum. Binip paramı uzatıyorum. Şoförün arkasında tek başına oturan kadın yanındaki boş yere eliyle pıt pıt vurarak oturmamı işaret ediyor. Gülümseyip oturuyorum. Sonra gözlüklerinin ardından o sevimli kocaman gözlerini açarak "Tanımadın mı?" diye soruyor. Başımı hayır anlamında sallıyorum. Yüzünü daha önce hiç görmedim, eminim. İsimleri unutan hafızam şaşırtıcı bir biçimde yüzleri asla unutmaz çünkü. "Ben seni daha dolmuşa gelirken tanıdım" diyor geldiğim yönü işaret ederek. O kadar emin ki beni tanıdığına hafızam bana oyun mu oynuyor diye kendimden şüphe ediyorum. "Sen .... okulunda çalışmıyor musun?" diyor sonra. Evet beni biriyle karıştırıyor. Biliyordum. "Hayır" diyorum "karıştırdınız sanırım" Yüzüne yıllardır kendi adını yanlış biliyormuş gibi bir şaşkınlık dalga dalga yayılıyor. "Nasıl olur" diyor "sesin bile aynı" Ben ise varlığından henüz haberdar olduğum ikizimi fena halde merak ediyorum. "İnsan insana benzer" gibi birşeyler diyorum, O ise "ama nasıl olur?" diye şaşkınlıkla kendi kendine mırıldanıyor.

Paşa paşa işime gidiyor paşa paşa çalışıyor ve delicesine bir özlemle saatin 5 olmasını bekliyorum. Saat 5 olunca nemrut nemrut oturan ben bir kelebeğe dönüşüyor ve sevinçten nereye konayım bilemiyorum. Dışarda çılgın bir yağmur var. Beni iliklerime kadar ıslatmakla tehdit eden bir yağmur. Şemsiyemi açıp taksi durağına kadar koştura koştura gidiyorum. Kendimi taksinin içine atınca şoför yıllar önce ölmüş annesini görmüş gibi bakakalıyor suratıma. Acaba bu taksi değil miydi başka birinin arabasına mı atladım diye şüpheye kapılıyorum. Bu insanların yüzündeki şaşkınlık neden beni sürekli kendimden süpheye düşürüyor acaba? Adam kendine geliyor "hoşgeldiniz" diyor ve nereye gideceğimizi soruyor. Tanrı'ya şükür meşhur dalgınlığımın kurbanı olmamışım. Adresi söylüyorum. Adam benden yolu tarif etmemi istiyor çünkü bugün işteki ilk günüymüş. Şimdi anlaşıldı şaşkınlığının sebebi. Zavallıcık ne bilsin taksilere paldır küldür binen müşterilere alışık değil ki. Ona kazasız belasız bir iş hayatı diliyorum. Teşekkür ediyor ve birden acaip bir sohbetin içine giriyoruz. Sohbet etmeden araba süremeyen taksi şoförlerinden olacak belli. Oysa ben kafamdaki bir meseleyi yol boyunca çözmeyi planlıyordum.  Çünkü en iyi yolculuk ederken düşünebiliyorum. Ama sohbeti güzel kendisi de saf bir sevimliliğe sahip. "Aman" diyorum "ne diye inciteyim adamı belki gün boyu arabanın içinde oturdu patladı sıkıntıdan. Hem ilk günüymüş, nemrut yolcu olup da onu işinden nefret ettirmeyeyim." Yolları pek bilmediğini söyleyen adama nerede ne var yol boyu rehberlik ediyorum. Tamam diyor hepsini kafasına yazmış. Öyle söylüyor. Havadan sudan oradan buradan konuşa konuşa yolu bitiriyoruz. Birbirimize iyi akşamlar diliyoruz. Arabadan inerken bana sevinçle gülümsüyor. İlk yolcuydum belki. Bilemiyorum.

