Başınıza gelebilecek en büyük talihsizliklerden biri, yeni bir yerde yaşamaya başladığınızda ya da bir yerde “yeni gelen” olduğunuzda, gelişinizle eş zamanlı olarak tuhaf olayların birbiri ardında cereyan etmesidir. Bu olayların sizinle uzaktan yakından ilişkisi olmasa da batıl inançlar bu olayları size kalın urganlarla bağlayabilir. Hele ki kadınsanız o urganlar sizi bağlayacağı gibi alnınızın ortasına “cadı” yaftası da yapıştırabilir. Kahramanımızın başına gelen de tam olarak bu. Ama kitabın ana meselesi bu değil, asıl mesele; bir kız çocuğunun kendisi olmasına izin verilmemesi, doğduğundan bu yana birilerine hizmet etmek, itaat etmek üzere biçimlendirilmesi, içinde var olan kişiyle olması gereken kişi arasında yaşadığı çatışma, biraz olsa da huzur bulabilmek için koca sürüye dâhil olmak isteme ama ne yapsa ne etse dâhil olamama, onlarla uyum sağlayamama, hep öteki ve yabancı olma hali.
Bir ailenin en küçük çocuğu olarak doğan kahramanımız “itaat etmesinin onun varlık sebebi” olması gerektiği anlayışıyla büyütülmüş bir kadın. Kardeşlerin en büyüğü olan abisinin çağrısı üzerine dilini bilmediği bir ülkedeki kasabaya gelir. Atalarının bir zamanlar kovulduğu bir kasabadır bu. Abisinin çağrısını reddetmeyi aklından bile geçirmez çünkü hayatı boyunca hep itaat ederek yaşamıştır, itaatin iyi olmanın tek şartı olduğunu düşünür. Öyle yetiştirilmiştir ki eğer kendisi olursa, fedakârlıkta bulunmazsa, başkaları için değil kendisi için yaşarsa, kendisi olursa “kötü” addedilecektir. Bu nedenle aslında kim olduğunu, ne istediğini bilemez. Olmadığı biri gibi olmak zorunda bırakılmak onu tuhaf biri yapar, bu tıpkı sıvı bir maddeden katı bir madde yaratmaya çalışmak gibidir çünkü. Bu nedenle kasaba halkı ile bir türlü iletişim kuramaz. Çünkü onlar onun bir göl gibi durgun olmasını istemekte ve böylece hareketlerini tahmin edebilmenin güvenliği hissetmek istemektedirler, fakat ne yazık ki kahramanımız bir nehirdir ve nehir asla tahmin edilebilir değildir, akar gider.
Kahramanımız, abisinin bir süre iş seyahatine çıkmasıyla evde yalnız vakit geçirme imkânı bulur. Yalnızken kimse ile uyum sağlamaya çalışmak zorunda olmadığı için huzur hisseder ve bu onu şaşırtır. Ama bu huzuru uzun sürmez, ona direktifler veren abisi “artık kasabalılarla iletişim kurmasının vaktinin geldiğini” söyler. Hiç istemediği halde bu emre itaat eder. İstemiyordur çünkü aslında insana ihtiyacı yoktur, ormanda yaptığı yürüyüşler, üçayaklı köpeği, ağaçlar, çeşit çeşit otlar ona yetiyordur. İnsana ihtiyacı yoktur çünkü insanlar, onun kendisi olması önündeki engelden başka bir şey olmamışlardır. Emir doğrultusunda kasabaya iner o yabancılık hissi yakasını bırakmaz. Bunun kasabalılarla aynı dili konuşamamasından kaynaklandığını düşünür. Ama iletişim kurmak için başka yollar da vardır ve onlardan biri hediye vermektir. Doğanın içinde kendisini onun bir parçası gibi hisseden kahramanımız, ördüğü otlardan küçük figürler yapar ve bunları kasabalıların pencerelerine bırakır. Bu bir iletişim dilidir aslında onlara kendinden bir parça hediye etmektedir. Ama işler tahmin ettiği gibi gitmez çünkü ortaçağ her ne kadar geride kalmış da olsa insanlığın batıl inançları olduğu gibi durmaktadır. Kasabalılar bu küçük figürlerin birer büyü nesnesi olduğunu düşünürler. Kahramanımızın saf niyeti, o büyük aptallık karşısında yenik düşer. Talih de kasabalıların batıl inançlarının köklenmesine yardım eder çünkü kahramanımızın geldiği zamanlara denk gelen bir takım korkunç olaylar üst üste gerçekleşir, çitlere sıkışmış bir hamile koyunun doğurduğu yavrunun gözleri oyulmuş, inekler delirmiş, kuş gribi salgını başlamıştır. Kasabalılar kendi aralarında konuşa konuşa korkularını büyütür ve çok geçmeden kahramanımızı cadı ilan ederler. Artık onlarla iletişim kurmanın yolu kalmamıştır.
Kitap boyunca kişiliği öldürülmüş olduğu için aptallaştığını sandığımız kahramanımızın hiç de öyle göründüğü gibi biri olmadığı kitabın sonunda ortaya çıkar. İçinde büyüyen öfke ve hınç nesnesini aramaktadır ve abisinin dönüşüyle o arayış son bulur. Kahramanımız çok da kendini ele vermeyen bir dille abisinin sonunu hazırlar. Her ne kadar onu iyileştirdiğini söylüyor olsa da bugüne kadar kendisine hizmet ettiği efendiye başkaldıran biridir artık o. Öfkesi ve hıncı içinde bir maya gibi kabarmış, gözeneklerinden artık sızmaya başlamıştır. Efendi yok olmalıdır ki o itaat son bulsun. Bu geç kalmış bir başkaldırıdan ziyade yavaş yavaş törpülenmiş bir kişiliğin delirmesidir.
Ben böyle yorumladım bu çok etkilendiğim kitabı. Onun o tekinsiz ve karanlık atmosferini sevdim, yazarın anlatış biçimini de. Son zamanlarda okuduğum en iyi kitaplardan biriydi.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder