16 Temmuz 2009

BOŞVER

Sabah. Kapı önü ve bu yaz gününe hiç mi hiç yakışmayan bir hüzün. Bu hüznü giyinmek yaz günü kalın bir şala sarınmaya benziyor. Bu kadar güneşli bir günde böyle durmak neyin, kimin eseri? Kimsenin değil. İnsan yine her zamanki gibi yalnızca kendinin cehennemi.

Gökyüzünün neden bu kadar soluk göründüğünü aklım almıyor. Oysa her sabah uyandığımda nasıl bu kadar mavi olduğunu aklım almazdı. Sorun içte. Gözde ya da gökte değil. Gök aynı gök ona bakan göz aynı göz ama içte kopan bir tel var. Hayatla bağlantıyı sağlayan, tüm bu saçmalıklara mantık uyduran merkezle bağlantıyı sağlayan o telde var sorun.

Takvimin gitmek zamanını gösterdiği günlerde gidememekten tüm bunlar. O tel de bu yüzden kopuk işte. İleriye atılıp gitmeye çalıştığım ama gidemediğim için koptu o tel. Biraz daha cesur olmalıydım. Olsaydım da keşke. Ne olacağını umursamadan, arkada kalana bir an bile dönüp bakmadan gidebilecek kadar cesur olsaydım. "Eh bu zamana kadar böyleydi, artık böyle olmasın" diyecek kadar, keşkelerin hepsini çöpe atacak kadar. Ama değilim.

Yaşlanıyorum artık. Yaşlanıyor ve cesaretimi yitiriyorum. Kimi bunun adına mantıklı olmak diyor ben tüm kurallara artık direnmemek teslim olmak diyorum. "Macera yirmili yaşlara yaraşır ben yirmileri geçtim" diyorum mesela sonra da tüm bu söylediklerim yüzünden kendi suratıma tükürüyorum. Gülüyorum kendi halime sonra. Çünkü başka ne yapacağımı bilmiyorum.
Fotoğraf: Life

12 Temmuz 2009

VE BU RÜZGAR...

Tıpkı bir armağan gibi bu rüzgar. Sıcaktan boğulan birine uzatılan bir ağaç dalı gibi. Odanın ortasında öylece durmak, nefes alıp veren bir göğüse bakar gibi bakmak perdelere...

Küskündüm ben son bir kaç gündür. Kime neye olduğunu bilmediğim bir küskünlük. Suç yok, suçlu yok. Ve bu rüzgar şimdi tıpkı "uzatma da barışalım artık" diye uzanan bir el gibi...

Ve üzgündüm ben son bir kaç gündür. Oysa ölümden başka herşeye çare var bilirdim. Ama üzgündüm işte.Ve bu rüzgar şimdi "üzülme artık" diye omzuna konan bir el gibi...
Üzgün, küskün, kollarını göğsünde kavuşturmuş, yüzü duvara dönüktüm son günlerde. Sözün kısası şımarıyordum hayata. Ve bu rüzgar şimdi "kendine gel" diyen bir tokat gibi...

10 Temmuz 2009

DİZİ DİZİ İNCİYİZ ZENGİNLİKTE BİRİNCİYİZ

Bana mekanlardan söz ediyor. Bir dizi için mekan aradığını, pek çok yer dolaştığını, oyuncu bulamadıklarını, senaristin garipliği ve buna benzer pek çok şey. Oyuncuların isimlerini söylüyor. Ama hiç birini bilemiyorum. Bu kez onların oynadığı dizilerden söz ediyor. Yine bilemiyorum. Vazgeçiyor. Benim aklım mekanlar için ve oyuncular için ödenen paralara takılıyor. Söylediği rakamlar akıl alacak gibi değil.

Ben hiç bir zaman dizi izleyen biri olmadım. Çünkü günlerimi o dizilere göre planmaktan kaçındım. Çünkü "Bugün akşam bir kahve içsek birlikte" teklifine "aaa katiyen olmaz bugün bilmem ne dizisi var" diyenlerden biri olmak istemedim. Çünkü günlerce bir dizinin kadın karakterine edilen "ahlaksız teklifi" sanki herşey bitmiş gibi tartışmak istemedim. Ve bir diziyi haftalarca izleyip her bölüm sonunda "ayyy ne olacak acaba? Kadın öldü mü acaba? Adamı kim kaçırdı acaba?" gibi abuk sabuk soruların cevaplarına sabremedim.

