Gün güneşli olunca sokağa attık kendimizi. Kocaman ağaçların olduğu o sokaktan ağır adımlarla geçtik. O ağaçların adı neydi acaba? Kaç kez geçtiğin sokaktaki o ağaçları adını bilmemek ne tuhaftı. Sordum. Diğer üçü de bilmiyordu. Kim bilirdi ki?
Uzun bir yürüyüşün sonunda iki numara markete gitmesi gerektiğini söyledi. Bir, dört ve ben peşine takıldık. Diğer ikisini bilmem ama güneşi bırakıp marketin o parlak ışıkları altında dolaşmak hiç cazip gelmedi bana. Mızmızlanmadım. Bu kadar güzel, bu kadar güneşli bir günde mızmızlanamazdım. Parlak ışıkların altından reçel kavanozları, adını bilmediğim garip krakerler, plastik kap kacak, eflatun, pembe, sarı ve başka renklerde temizlik ürünleri, çikolatalar, peynir ve sütler geçip gitti. Marketin dar koridorunda nereye bakacağımı bilmeden öylece durdum. Sol yanımda peçete, tuvalet kağıdı ve kağıt havlular sağ yanımda gökkuşağı gibi temizlik malzemeleri.
Ben orada öylece dururken şenlikli bir dörtlü gözüktü koridorun başında. Çılgın gibi oraya buraya dağıldılar. Biri arkada kaldı. Koltuk değneklerini sürükleyerek ilerledi. Yüzünde kocaman bir gülümseme. Sahte değil en samimisinden ve hiç kaybolmayanından. Uzaktan baktım. Farkettirmeden. Korktum değneklerine baktığımı sanır diye. Oysa ben gülümseyişinin sebebine bakıyordum. Koltuk değnekleri yaklaştığında biri ona uzaktan seslendi: "Koş koş mumları buldum." Küçük sevimli bir kahkaha attı. "Koşayım mı?" diye cevapladı diğerini. "Evet koş"dedi uzaktaki. Gülümseyişi daha da genişledi, bana dönüp: "Koş diyor duyuyor musun?" dedi. Gülümsedim ben de gördüğüm en güzel gülümsemeye. Uzaktakinden yana çevirdi başını sonra: "Koşuyorum koşuyorum."
O giderken arkasından baktım baktım baktım. Hayat ne garipti. Kiminin içine herşeye rağmen doluyor ve gözlerinden, ağzından güneş ışıkları gibi etrafa yayılıyordu. Kimi ise herşey yolunda olmasına aldırmadan içine dolmaya çalışan hayatı kovalarla dışarıya boşaltıyordu. Sahi, hayat ne garipti...
Fotoğraf: www.thegreenhead.com