01 Şubat 2009

İÇİMİZDEKİ ÖYKÜLER...

Göz sanır ki baktığında diğerleriyle aynı şeyi görecek. Oysa ne çok yanılır... Yanılır...

Sabahın en tatlı keyfiydi o bir fincan kahve. Mutfak masasında öyle kaygısız oturmuş da kalmıştım. Gün diğerlerinden farksız sanıyordum. Ah ne gaflet! Dilimdeki acımsı lezzetin içimde böylesine bir masal yaratacağını bilmez aklım, bomboş gökte öylesine dolaşan bir gezegen gibi salınırken, birden o fincanın içinden başka bir dünya açıldı kucağıma. Bir kitabın kapağını açan ve sihre inanan 8 yaşında bir çocuğa benziyordum. Harfler küçük periler gibi etrafımda uçuşup ellerime parıltılı ayaklarıyla başka bir dünyanın izini bulaştırıyordu sanki. Ah akıl ah insan sen kendi gücünden neden bunca bihabersin?

Kara telvelerin de kendine özgü bir hayatı olmadığını kim söyleyebilir? İçinde kocaman bir ülke büyüten ne çok gezegen var kim bilir? Bir karınca yuvası, toprağın altında koca bir krallık yaratamaz mı biz sefil insanoğlu ile dalga geçerek?

Fincan usul usul içine çekiyordu gözlerimi. İnsan bazen, o çok nadir zamanlarda, gözlerini kurtaramıyor çukurlardan. Ve o çukurlara takılan gözler gerçekten pay almış yaratıklarıyla seni kendine sırdaş yapmaya çalışıyorken, sen bu dünyanın yalan düzen hayatına geri dönmek için gözlerini geri almaya çalışıyorsun. Sanıyorsun ki; dünya üzerindeki herşey gerçeğin ta kendisi, masallar, öyküler, periler, devler, parıltı ve pembe gökyüzü hep birer yalan. Oysa o masalsı yaratıklar her masalın kapısına gelene soruyorlar "Senin gerçeğin ne?" Düşünmüyorsun öyle değil mi kendi gerçeğini? Kendi gerçeğini tüm insanoğlunun gerçeği sanana gülüyor tüm masal yaratıkları? "Bir yalanla hemhal oldunuz" diyorlar "ve siz herşeyi hakettiniz. Kıyın birbirinize size anlatılan ve gerçek olduğunu sandığınız masallara inanarak."

Bu sefer kaçmadım fincanın o cehennemi çukurundan. Baktıkça baktım, gözlerimle içtim. Çukurlar, içine bakmaktan korkmayana dostmuş öğrendim. Bir yanda masallar yaşanıyordu, bir yanda öyküler anlatan ve etrafında çocukları büyüleyen biri vardı. Bir başka yanda aklının içindeki dünyayı hapsetmekten vazgeçmiş dünya üzerinde nefes almayan insanlara hayat vermiş bir kadın vardı. Bir panayır yeri gibiydi o fincanın içi dünyanın kirinden pasından arınmıştı.

Ah çocuklar çocuklar çocuklar... Masalların içinde pembe mavi gülümsüyorlardı. "Dünyanın gerçeği bu" diyordu yaşlı adam onlara "öykülerinizi yitirmeyin." Çocuklar henüz yeni açılan gözlerine onun kelimelerini dolduruyorlardı. Bir süre sonra o fincanın içinden dünyaya taştıklarında, öykülerle büyülenmiş gözleri dünyanın asıl gerçeğini görüp, öykülerden nasibini almamış tüm bu insanlara şaşkınlıkla bakacaktı.

Yaşlı adam hırıltılı sesiyle tekrar etti. Ama bu kez çocukların değil benim gözlerime bakarak. Başını gökyüzüne kaldırır gibi kaldırdı fincanın en dip çukurundan: "Öykülerinizi kaybetmeyin. İçinde öyküler taşımayan bu dünyanın gerçeğini anlayamaz."

Bir damla düştü gözümden fincanın kalbine. Yaşlı adam bana bakıp gülümsedi. "Hala bir öyküye ağlıyorsan umut var demektir. Bırak o damlalar aksın. Her damlanda içinin öyküleri yayılsın yeryüzüne. Yaşa uzun yaşa. Her gününde aklındaki o parıltı bir nefeste can bulsun."

Usul usul silip geçti az önce fincanın içine düşen damla o yaşlı adamı. Geride bir ses kaldı."İçinizin öykülerini kaybetmeyi.........."