"Bu dizi furyası elbet biter bir zaman" diyor. Ben ise hiç sanmadığımı söylüyorum. Neden bitsin ki alan memnun satan memnun. Hem izleyip hem de çocuklarının dizi oyuncusu olması için kendilerini paralayan bu kadar insan varken dizi furyası neden bitsin? "Doğru diyorsun" diyor. El kadar çocuklarını oyuncu olsun, reklam filminde oynasın diye ajansa kaydettiren ana babalardan söz ediyor. Eh bir oyuncu bölüm başına bu kadar para alırsa adam çocuğunu 4 sene okutup neden işsiz bir mühendis, kpss sınavının sonucunu telaşla bekleyen bir öğretmen olarak yetiştirsin ki?

Yetiştirmez elbet ama kahvehanelerde, sokaklarda, dolmuş duraklarında, işyerlerinde "ne olacak bu memleketin hali?" demeye devam eder. Öyle ya onun çocukları oyuncu, şarkıcı, futbolcu olacaktır ama memleketi başkalarının çocukları kurtaracaktır. Hem ona mı düşer canım memleketi kurtarmak bu kadar adam varken? O kızının başını okşar "reklamda oynayacak beniiiim kızııım, ünlü olacak benim evladım" der, oğlunun poposuna şakacıktan vurur, gülerek "futbolcu olacak benim aslan oğlum" der. Sonra da çocukların sırtından akacak paraların hayali ile tatlı bir düşe dalar. Ne mi olacaktır bu memleketin hali? Memleket gemisini kurtaramayanların sırtında taşınacaktır. Ve onlar ölüp gebereceklerdir o yükün altında, kimsenin ruhu duymayacaktır. Çünkü televizyonlar ancak haberler bittiğinde, diziler başladığında açılacaktır. Gemisini kurtaranlar ise çocukları sayesinde "ne olacak bu memleketin hali" demekten kurtulacaklardır. Hatta böyle bir soruyu bir zamanlar sorduklarını bile unutacaklardır. En azından o çocuklar var oldukça böyle bir umutları da olacaktır.
Sorun şu ki insan biraz düşününce o ana-babaya öyle kolayca öfkelenemiyor. Bu ülkede okuyan insan aç kalıyor, işsiz kalıyorsa, bilim adamları ancak yurt dışında kendi işini yapabiliyorsa, okumak artık risk haline gelmişse o ana-babaya ne hakla öfkelenebilirsin ki zaten? Varsın kimse üretmesin, kimi rol kessin, kimi tv karşısında pineklesin. Varsın ana babalar çocukları ajanslara kaydettirip umutlanmaya devam etsin. Ne mi olacak bu memleketin hali? Hep birlikte bekleyip görelim. Bakalım ne olacak bu memleketin hali.

09 Temmuz 2009

GÜZEL NEDİR SOPHIA?

Bahçede üçümüz oturuyoruz. M'nin dişi ağrıyor, H ve ben ise sersem sersem etrafa bakıyoruz. M eli yanağında sessizce oturuyor, H ve ben de havadan sudan olur olmaz şeylerden sırf konuşmuş olmak için konuşuyoruz. Bunu neden yaptığımızı ikimiz de bilmiyoruz. Oysa birlikte susabilecek kadar yakınız.

O kadın tam o anda önümüzden geçiyor. Kulak hizasında kesilmiş kısa saçları var. Jöle ile tel tel ayrılmış, hafif kabartılmış. H "maaşallah ne güzel saçları" diyor. H'ye hayretle bakıyorum. Çünkü bu saçları tel tel olan kadın, H'nin tüm iyi niyetiyle söylediği sözleri yalan yanlış çarpıtarak onu çok fazla üzmüş biri. Doğal olarak H ondan hoşlanmıyor, onunla konuşmuyor ama nefret de etmiyor. Kafası pek çalışmayan, her lafı yanlış anlayan ve yanlış anlatan bir kadından beklenilebileceği ölçüde davranan, insanların sözleri ve o sözlerin altında yatan niyetler üzerine hiç düşünmeden hareket eden bir kadın bu. Dişi ağrıyan M kadına öfkeyle bakıyor. Çünkü onun da zamanında başını ağrıttı, tıpkı bana yaptığı gibi.

H'ye "bunu nasıl yapabiliyorsun?" diye soruyorum. "Neyi nasıl yapabiliyorum?" diye soruyla karşılık veriyor soruma. "Yani seni bu kadar üzmüş biri sana nasıl hala güzel görünebiliyor?" diyorum. Gülümsüyor. H'ye, benim bunu asla yapamadığımı, sevdiğim insanlar "insanlar tarafından belirlenmiş güzellik kriterlerine göre" çirkin olsalar bile bana çok ama çok güzel göründüklerini anlatıyorum. (Bu arada insanlara çirkin demek ne kadar garip, ne kadar aptalca. İnsan kendisine doğuştan verilmiş bir şey için yargılanabilir mi?) Sevmediklerim, hoşlanmadıklarım ise dünyanın en güzel insanı olsalar dahi bir türlü benim nezdimde güzel olamıyorlar.

H gülüyor ve bana fazla duygusal olduğumu söylüyor. Başımla onaylıyorum. Ama pek çok insanın sevdikleri ve sevmedikleri kriterinden yola çıkıp insanları güzel ya da tam tersi bulduğunu savunuyorum. H ise herkesin öyle olmadığını söylüyor. Ben ise bunun ancak hiç tanımadığımız, yani henüz sevmediğimiz ama nefret de etmediğimiz insanlar için mümkün olduğunda, sadece hiç tanımadıklarımızı objektif olarak değerlendirebileceğimizde ısrar ediyorum. Konuyu sonuca bağlayamıyoruz.

Şu "insanlar tarafından belirlenmiş güzellik kriterleri" konusuna takılıyorum. Güzelliğin zaman içinde tanımlanışının değişip durduğunu, her devrin güzelinin kendine özgü olduğunu düşünüyorum. Ve daha çok da bu tanımların nasıl olup da yerleştiğini? Çok eski devirlerde tombul ve beyaz tenli kadınlar şahane bulunurken şimdi neden sıska ve uzun, soluk renkli kadınların güzel diye tanımlandığını ve bundan 100 yıl sonra güzel olanın nasıl tanımlanacağını merak ediyorum. Elbette bunu asla öğrenmeyeceğim. Bir zaman makinesi icat edilip ben geleceğe gitmezsem ya da 150 yaşıma kadar yaşamazsam veya biri ölümsüzlük iksirini bulmazsa tabi...
Fotoğraf: Life

08 Temmuz 2009

DELİ DİYORLAR BANA, DESİNLER DEĞİŞEMEM

Hanım hanımcıkmış. Öyle diyorlar onun için. Bana ise pek bir sıkıcı görünüyor. Sakince bacak bacak üzerine atıp oturuyor, sonra o çok derli toplu çantasından kırmızı kadife ajandasını çıkarıyor ve ince gümüş bir kalemle hiç acele etmeden birşeyler yazıyor. Ve bu kadın bende hep bir ağır çekim duygusu yaratıyor. Hanım hanımcık lafına fena takılıyorum. İnsan neye göre hanım hanımcık diye tanımlanır? Bunu hiç bilemiyorum. Kaldı ki umurumda da değil. Ben daha çok kendisine her daim "ben deliyim" diyen kadın üzerine düşünüyorum. İlk başlarda kendisini neden böyle tanımladığını anlayamadığım bu kadını zaman geçtikçe takdir ediyorum. Çünkü o bir tek cümlenin, "ben deliyim" cümlesinin onu nasıl da özgürleştirdiğine her gün defalarca tanık oluyorum.

Özgürlük falan filan lafları eden insanların aslında hiç de özgür olmadıklarının, diğer insanların ne düşüneceğini düşünerek hareket ediyor olmanın en büyük parmaklık olduğunu anlamamalarına şaşıyorum. Ne garip kendi hayatlarımızı hiç tanımadığımız insanların denetimine gönüllü olarak vermek. Sadece garip değil aptallığın daniskası da. Yok efendim koskoca kadınmışsın da millet ne dermiş, yok efendim senin gibi kerli ferli bir adama yaraşır mıymış da, aman efendim senin konumunda kariyer sahibi biri hiç böyle çocukça hareketlerde bulunurmuymuş da... Kimse de bu lafları edenlere şunu söylemeyi akıl etmiyor: "Kendi işine bakmak yerine benim hareketlerimin uygun olup olmadığını denetlemek sana yakışıyor mu?" Aslında düşünüyorum da bu ülkede bazı kurumlar sürekli birşeylerin topluma uygun olup olmadığını denetliyor ve insanlar "aman efendim özgürlüğümüz sınırlanıyor" diye basıyorlar yaygarayı. İyi de onların kurum olarak yaptığını siz de tekil olarak birbirinize yapıyorsunuz. Ve arada hiç bir fark yokken birinde kendinizi haklı buluyor diğerinde kıyametleri koparıyorsunuz. Bunun adı nedir şimdi?
İşte bu yüzden o kendine deli diyen kadını takdir ediyorum. O deli sıfatı sayesinde kimse onun yaptığı herhangi birşeyi, söylediği herhangi bir sözü uzun uzun tartıp arkasından konuşmuyor ve kimse ona "bu sana yakışıyor mu?" diye sormuyor. O delilik kadına tadına doyulmaz bir özgürlük duygusu veriyor. Şimdi bu kadın herşeyin farkında olan çok ama çok akıllı bir kadın değilse, ne?
FOTOĞRAF: Life