Ben insanlardan sürekli kaçmaya çalışırken neden yabancıların benimle konuşmaya çalıştığını anlamaya çalışıyorum. Sürekli gülümseyen biri olsam haklılar. Ama genelde etrafı görmeden kafasının içine bakan biriyim ya da telefona eğilmiş çatık kaşlarla birşeyler okuyan biri. Buna rağmen neden onca insan arasında bana adres ya da saat soruyorlar, kaldırımda yürürken bile yanıma gelip konuşmaya, daha da ötesi dertlerini anlatmaya çalışıyorlar. Çok ilginç bir örnek anlatayım; geçen gün işten çıkmış yürürken bir kadının yanından geçiyordum. O benden daha yavaş yürüdüğü için onu geçmek üzereydim ki dönüp bana "araban yok mu senin" dedi. Şaşkınlıkla "yoo" dedim. Onun da yokmuş. Çok uzun yol yürümüş, çünkü duraklar arası mesafe uzakmış. Şimdi neresi olduğunu hatırlamadığım bir yerde çalışıyormuş, orada çok yorulmuş zaten bir de bu yol çok fazlaymış. Ne diyeceğimi bilemediğimden "durak biraz ileride" dedim "az kaldı." Sonra hızlandım duraktaki dolmuşa yetiştim. Arkama baktım ama gözden kaybolmuştu. Nereye gittiğini anlayamadım.  

O söz doğru galiba; neden kaçarsak o daha çok üzerimize geliyor. Ben insanlardan sıtkı sıyrılmış biri olarak yalnız ve sessiz kendi kendime kalmaya çalıştıkça bütün bu insanlar nereden nasıl gelip beni buluyorlar bilemiyorum. Ama bu insanları seviyorum galiba. Benim kaçtıklarım onlar değil. Belki de bu insanlar dünya üzerinde sadece hoşlanmadığım o insan türünün var olmadığının kanıtı olarak bir yerlerden çıkıp geliyorlardır. Bu bir nimet. Zira içimde bu hisle yaşamaktan hiç hoşlanmıyorum. Onları kızmadan, öfkelenmeden, oldukları gibi ayırdetmeden sevmek istiyorum. Ben galiba aslında insanın temelde iyi olduğuna inandığım zamanları özlüyorum. Bu inancımı sarsan tüm olayları ve insanları, haberlerde gördüklerimi unutmak istiyorum. Öyle...

Resim: Paul David

02 Ocak 2019

bulutlar, ağaçlar ve gören gözlere dair...

Eskiden yeni yıl kararları alırdım. Bilindik şeyler, yok sigarayı azaltayım, hergün yürüyüş yapayım falan filan gibi alındığında mutlu eden ama iş uygulamaya gelince hiç de öyle olmadığı görülen kararlardan söz ediyorum. Bir süredir karar marar almayacağım diye bir kararım var. (Yine de karar almışım ya pes) Çünkü şunu farkettim benim beynim "yapılacakları bir kenara yaz, sonra disiplinli bir şekilde uygula ve sonuç al" şeklinde çalışmıyor. O kararlar, her daim hatta uyurken bile, arka planda benden habersiz çalışıyor, kendi kendini dokuyor ilmek ilmek ve hayata geçiyor. Disipline zorlamaya karşı duran benim gibi insanların çoğununki de böyle çalışıyordur sanıyorum.

Her neyse beynimin arka planında neler döndüğünü bir yana bırakalım da bu yıl neler yaptığıma bakalım. Bu yıl hiç planlamadan resim yapmaya başladım. Sulu boya. (Belki birgün buraya da birkaç resim koyarım. Ama şimdi değil çünkü henüz istediğim düzeye gelemedim.) Planlamadan diyorum ama aslında aklımın bir köşesinde birşeyler üretme fikri her daim vardı. Birgün bir arkadaşım, ona kendimi pek iyi hissetmediğimi söylediğimde şöyle dedi, "Eskiden birşeyler çiziyordun. Neden bıraktın ki? Belki yeniden başlasan sana iyi gelir." Ertesi gün gittim suluboya, kağıt, fırça falan aldım. Suluboya hakkında en ufak bir fikrim olmadan ve neden suluboya yapmak istediğimi bilmeden. Bugün hala düşünüyorum neden bu boyayı tercih ettiğimi. Resim öğretmeni bir arkadaşım "neden sulu boya ile başladın, o en zorudur" deyince "zoru sevdiğimden mi?" diye düşündüm ama hiç değil zira zor şeyler beni usandırır. Ama bundan usanmadım. Bu da beni hayrete düşüren bir başka nokta aslında. Annemin deyimi ile tam bir maymun iştahlı olan ben kendimdeki bu istikrara şaşırmaktan alamıyorum kendimi. 