Fotoğraf: www.allposters.com

29 Ocak 2009

CUMA MEKTUPLARI

Biliyor musun; ne zaman bu mektupları yazmaya koyulsam aslında yazmak değil konuşmak istediğimi farkediyorum. Bu, belki ne hissettiğimi kelimelere dökemeyecek olmanın telaşındandır. Bilemiyorum.

İstiyorum ki; sesimin iniş çıkışlarını duy. Mesela nerede duraksadığımı, nerede gırtlağımın düğümlendiğini ve bir cümlenin tam ortasında nasıl da uzun uzun sustuğumu duy... Bir kelimeyi tam olarak o anlamda kullanmadığım zaman, o kelimede nasıl da muzip muzip güldüğümü hisset istiyorum. Ve bütün bunları anlatabilmek için benim zavallı kelimelerimin nasıl da aciz olduğunu hüzünle görüyorum.

Karşımdakinin gözlerine bakmadan konuşmayı beceremeyenlerdenim ben. Sesindeki tonlamayı kullanmadan sırf kelimelerle iletişim kuramayanlardanım aynı zamanda. Ellerini kollarını kelimelerine eşlik etsin diye sürekli hareket ettiren birinden başka ne beklenebilir ki zaten?

Bu mektupları yazarken nasıl aslında yazmak değil konuşmak istediğimi farkediyorsam, senin sözcüklerini okurken de seni okumayı değil duymayı istediğimi farkediyorum. Yok hayır tüm sözcüklerinde değil, hani o içini cayır cayır yakan kederi kelimelere dökmeye çalıştığın ya da içini saran o coşkunun cıvıltısını bir gayretle beyaz kağıt üzerine sermeyi istediğin zamanlardan söz ediyorum. Sözcüklerinden belli belirsiz seziyorum sezmesine ya yine de sesinin kırılıverdiği o anı ya da cıvıldadığı zamanı duymak istiyorum.

Sen de öyle misin merak ediyorum mesela. Karşısındakinin gözlerini görmeden konuşamayanlardan mısın yani? Ya da eli kolu kelimelerini coşturanlardan mısın? Ya sesin? Sesin kelimelerinden önce ele veriyor mu seni? İşte bunları merak ediyorum.

Tüm bu konuşma ve duyma isteği yeterince anlaşılabilme ve anlayabilme gayretinden biliyorum. Ama dünyada ne var ki tüm derinliğiyle anlatılabilmiş ya da anlaşılabilmiş olan ? Umutsuz bir çaba bu. Bunu da biliyorum. Ama bilmek, istemenin önünde engel değil. Bunu da sen biliyorsun.

Kelimelerimle kucaklıyor harflerimle öpüyorum seni...

Fotoğraf: The Apartment

28 Ocak 2009

KIRIK

Bir arabada yol alan dört kişiydik. Arkada oturuyordum. O ise şoförün hemen yanındaki koltukta. Birden karşıdan gelen bir arabanın sürücüsünü işaret ederek; "şu adamı görüyor musunuz?" dedi. Yüzünü tam olarak göremediğim bir adam yeşil bir arabanın içinde yanımızdan geçip gitti. "O adam benim öğretmenimdi." diye devam etti içini çekerek. "Daha ilkokuldaydım. Bir gün sordu; 'Dersine çalışmamış olan var mı?' Ben elimi kaldırdım. Çalışmamıştım çünkü. Yalan söyleyecek halim yoktu ya. Çalışmamıştım işte. Sınıf başkanını çağırdı. Sınıf başkanına biber kavanozunu getirmesini söyledi. Çocuk getirdi. 'Avucu aç' dedi bana. Açtım. Biberi avucuma doldurdu. 'Şimdi bunu ağzına at' dedi. O gün okuldan soğudum. İlkokulu da zar zor bitirdim." Arabanın içini sessizlik doldurdu. Ya da ben küçük bir çocuğun incinmiş ruhunu sessizlik sandım.

Teyzemin de buna benzer bir öyküsü vardı. Öğretmeni onu öyle çok dövmüştü ki ilkokulu bitirdikten sonra okula gitmeyi kesinlikle reddetmiş anneannemin tüm yalvarmalarına rağmen okula bir daha asla dönmemişti. Ben ise böyle bir şanssızlıkla karşılaşmamıştım. Taparcasına sevdiğim bir öğretmenin şefkatiyle öğrenmiştim okuma yazmayı. Belki de bu yüzden bu kadar düşkündüm harflere, kelimelere, cümlelere.

Bu şans mıydı? Bir çocuğun hayatı şansın eline bırakılabilir miydi? Bir öğretmenin bir çocuğun geleceğini ziyan edip etmemesine kim karar veriyordu? Ve çocukları ziyan eden öğretmenlere ne oluyordu?