04 Temmuz 2009

F OLMA HALİ

Sizin de zaman zaman şöyle bir hisse kapıldığınız olur mu: "Ben ve Diğerleri" Hayır, o Diğerleri dediğin bölümü küçümsemekten, onlara hınç beslemekten söz etmiyorum. O tamamen ayrı bir konu ki, bazı insanlar bazı insanlar için diğerleridir ve yine o bazı insanlar diğer bazı insanlar tarafından nefret edilmeyi hak ederler. Dediğim gibi o başka bir konu. Benim sözünü ettiğim şöyle birşey: Dünya ikiye bölünmüş de sen bir tarafında kalmışsın diğer tüm insanlar da öbür tarafında gibi. Ya da şunun gibi:

Mesela senin hiç bir kesinliğin yoktur. "Hangi tür müziği seversiniz hanımefendi?" sorusunu bile kesin bir dille yanıtlayamazsın. Öyle ya Orhan Gencebay'dan tut da Ella Fitzgerald'a kadar yayılabilirsin. Bütün bu çeşitlilik içinde bu soruyu "jazz" diye cevaplamanın ya da "halk müziği" demenin anlamsız olduğuna inanırsın. Dolmuşlarda ya da sokakta yürüyen insanların uzunca bir süre kulaklıklarından aynı müziğin beyinlerine akıp gitmesini yadırgarsın. Zaman zaman da gıpta edersin onların bu kesinliğine ki genellikle gıpta ettiğin zamanlarda "ben ve diğerleri" diye bir ayrım varmış gibi hissedersin. Nasıl bir duygu olduğunu merak edersin bu sevilenin kesin olma halinin. Hangi yazarı seversiniz, en sevdiğiniz film hangisi, ne tür filmlerden hoşlanırsınız, ne tür kitaplardan hoşlanırsınız, hangi gazeteyi tercih edersiniz falan filan gibi soruları net bir biçimde yanıtlar diğerleri. Sen sadece "hımmm şey aslında bilmem ki..." gibi mırıltılarla kalırsın. Çünkü sen bile bilmezsin ne zaman neyi sevebileceğini. İşin garibi, aklının içinde filmler, şarkılar, kitaplar, şiirler uçuşurken, sen birini seçmeye çalışıp bir türlü seçemez ve hepsinin ayrı bir yeri olduğunu düşünürken, karşıdaki seni aslında bunlarla uzaktan yakından hiç ilgisi olmayan bu yüzden de bu soruları cevaplayamayan biri sanır. Önemli mi? Değil. O an kesinlikten yoksun olduğunun derdine düşen biri için karşıdakinin ne düşündüğünün ne önemi olabilir ki?

Mesela çoktan seçmeli soruları yanıtlarken çok zorlanırsın. Pek çok seçenek sana uyuyordur. Hep istersin ki bir F seçeneği olsun ve o F seçeneğinde "yukarıdakilerin hepsi" yazsın. Ama olmaz. Hepsini birden kucaklamaya çalışan hiç kabul görmez. Hayat kesinliği sever çünkü. Aklı duru ve net olanı sever. İşte bu yüzden A'lar, B'ler, C'ler ve D'lere bölünür herşey. Bir A, B, C ya da D olamadığına üzülürken herkesin F olduğu bir hayatın kaos mu yoksa huzur mu olacağına bir türlü karar veremezsin. Ve bütün bu F'lerle dolu bir hayatta yaşayıp yaşamamak istediğine...

Fotoğraf: Life

01 Temmuz 2009

ÖYLE İYİ NİYETLİ Kİ...

"Hı hı" ve "evet"i bolca kullandığım bir sohbetin içindeydim. O konuşuyor ben dinliyordum. Şöyle diyordu: "Ah aslında öyle iyi niyetliyim ki ama insanlar beni anlamıyorlar. Gerçekten çok safım ben. İnan bana içimde hiç art niyet yok. Ama işte bilirsin bizim gibi insanların başına gelir ne gelirse. Ah şu iyi niyetimiz olmasa." Sonra anlattı da anlattı. O aslında X için elinden geleni yapmış ama X sözlerini yanlış anlamış. İşte dediği gibi iyi niyetinin belasını buluyormuş her vakit. Ama insanlar iyilikten anlamazlarmış. Falanmış filanmış.