Resmin bana kattığı en güzel şey yarı kör olan gözlerimi açmış olması diye düşünüyorum. Nasıl olduğunu anlatayım; gökyüzünü boyamaya çalışıyordum. Pembe bulutlu, insana huzur veren bir gökyüzü istiyordum. Ve o an şunu fark ettim, bulutlara bakmışım ama aslında onları görmemişim. Gece nasıl görünürler, günün hangi saatinde güneş neredeyken nasıl bir renk alırlar, gölgeleri ne zaman toprağın üzerine düşer hiç ama hiç dikkat etmemişim. Bir de ağaçlar var elbette. Renkleri nasıl değişiyor, her mevsim yeşil kalanlar, kışın yaprak dökenler hangileri, hangi ağacın gövdesi hangi renk, boyları ne uzunlukta, dalların kalınlıkları nasıl hepsinden bihabermişim. İnsan hep tepesinde duran gökyüzüne, hergün önünden geçtiği ağaçlara, yaprakların dokusuna, güneş ışıklarının bulutların ardından süzülüşüne, dolunaya, çiçeklerin rengine sadece bakıyor galiba çoğu zaman. Görmeden sadece bakıyor,  "zaten orada duruyorlar" mantığıyla hiç dikkat etmiyor. Ne yazık. Ne büyük kayıp. 

Resimlerim nasıl bilmiyorum ama dünyayı böyle bir gözle görmek bana iyi geldi. Uzun uzun gökyüzüne bakmak, zarifçe dans eder gibi kayan bulutlardan gözlerini alamamak, yapraklarını gün be gün döken dallara dikkat kesilmek, hergün önünden geçtiğin ağacı selamlamak ve bazen ululuğu karşısında kendini minicik hissettiğin çınar karşısında saygıyla eğilmek bana gerçekten iyi geldi. 

Sanat bu yüzden belki de ruhumuza ışık saçıyor. Güzelliğiyle büyülendiğin bir tablo, birden bir yerlerden çıkıveren ve içini ısıtan bir şarkı, akla ziyan ayrıntılarla donatılmış bir heykel, bir mimari şaheseri,  her gözünü açıp kapadığında gözlerinin önünde beliren sahneleriyle izledikten sonra aklını alamadığın bir film, kahramanlarını arkadaşların sandığın bir roman ve daha pek çok şey. Bu yüzden hangi dalı olursa olsun insan sanatın bir dalı ile ilgilenmeli bence. Daha güzel yaşamak için, kör, sağır, dilsiz yaşamamak için, içinin ısınması, ruhunun parıldaması için mutlaka ilgilenmeli. Eğer içimizde Tanrı'dan bir ışık varsa onu parlatan tek şey bu çünkü.

Resim: Jean Alphonse Roehn







27 Temmuz 2018

sırf merhaba demek için...

Son zamanlarda hayatımın uzunca bir bölümünü nehrin içinde sürüklenerek geçirdim. Doğru olmayan insanlarla doğru olmayan sohbetlerin içine yuvarlandım ve gömüldükçe gömüldüm. Çok rahatsız edici sözler duymakla kalmayıp o sözlerin ağzımdan çıkmasına izin verdim. Tembelleştim mesela. Uğraştığım ve sevdiğim ne varsa bir kenara ittim.Boş ve anlamsız bir dünyada nefes alabileceğim yanılgısına kapıldım.

Ve dün akşam düşünürken bütün bunlardan yorulduğumu, bıktığımı ve daha fazla böyle devam edemeyeceğimi fark ettim. Hayatım çok kalabalıkmış gibi gelmeye başladı mesela. Çok fazla insan, çok fazla eşya, çok fazla sözcük... Bunların içinde kendimi kaybolmuş gibi hissetmeye başladım. Sanki her şey üzerime düşmüş de ben altında kalıp boğulmak üzereymişim gibi. Ama son anda sanki yardım ister gibi havaya kalkmış elimi gördüm. "Ben ne kadar gömülmüş olsam da bunların içine, hala umut var" dedim. "Kendimi çekip alabilirim, hala kendimi kurtarıp yine eski ben olabilirim."

Üzüntü verici bir durum gibi gelse de başlarda şu an öyle düşünmüyorum. Bazı şeylerin yaşanması gerekiyor sanırım. Yaşanmalı ki ne istemediğini, kendi hamurunun neye uygun olmadığını daha rahat görebilesin. 

Tüm bu süre ağır ama öğretici bir deneyimdi. Kafamın içinde sallantıda olan düşüncelerin ayaklarının altına kağıt sıkıştırdım mesela. Artık sapasağlam duruyorlar. Zihnimin patlamış ampullerini değiştirdim ki her şey daha net. Unuttuğum fikirlerin, dileklerin tozlarını bir güzel aldım yepyeni oldular. 