Sessizlik uzayıp gitti. Zaten herşey sessizlikten doğmuyor muydu?

27 Ocak 2009

SAHİ NEDEN YAZIYORUZ?

Ona "neden yazıyorsun?" diye sorduğumda beni çok şaşırtan bir cevap verdi: "Kimse beni dinlemediği için..." Bu kadar samimi bu kadar dürüst bir cevap mı beklemiyordum yoksa uzun uzun kendini açıklayacağını mı umuyordum ya da bir Sait Faik klasiğiyle cevap verip: "Yazmasam deli olacaktım." diyeceğini mi sanıyordum bilmem ama beni hem şaşırttı hem de gülümsetti cevabı.

Yazan bir insan için ne çok sebep vardı oysa. Ve işin ilginç yanı hiç kimsenin sebebi birbirine benzemiyordu. Kimi bu soruyu pek aptalca buluyor alaycı cevaplar veriyordu kimi ise uzun uzun açıklamalara girişiyordu. Bazıları bir kuşa neden ötüyorsun diye sorulmazsa bir yazara ya da yazana neden yazıyorsun diye sorulmayacağını savunuyordu. Bazıları ise sırf eğlenmek için yazdığını söylüyor, soruyu soranı başından atıp kağıt ve kalemden oluşan oyuncaklarına dönüyor, soruyu unutup kelimelerden dünyalar kuruyordu.

Kimi bu soruyu gereksiz ve aptalca bulsa da verilen cevapları okumak keyifliydi. Örneğin Marquez "arkadaşlarım beni daha çok sevsin diye" cevaplıyordu soruyu. Ve muhtemelen soruyu soranın arkasından bıyık altından gülüyordu. O kocaman ailelerin karmaşasını kağıt üzerinde bir düzene sokmaya çalışırken ve sanki hayatı değil de bir masalı anlatırken büyük ihtimalle arkadaşlarının onu sevmesinden çok daha fazlasını amaçlıyordu.

Bazıları ise dünyadaki bu karmaşadan, bu düzensizlikten ve bütün bunlar karşısında eli kolu bağlı kalmak çaresizliğinden kendini kurtarmak için yazıyordu. Vonnegut bunlardan biriydi. "Yazıyorum çünkü bir kaos kırıntısını bir kağıt parçası üzerinde düzene sokmaktan (en azından böyle olduğunu umarım) belli bir tatmin duyuyorum. Marangozlarda aynı şeyi keresteyle yapıyorlar." Elbette onun işi kerestelerle değildi, ama o da bazı insani olmayan, hayatın doğasına ters düşen, günden güne dünyayı yok oluşa sürükleyen birşeyleri kelimelerin rendesiyle törpülemeye çalışıyordu. Başarıyor muydu? Elbette başarıyordu. Onu okuyan 100 kişiden birinin bile hayatında, bakış açısında değişiklik yapmak bir başarı değilse nedir? O 100 kişiden birinin savaşa hayır demesini sağlıyorsa elbette bu bir başarıdır.

Bazıları ise yapabileceği yegane işin bu olduğuna inanmıştı. Samuel Becket soruyu "başka bir halta yaramadığım için" diye yanıtlıyordu. Bu cümleyi gerçekten inanarak mı söylemişti bilmem ama sanki içten içe yaparken mutlu olduğu yegane işin bu olduğunu söyler gibiydi.

Ve tüm yazarların farklı yazma sebepleri farklı yazma hikayeleri vardı.

*****
Peki bizlerin yani blog yazanların yazma sebebi neydi? Sahi neden yazıyorduk? Yazma sıklığımız neye göre değişiyordu? Ya da yazma saatlerimizi belirleyen neydi? Neden bazılarımız haftalarca uzak kalıp yeniden yazmaya başlıyordu? Ve neden bazılarımız bir günde en az beş yazı yazıyordu?

Tıpkı yazarlar gibi blog yazanların da elbette kendine göre yazma sebepleri vardı. Bazıları belki duyduklarına çok kızdığı için yazıyordu, bazıları içinde yaşadığı dünyadan sıkılıyor başka bir dünya yaratmaya çabalıyordu... Kimi onaylanmak için kimi eleştirmek için kimi ise kendini yalnız hissetmemek için yazıyordu. Ya da bilmediğim binlerce sebepten...