Devamını dinlemedim. Evet hiç utanmadan gözünün içine baka baka başka şeyler düşündüm. Şöyle şeyler: Bir insan nasıl kendini böyle tanımlardı ki? İyi niyetli, saf ve içinde sevgiden başka birşey olmayan. Ben kendi hesabıma utanırdım böyle bir cümle kurmaya. Artı pür-i pak değildik ki hiç birimiz. Ne yani hiç mi kimseyi kıskanmazdı bu insanlar ya da hiç akıllarından birinin belasını bulması geçmezdi? Hiç küfürü basmazlar mıydı birilerinin arkasından? Bu insan doğasına aykırıydı bir kere. Etrafta sevgi kelebekleri dolanıp dursalar da kanatlarının altından görünürdü aslında çürük, paslı ve kirli yanları. Bu iyi niyetli sevgi kelebekleri bu cümleleri kurarken hepimizi aptal mı sanıyorlardı acaba? Mesela şu kadın bana ne kadar iyi niyetli olduğunu kendini paralarcasına ispatlamaya çalışırken benim şüpheyle bakan gözlerimi ya da kalkmış kaşlarımı, inanmaz bir edayla kıvrılmış dudaklarımı görmüyor muydu? Görüp kendini bu kadar göklere çıkardığı için durması gerektiğini farketmiyor muydu? Etmiyordu demek ki devam etti. Belki yarım saat belki de daha fazla onun ne kadar iyi yürekli biri olduğuna ikna edilmeye çalışıldım çünkü.

Bir süre sonra ayıp olmasın diye silkelendim ve dinlemeye başladım yeniden. Bu kez her nasıl olmuşsa konuyu aşka, kırılmış kalbine getirmişti. Öyle ya bu iyi niyetliler çoğu kez kalbi kırık, sevgili kazığından muzdarip, çılgınca sevmiş ama sevilmemiş, bir türlü küllenmeyen aşkın acısından muzdarip olurlardı. Elbette bu da iyi niyetlerinin bedeliydi. Hep bedel öderdi bunlar. Çünkü onlar iyi, insanlar çok ama çok kötüydü.

Yine aklım başka taraflara gitti. Dinlemesem de olurdu çünkü ne anlatacağını adım gibi biliyordum. Kötü adam zavallı kadın hikayesini kimbilir kaç defa, kaç farklı ağızdan dinlemiştim. Kızdım kadına. Yıllar önce geçip gitmiş bir aşk acısını hala peşinden sürükleyip böyle mızıldandığı için çok fena kızdım. Tamam adam berbat biri olabilirdi. Kadın ise melek. Böyle olsa bile berbat biri için bu kadar sızlanmanın alemi neydi ki? Unut gitsin. Anlattıkça daha da çok hatırlayıp daha da acı çekeceğine hak ettiğini ver ve o sanki hiç olmamış gibi unut.

"İşte böyle hayatım" dedi. Bitirdiğine sevindim. Ve sanki hafiflemiş gibi gitti. Muhtemelen benim dinlemediğim o şeyleri anlatırken üstünden yük kalkmıştı. "Neyse" dedim işime döndüm. Ve "ben iyiyim, iyi niyetliyim, inan içimde hiç kötülük yok" diyenlerin bana hiç ama hiç inandırıcı gelmediğini, gerçekten iyi olsalar bunu söylemekten utanacaklarını düşündüm. O nedenle "ben iyi biri değilim kötüyüm" diyenlere çok ama çok saygı duyduğumu, çünkü o insanların aslında gerçekten iyi insanlar olduğunu, zamanında yaptıkları hataları farkedip bu hatalardan pişmanlık duyduklarını, vicdan sahibi olduklarını, en azından kendilerini övmenin anlamsız olduğunu çünkü sen ne söylersen söyle davranışlarından bir şekilde kendini, aslını ele vereceğini bilecek kadar akıllı olduklarını farkettim. Ve ne yazık ki kendine iyi niyetli diyen ve diğerlerini buna ikna etmek için paralananların, "yok ben iyi biri değilim, kötüyüm" diyenlerden daha da fazla olduğunu da...
Fotoğraf: Life

Ruhların Sonbaharı-Kent Haruf

  İnsanların ne söylediğini umursamadan, sadece kendi inandığımız doğrulara göre yaşamak mümkün mü? Belki yaşlandığımızda, pek çok şeyin ö...