Tüm bunları yaparken çok sevdiğim ama uzun zamandır yapmadığım  bir şeyin varlığını hatırladım; yazmanın. Üzerine ölü toprağı serpilmiş kelimeler kıpırdamaya başladılar, bazıları sevinçten yerinde duramaz oldu. Zihnimin kıvrımlarını gıdıklayıp beni kıkırdatan yaramazlar yeniden ortaya çıktılar.

İşte tüm bunlar yüzünden yazıyorum bu yazıyı. Sırf tekrar merhaba demek için. Kelimeleri nasıl özlediğimi söylemek için hatta. Daha da önemlisi eski beni tekrar bulmanın sevincini paylaşmak için...

fotoğraf: şuradan

30 Ocak 2018

yerli filmlerden neler öğrenebiliriz- 1

Anneannemin evinin altı mahzendi. Üzeri tahtalarla kapatılmıştı ve tam ortasında o mahzene inebileceğiniz bir kapak vardı. Kış aylarındaysak eğer o kapağı açtığımızda misler gibi portakal kokusu gelirdi. Anneannem mahzenin tabanına talaş serer üzerine portakalları dizer, bir çeşit kiler olarak kullanırdı ama orası biz çocuklar için dünyanın en gizemli yeriydi. Çünkü orada biz doğmadan ölen dedemizin hazinesinin gömülü olduğuna inanırdık. Anneannem buna gülse de o hazinenin orada olduğundan kesinlikle emindik. 

Oturup kendi aramızda konuşuyorduk. Oraya inmeli ve o hazineyi çıkarmalı, ailelerimize bulduğumuz altınlar, elmaslar, zümrütler ve daha neler neleri göstermeli, herkesi mutluluktan çılgına çevirmeliydik. Ama bir sorunumuz vardı, oraya kim inecek, dahası kim o karanlığın içinde uzun süre kalıp hazineyi bulana kadar kazacaktı? Daha hiç birimiz oradan tek bir portakal alma cesaretini gösterememişken hangi babayiğit bu işe girerdi? Hepimiz geceleri uyumadan önce kurduğumuz, gündüzleri de birbirimize anlatıp durduğumuz hayallerimizle kaldık. Büyüdük ve her şey unutulup gitti. Ta ki dün annemin tahta bir sandığa koyduğu portakalların kokusunu duyana kadar da aklıma bile gelmedi bunlar.

Bugün bunları düşünürken çoğumuzun zengin bir akrabadan kalacak miras ya da bir hazine bulmakla hayatlarımızın değişeceği fikrini taşıdığımızı düşündüm. Önce "eh kolaycı milletiz işte başka ne beklenir" dedim ama sonra aklıma çocukken izlediğim o filmler geldi. Hani kız çok fakirdir, zengin bir evde besleme ya da hizmetçi olarak çalışır, zengin tipler onu ezerler, aşağılarlar, kız gizli gizli ağlar. Tek istediği onlara günlerini göstermektir. Bunun da tek yolu paradan geçer. Ama zavallı öyle umutsuzdur ki hizmet ederek kazandığı para ancak karnını doyurmaktadır. Bir gün sokakta yaşlı bir adama yardım eder. Bu adam çok zengindir ama kız bunu bilmez. O iyi bir insan olduğu için yardımcı olmuştur. Sonra o zengin adam ölür. Merhum nankör değildir, gördüğü iyiliğin karşılığında malını mülkünü bizim iyi yürekli kızımıza bırakır. Kızımız önce şaşkına döner ama içinde bir yerlerde duran intikam alma arzusu onu harekete geçmeye zorlar. Kararlıdır, değişecektir ve bir zamanlar onu ezenlerden intikamını alacaktır. Avrupa'ya gider, hocalardan hanımefendilik dersi alır, görgü kurallarını, dans etmeyi, sofra adabını bir bir beller. Artık hazırdır. Kezban olan adı Süreyya ya da ona benzer bir şey olmuştur. Öyle değişmiştir ki bizim sosyete takımı onu zinhar tanıyamaz. Peşine pek çok erkek takılır, kadınlar kıskançlıktan tırnaklarını yerler. Kızımız pek memnundur. Erkekleri süründürür, kadınlara ise kibarlığını bozmadan laf sokar. Yüzünde memnun mesut bir gülümseme ile dolaşır durur. Ve film akar gider.