Tüm sahip olduğumuz boş bir sayfa ve harflerdi. O harflerden kelimeler, kelimelerden cümleler ve o cümlelerden bazen şaşırtıcı bazen bildik bazen gülümseten bazen hüzünlendiren metinler kuruyorduk. Kimi metinler aklımızda yeni pencereler açıyordu kimi metinler ise hiç bir anlam ifade etmiyor bir kaç saniye sonra buhar olup havaya karışıyordu. Kimimiz tartışmalara yol açıyorduk yazdıklarımızla, kimimiz unutulmuş bir şeyleri anımsatıyor, kimimiz hiç açılmamış pencereleri açıyor, kimimiz ise sadece ve sadece yazan kişinin ilgisini çeken şeyler yazıyorduk. Kimi metinlerine çocuğu gibi davranıyor en hassas düzeyde özen gösteriyor kimi ise dikkatsiz ve özensiz cümlelerden oluşan metinleri kuruyordu. Ve her gün yüzlerce değişik insanın kaleminden yüzlerce dünya akıyordu bu sayfalara. Ve okuyan olarak bizler o metinler içinden kendi kriterlerimize uygun olanları seçip okuyor kimine hayran oluyor, kimine kızıyor, kimini eleştiriyor, kimini istesek de bir türlü anlayamıyorduk.

Ve bütün bunlar içinde aklımızın kıyısındaki karanlık ormanlar içinde yüzünde muzip bir gülümsemeyle bir soru saklanıyordu: "Neden yazıyorlar acaba?"

26 Ocak 2009

SABAH

Bu sabah kırmızı kareli o tüylü battaniyeye sarılıp yatasım, Vonnegut'un sözcüklerini tek tek öpesim var. Ağrıyan başımı, sızlayan kemiklerimi unutup yattığım yerden bulutlara bakasım var. Odanın içine yayılmış papatya çayı kokusuyla kendimden geçesim, sessizliğin keyfini ölesiye süresim var. Telefon sesine, kapı ziline, insan sesine kulaklarımı tıkayasım pencere önüne konmuş o küçük serçenin kanat çırpışını dinleyesim var.

Ve bu sabah hayatın gündelik akışına çelme takıp onu yere seresim var...

25 Ocak 2009

IGNATIUS'UN LANETİ

Tam olarak on iki saat sonra, daha fazla dayanamadığım için ve hafızamın inadına yenildiğim için kitaplığın kapağını açtım ve kitabı buldum. Alıklar Birliği. Yazarı John Kennedy Toole.

Şöyle başladı;
"Artık uyumalıyım" dedim kendi kendime. Göz iflas etmişti çünkü. Zihin hala "oku oku, izle izle" diye tepinirken göz "yeter artık kapatıyoruz." deyince "tamam" dedim "artık uyku vakti." Dedim ya zihin nedense yorulmamıştı. Yatağa girer girmez o muzip oyunlarına başladı. "Hatırlıyor musun?" dedi "bir kitap okumuştun. Komik bir kahramanı vardı. Adı neydi onun?" Elbette hatırlamıyordum. Adamı hatırlıyordum. Şapkasından göbeğine hatta bıyığına kadar ama ne kitabın adını ne onu yazanı ne de o komik adamı ne diye çağırdıklarını. "Dene" dedi zihin. Hatırlamayacağımı ve hatırlamak için kendimi paralayacağımı bildiği için o sinirbozucu kahkahayı boşluğa salmayı da ihmal etmedi elbette. El mi yaman bey mi yaman diyerek başladım hatırlamaya çalışmaya. Zihnime "hadi ordan" diyerek yatağımdan kalkıp kitaplıktan kitabı bulabilirdim elbette ama ben de inatçının tekiydim. Üstelik bu iyi bir alıştırma olabilirdi hafızayı güçlü tutmak için. Başladım elimdeki verileri bir bir sayıp dökmeye; "Hani üzerinde çok hoş bir resim vardı. Bir adamın başı ve bir şarap şişesi. Adamın gözü boşluk gibiydi. Üzgün bir yüzü ve görkemli bir burnu vardı. O resmin üzerinde ne yazıyordu? Hadi yapabilirsin hatırla. Tek kelime miydi yoksa iki mi? Sanırım tek. Yok olmayacak. Yazarın üç adı vardı. Evet. Hani hüzünlü bir hikayesi var. O intihar etmiş ve annesi bastırmış kitabı. Yoksa o başka biri miydi? Hayır hayır bu o. Gelmiş geçmiş en iyi kitaplardan demişlerdi ve sen de okuyunca kesinlikle doğru söylemişler demiştin. Tamam bu da mı olmadı? O zaman o komik kahramanı anımsamayı dene. Onu çok sevmiştin. Tam bir kaçıktı. Herhangi bir işte uzun süre çalışamıyordu hani. Hatta bir sözü vardı. Şöyle bir şey miydi: "Şimdi işe gitmek gibi.... karşı karşıyaydı." Peki o cümlenin tam ortasındaki kelime neydi? Delilik mi? Saçmalık? Hayır değil. Tanrım. Hayır hatırlayamıyorum."

