30 Aralık 2008

YENİ YILDA...

Yeni Yılda her biriniz için;
Kaygısız nefesler diliyorum. Ruhlarınıza huzur ve sükunet, kalplerinize sevinç, akıllarınıza berraklık, ellerinize coşku, gözlerinize parıltı, dilinize tatlı sözler, kulaklarınıza hayatın müziğini diliyorum.

Ve yeni yılda dünya için;
Şu an hayal bile edilemeyen barışın gelmesini diliyorum.

29 Aralık 2008

KONTRAT

Sevgili Haşim "Hayatınızla ilgili yapmış olduğunuz kontratlar" başlığı altında bir mim yollamış. Şöyle demiş: "sizden yaşadığımızdan daha farklı bir dünya hayal etmenizi istiyorum. Hayal edeceğiniz bu dünya öyle bir dünya ki, hayatınız da neyi, kiminle, nasıl ve ne için yaşayacağınıza siz karar veriyorsunuz ve bunlarla ilgili olarak kontratlar hazırlayıp imzalıyorsunuz."

İşte benim kontratlarım;

Öfkem ve ben;
1-Zamanlı zamansız ortaya çıkıp beni burnundan dumanlar çıkan bir boğaya çevirmeyeceksin.
2-Mantığımın kapılarını kapamayacaksın.
3-Sesimin tonunu yükseltmeyeceksin.
4-Geri alamayacağım sözler etmeme yol açmayacaksın.
5-İlk dört maddeyi boşverip beni terketmeye ne dersin?
Anlaştık mı?

Tembelliğim ve ben:
1-Zaman zaman yakamdan düş ki gözlerim parlayarak oflayıp puflamadan iş yapabileyim.
2-Sen de en iyisi temelli git. Evet git.

Hafızam ve ben:
1-Aklıma takılan şeyleri hatırlamama izin ver ki ben de gecenin bir saati şu soğuk havada kalkıp bilgisayarı açıp google'dan o anımsayamadığım şeyi aramakla uğraşmayayım.
2-Yanından geçtiğim ve hiç tanımadığım insanların sözlerini neden depoluyorsun anlamış değilim. Bir de utanmadan bunu bana harfiyen tekrarlıyorsun. Rica ediyorum bunu yapma. Yüzlerini anımsamadığım insanların cümlelerini anımsamanın kime ne faydası var.
3-Yüzleri en küçük çizgilerine kadar kaydediyorsun bari o yüzlerin altına kim olduklarını da yaz. İnan bana çok zorlanıyorum karşımdakilerle konuşurken. Yüzünü ezberlemiş gibi biliyorum hepi topu beş harften oluşan adını bir türlü anımsayamıyorum. Neden bu kadar zalimsin?

Arkadaşlarım ve ben:
1-Telefonla konuşmaktan hoşlanmayan bu zavallı kediyi arayıp "beni neden aramıyorsun?"diye sormayacaksınız. O size sormuyor, dikkat ettiniz mi?
2-Aramıyorsa bile sizin hep aklında olduğunuzu aklınızın bir köşesine not edeceksiniz.
3-Kendini eve hapsettiği zamanlarda sıkıldığı yanılsamasına kapılıp yaka paça dışarıya bir yere götürmeye çalışmayacaksınız. Onun bazı zamanlar bu yabani hayatından keyif aldığını bileceksiniz.

Evet sevgili Haşim benim kontratlarım bunlar. Biliyorum formata uymadı ama parmaklarımı bunları yazmaktan alıkoyamadım.

28 Aralık 2008

ELLER...

-Kim o?
-Abıla Allah rızası için bir sadaka ver?
Kapıda uzun mu uzun boylu, yapılı otuz yaşlarında bir kadın duruyor. Kadına bakıyorum o da bana. Öfkeme hakim olmaya çalışarak kadına soruyorum.
-Sana iş bulsam çalışır mısın?

Omuz silkiyor.
-Bak bir arkadaşım temizlik yapacak birini arıyor. İyi de para verecek.
Eee ne diyorsun. Bak olur dersen hemen ararım. Sen de gidersin. Evet?
Hala bakıyor yüzüme.
-Abıla boşver sen işi de bana bir emek parası ver.
Öfkeden delirecek gibi oluyorum. Artık çenemi tutamıyorum.