Böyle ne çok film, ne çok kitap vardır. Ve bütün bunların ana fikri şudur, "Eziliyorsun ve ezilmeye devam edeceksin çünkü bit kadar maaşınla asla zengin olamayacaksın. Zengin olup hayattan, seni ezen insanlardan intikamını alman için ya bir hazine bulmalısın ya zengin bir akrabadan miras kalmalı. İntikam hissin çok yakıcı ise kötü yollara da başvurabilirsin elbet ama tavsiye edilmez zira karma diye bir şey var kötü şeyler de iyi şeyler de sana dönecektir" Evet ana fikir budur. 

Bu yüzden zengin akraba ya da hazine bulma hayali kuran insanlar tehlikeli değildirler bence. Belki de sadece kendilerini çok ezilmiş, pek çok şeyden mahrum bırakılmış hissediyorlar ve bunun acısını çıkarmak istiyorlardır. Kolaya kaçmak değildir dertleri. Şöyle bir etrafa baktıklarında çalışarak bunu başarmanın imkansızlığını görmüşlerdir. Ama yine de olmayacağını bile bile bu hayalleri kurarlar, kendi kendilerini eğlendirirler en azından. Asıl tehlikeli olanlar bu hayallere gülüp, karma falan dinlemeyip, "her yol mubahtır aslanım yemişim hakkını hukukunu, vicdanını merhametini" diyerek zengin olma gayretinde olanlar bence. Onlara dikkat edilmeli. Zira sayılarında artış görülmekte.

Fotoğraf: Şuradan


16 Ocak 2018

çöl

Bir yerlerde okumuştum, her kahraman hayatının bir bölümünde çöle düşermiş. Ve iki seçeneği olurmuş; ya o çölden bambaşka biri olarak çıkarmış ya da asla çıkamazmış. Her birimiz kendi hayatlarımızın kahramanı olduğumuza göre bir zaman gelip çölün ortasında bulabiliriz kendimizi. Yaratıcılığımızın, zekamızın köreldiğini, bizi besleyecek her şeyden mahrum olduğumuzu hissedebilir, tüm dünyanın uçsuz bucaksız ve aman vermez kum yığınlarından oluştuğunu sanabiliriz. 

Kahraman lafının kendisi bile yeter aslında toparlanmaya. Küçük bir hayatın küçük bir kahramanı olsan da sonuçta bir kahramansındır. Ve aslında kahraman olmak öyle çok da zor değildir. Bunun en basit örneğini her akşam izlediğimiz cehennemi haberlerin içine serpiştirilmiş insanın içini ısıtan, gözlerini yaşartan haberlerde görebiliriz.  Engelli aracında giderken kucağındaki içi sebze dolu poşeti düşüren bir adama yardım eden motosikletli genç adam bir kahramandır mesela. Bir kadının kalp krizi geçirdiği otobüsü doğruca hastaneye süren otobüs şoförünün kahramanlığı tartışılmazdır. Aç bilaç kaldırımda oturan çıplak ayaklı çocuklara en yakındaki mağazadan çorap alıp giydiren, bununla da yetinmeyi yarım ekmek döneri çocuğun eline tutuşturan kadın bir çoğumuzu gözyaşlarına boğar.  

Hayatın çölleşmesinin sebebi, başkalarını görmeyi bırakan gözler, başkasının acısına ortak olmayı beceremeyen kalplerdir bence. Ve hayatının çölleşmesine izin vermeyen bazı kahramanlar hepimizin yüreğine kaçmış kum taneleridir. Bu yüzden de bu kahramanların daha görünür olması gerektiğine inanıyorum. Çünkü kalplerimizi kaplamış o kalın kabuğu ancak bu kum taneleri aşındırabilir.

Bazıları diyor ki, "Bu çağ görünür olmak, başkaları tarafından alkışlanmak isteyenlerin çağı" Evet, olabilir. Varsayalım ki bu insanlar bu iyilikleri başkaları tarafından alkışlanmak için yapıyor olsunlar, ki ben öyle olduğuna kesinlikle inanmıyorum. Varsın böyle olsun, hiç olmamasından yeğ değil mi? Bu böyle devam edecek ve gün gelecek tüm toplumun normali olmayacak mı bu iyilik hali? İnsanlar için artık alkışın değeri kalmadığında iyilik, merhamet ve vicdan çoktan işlenmiş olmayacak mı toplumsal genlerimize? Şu da öne sürülebilir; insanlar artık bütün bunların alkış almadığını fark edince vazgeçerler. Olur Mu? Olabilir. Ama bence bu kadar umutsuz olmamak lazım. Böyle olsa bile yine de denemeye değmez mi? 