Ben öfkeden dişlerimi sıkarken zihin bacak bacak üzerine atmış memnuniyetle gülümsüyor. Bu "sana söylemiştim, hatırlayamazsın" ifadesine kızıyorum. Şu gece vakti uğraştığım saçmalığa ise daha da çok. Dakikalar boyu düşünüyor ve sonunda pes ediyorum. Kendi kendime "başka birşeyler düşünürsem o isimler birden aklıma gelir" diyorum. Yok bütün düşünceler bir şekilde yine o dört soruya bağlanıyor. Kitabın adı ne, yazarın adı ne, kahramanın adı ne ve o anımsadığın cümlenin ortasındaki kelime ne? Yine dakikalar geçiyor. Hayır imkansız. Düşüncelerimi başka bir yere yönlendiriyorum yine. Ve ne zaman bilmiyorum ama uykuya dalıyorum.

Sabah uyandığımda herşey buhar olup uçmuş oluyor. Kahvaltı, gazeteler falan filan derken pat diye aklıma üşüşüyor sorular. En iyisi kitaplığın kapağını açmak diyorum ve birden tüm cevaplar ellerimin içine düşüyor. Kitabın adı: Alıklar Birliği Yazan: John Kennedy Toole. Kahramanın adı:İgnatius. Anımsanamayan cümle: "Şimdi işe gitmek gibi bir sapkınlıkla karşı karşıyaydı."

Muhtemelen İgnatius'un lanetiydi bu. Belki de değildi. Belki herşey benim hafızamın berbatlığından kaynaklanıyordu sadece. Evet. Öyleydi.

Resim: www.xerop.com

24 Ocak 2009

ELMA MI?

Kızı tanımıyordum. Aynı masada ortak arkadaşlar nedeniyle bulunuyorduk. Öfkeli bir yüzü vardı. Ve ben nedenini merak ediyordum. Adı dışında ona dair bildiğim tek şey de buydu zaten. Sohbeti nasıl açacağımı bilmediğim için "nerelisin?" diye sordum. Öfkeyle bana dönüp "Diyarbakırlıyım. Ne oldu ki?" diye sordu. Öyle öfkeyle bakıyordu ki afalladım. Diyarbakırlı, İzmirli ya da İstanbullu olabilirdi. Ve hiçbirşey değişmezdi. "Birşey olmadı, sadece sordum." dedim şaşkınlıkla. Sohbeti orada bitirdik. O bana sırtını döndü, benim de sohbet etme hevesim buhar olup uçtu. O zamanlar hiç bir fikrim yoktu insanların birbirlerini nasıl ve neye göre sınıflandırıp, bu sınıflama sonucu dost ve düşmanlarını seçtiklerine dair. Hoş hala da bunu anlayabilmiş değilim ya.

İnsanların birbirlerini iyi ya da kötü olarak sınıflandırıp yakınlaşmalarını ya da uzaklaşmalarını elbette anlıyorum fakat insanları doğdukları ya da ait oldukları kentlere göre sınıflamanın mantığını bir türlü anlayamıyorum. Mesela bir kente tüm kaba insanları doldurmuşlar başka birine ise nazik ve hoşgörülü olanları mı? Ya da bir kent bencillerle doluyken diğer kent yalnızca başkalarının iyiliğini düşünenlerle mi dolu. İçinden katil, hırsız, psikopat çıkmayan pür-i pak bir kent var mı? Ve bütün bunlar düşünen bir aklın harcı mı?

Bir zaman, X kentinden olanlardan nefret ettiğini söyleyen birine yukarıdakileri söylemiştim. Bana "bir çürük elma tüm kasayı çürütür." dedi. Ona "biz elma değiliz." diyebilirdim, "Saçma sapan bir örnek üzerinden hareket ediyorsun." diyebilirdim. Ama demedim. Çünkü, uzun bir tartışmadan sonra yanıt olarak "bir çürük elma tüm kasayı çürütür."diyen birine aynı açıklamaları değişik bir yoldan yapmaya çalışmanın sadece zaman kaybı olduğunu düşündüm ve sustum. O X kentinden olanlardan nefret etmeye devam etti, ben ise bütün bunları anlamamaya.

Ruhların Sonbaharı-Kent Haruf

  İnsanların ne söylediğini umursamadan, sadece kendi inandığımız doğrulara göre yaşamak mümkün mü? Belki yaşlandığımızda, pek çok şeyin ö...