Eğer böyleyse bile, yani insanların tek arzusu alkışlanmaksa eğer, bırakalım çeksinler yaptıkları iyilikleri ve ekranlarda boy göstersinler. İlk baştaki alkışlanma arzuları belki de yaptıkları iyiliğin mutluluktan aldıkları haz yanında hiçbir şey gibi görünecek onlara. Nereden bilebiliriz ki? Her şeyi boş verelim, merhametini kaybetmiş bir dünyanın içinde yaşadığına inanan pek çok bezgin ruha verdikleri umut bile kar sayılmaz mı? Siz mesela bu haberleri gördüğünüzde dudaklarınızda mutlu bir gülümseme oluşmuyor mu, bazılarınızın gözleri dolmuyor mu? 

Bence denemeye değer. Haber programları bu tür haberlere özel bir bölüm ayırmalı. Tüm o karanlık haberlerin ardından bu bölüm yayınlanmalı ki ruhlarımıza biraz umut serpilsin.

Velhasılı iki seçeneğimiz var, ya bu çölün içinde boğulacağız ya da başkalarına el uzatarak aslında kendimizi kurtaracağız. 

Fotoğraf: Şuradan

29 Aralık 2017

gel bakalım yeni yıl gel... otur şöyle yanıma


Önce şunu bir netleştirelim, senden hiçbir beklentim yok. Dilek falan da dilemiyorum. Böyle iyiyiz. Yok hayır hayır daha gelmeden seninle ilgili peşin hükümlerim yok. Bu seninle ilgili de değil zaten, tamamen benimle ilgili.

Sevgili 2018,

Ben her yıl, senin ağabey ve ablaların gelmeden önce,  dilekler diler, sürekli "bu yıl böyle olacağım, bu yıl şunu yapacağım" gibi büyük büyük cümleler kurardım. O zamanlar kulaklarım pek iyi işitmediği için henüz gelmemiş olan o yılların, yaptığım planlar karşısında attığı kahkaları duyamazdım. Aslında 2017'nin biraz kıkırdamasını duydum sanki ama her zamanki gibi acelem vardı, üzerinde durmadım.

Ama sen başkasın 2018. Sen, ilk kez program yapmadığım, dilekler dileyip durmadığım, tamamen yargısız olduğum, iyi gününü de kötü gününü de evlat gibi bağrıma basacağım bir yıl olacaksın.

Biliyor musun bu ikimiz için de iyi olacak bence. Çünkü ikimiz de birbirimize tarafsız olacağız. Bir de şunu yapmak istiyorum aslında, seni ağır ağır, her gününün her dakikanın tadını çıkara çıkara yaşamak istiyorum. Bakalım...

İyi olacağız 2018. Sen ve ben gerçekten birbirimizi seveceğiz.


23 Ekim 2017

bir kedi nasıl vampire dönüşür- diş günlüğü 1

Vızzzziiiyuvvv vizzz Vızzzziiiyuvvv diye sesler geliyordu. Zalim dişçimin diş etlerime sapladığı iğneler sayesinde acı hissetmiyordum ama bu ses sinir bozucuydu. Zalim adam usul usul beni bir vampire dönüştürmekteyken tavandaki ışıklara bakıp durdum. Başka şeyler düşünmeyi denedim ama nafile. İnsan testere filminin zavallı oyuncularından biri gibi hissederken nasıl başka bir şey düşünebilirdi ki zaten?

Neye benzeyecektim? Yüzüm değişecek miydi? Kendimi kaderin kollarına ve zalim dişçimin merhametine bırakmaktan başka çare bulamadım. Böyle durumlarda kaderci olmak iyidir dedim ve gözlerimi kapadım. Elleri çılgın bir hızla çalışan dişçim yaptığı esprilerin arasında "acıyor mu?" "az kaldı", "biraz daha dayan" gibi teskin edici sözler ederken ona içimden cevap verip durdum. Zira kocaman açılmış ağzımla konuşmam pek de mümkün görünmüyordu. "Acısa ne olacak ayol hadi eve git biraz dinlen sonra gel mi diyeceksin", "Az kalmadı kalmasına daha bu başlangıç bunu ikimiz de biliyoruz ama neyse hadi dediğin gibi olsun", "Biraz daha mı dayanayım? Sonunu düşünen kahraman olamaz efendiii dayanacağız mecbur" şeklinde saçma sapan cevaplar.

İki durumda saçmalıyorum ben, birincisi fena halde canım sıkıldığında, ikincisi de bir yerden kaçmak istediğim halde kaçamadığımda. Şu an, yani bu dişçi koltuğunda otururken, tam olarak ikinci durum söz konusu. Ve bu yüzden de kendi kendime içimden konuşup saçma sapan şeyler anlatıyorum.

"Saat beş gibi geçici dişleri takarız" dedi. Sonra bir ayna uzattı. Dehşete düştüm. Çünkü tam bir vampire benziyordum. Uyuşmuş yüzüm ve vampir dişlerimle birlikte kendimi sokağa attım. Şimdi bir taksi bulmam, içine girmem ve nasıl yapacaksam adama adresi doğru bir biçimde söylemem gerekiyordu ki bu çok zordu. Şükür ki adresin içinde çok fazla s ve ş harfi yoktu, adam üçüncü söyleyişimde anladı. Zaten tepem atıktı şu adamı bu dişlerle güzelce ısırsam mı diye düşündüm. Ama garibanın ne suçu vardı ben bile ne dediğimden emin değilken o nasıl beni anlasın. 

Eve kendimi dar attım. Annem beni görünce "vah kuzum ah yavrum dayan geçecek" türünde bir şeyler söyledi. Ah be annem sen olmasan ne yaparım canımın içi. Bir şeyler izleyeyim dedim ve ruh halime uygun olan Train to Busan filmini seçtim. Türkçe meali Zombi Treni olan bu sinir bozucu filmin nasıl bu kadar yüksek puan aldığını düşüne düşüne filmi bitirdim. Biraz 4321'i okudum ve beklediğim telefon saat 16.50'de geldi. "Geçici dişleriniz hazır, müsaitseniz gelin" Müsaitsem mi? Tanrı aşkına bu anı bekliyorum ne demek müsaitsem. Kurtarın beni vampirlikten. 

Taksiye atladığım gibi gittim. Zalimliğini esprileri ardına saklamakta mahir dişçim "eveeet" diyerek kolları sıvadı ve bana yapmış oldukları en uzun dişleri taktı. Tavşan tavşan konuşmaya çabaladım. Demeye çalıştığım şöyle şeylerdi, "asıl dişler böyle mi olacak, ben bu dişlerle konuşamam, daha ne kadar bunlarla dolaşacağım, çok mu kötü görünüyorum, aman Allah'ım bu dişler çok büyük" Dişçim tatlı tatlı başını salladı büyük ihtimal de beni pek sallamadı. "Merak etme" dedi "sana çok güzel dişler yapacağız" İyi hadi bakalım dedim içimden. 

Kazma dişlerimle birlikte evin yolunu tuttuk. Sonunda arkasına saklanabileceğim bir şey bulmuştum bulmasına ya bunlar da biraz fazlaydı artık canııım. İnşallah kimseyle karşılaşmam diye diye yürüdüm, taksiye atladım ve kendimi bütün hafta sonu eve kapatmaya karar verdim. Öyle de yaptım. Dünya kadar film izledim, sayfalarca kitap okudum ve sürekli aynaya baktım. Ve sonunda pazartesi geldi. Ben ve dişlerim hiç hazır değildik insanlarla karşılaşmaya ama başka da çaremiz yoktu. Düştük yollara. Ve beklediğim herşey oldu. Kimi neden fıslayarak konuşuyorsun dedi kimi dişlerini araba fırçası ile mi fırçalıyorsun kimi beni Seda Sayan'a benzetip şarkı istedi kimi de teselli etti.

Şu an heyecanla cumartesi gününün gelmesini bekliyorum. Zira bu kazma dişlerle daha ne kadar hayatımı sürdürmeyi becerebilirim hiç bir fikrim yok. 

Resim: thecliparts.com

Ruhların Sonbaharı-Kent Haruf

  İnsanların ne söylediğini umursamadan, sadece kendi inandığımız doğrulara göre yaşamak mümkün mü? Belki yaşlandığımızda, pek çok şeyin ö...