-Sen de hiç utanma yok mu? Gururun onurun yok mu? Hadi işsizlikten dileniyorsun diyelim ,sana iş buldum diyorum oradan para kazanabilirsin diyorum sen hala benden ekmek parası istiyorsun. Ben sana artık tek söz bile etmem.

-Abıla para vermeyeceksen bari şeker, bulgur falan ver.
Kapıyı yüzüne kapatıyorum.
Anneannem bana kızıyor. Kapıya gelen insan geri çevrilmezmiş. Sinirlerim iyice geriliyor.
-Bak anneanneciğim. Sabahtan beri kapıya 3 dilenci geldi. Ve bu 3 kadın sapasağlam kadınlardı. Gençlerdi. Az önce duydun. Sana iş bulayım dedim utanmadan benden sadaka istemeye devam etti. Eh tabi ister kolay para, emek yok çalışmak yok.

-Tamam tamam diyor anneannem. Haklısın. Onlara para vererek kolaycılığa alıştırıyoruz.

-Tabi ya. Sen ben ve diğerleri para verdikçe bu adamlar neden çalışsınlar? Çalışmazlar tabi. Hatırlamıyor musun haberlerde çıkan dilencileri. Adamların ceplerinden dünyanın parası çıkıyor. O kadar parayı çalışarak kazanabilir misin kazanamazsın. Bugün el kadar çocuklar canları çıkana kadar çalışıyorlar. Aldıkları para ne kadar? Bu dilencinin bir günde topladığının kaçta kaçı? O çocuğun günahı ne peki? O çocuk da mı dilenci olsun? O da mı onurunu ayaklar altına alsın da kapı kapı dolaşıp ondan bundan para istesin? Bu adil değil. Hiç adil değil. Ve biz bu adamlara para verdikçe onlar Allah'ın adını kullanıp bizi sömürdükçe toplumun çürüyüşünü hızlandıracağız. Yarın bir gün dilenciliğin çalışmaktan daha karlı olduğunu düşünen bir tembeller ordusu ile karşı karşıya kalabiliriz.

-Tamam tamam haklısın. Haydi beni güneşe çıkar. Biraz bahçede oturalım. Sen de sakinleş bari.

Bahçe duvarına dayıyoruz sandalyeleri. Güneşin altında bir süre susuyoruz. Anneannem'in kafasını karıştırmış olduğumu okuyorum yüzünden. Gülüyorum. Bir yanı beni haklı buluyor bir yanı ise kapıya gelen insanının geri çevirilip çevirilmeyeceğini düşünüyor.
-Anneanneciğim eğer o adam açsa, kapına gelen adam yani, onun karnı doyurulur. Onu öylece sokakta bırakamazsın. Susuzsa su verirsin. Açsa yemek... Ama ben aç ve susuz olan insanlardan söz etmiyorum. Ben tembelliği ve insanların duygularını sömürmeyi adet haline getirmiş olanlardan söz ediyorum. Merak etme torunun zalim değil.

Gülüyoruz. O sırada sokağın başından çok ama çok yaşlı bir adam görünüyor. O kadar yaşlı ki ikiye bükülmüş neredeyse. Yüzü kırışık içinde, kolları bacakları incecik. O incecik kollarında mavi bir sepet. Sepetin üzerinde bembeyaz kar gibi bir bez. Adam yaklaşıyor. Duruyor yanımızda. İncecik sesiyle birşeyler söylüyor. Duyamıyoruz. Anneannem:

-Ne dedin gardaş duyamadım, diyor.

Adam yeniden mırıldanıyor. Anneannem elini uzatıp sepetin üzerindeki bezi kaldırıyor. Simitler ortaya çıkıyor. O an anlıyorum adamın simit sattığını. "Bu kadar da olmaz" diye geçiyor aklımdan. "Az önce gelene bak bir de şu zavallı adamcağıza. Sanki bu ikisi bir hikayenin olmazsa olmaz parçaları gibi ard arda geldiler. İnanılır gibi değil."
Kalkıyorum sandalyemi ona veriyorum. Anneannem küçük cüzdanından para çıkarıyor. Alabildiği kadar simit alıyor. Adamın şaşkın bakışlarına cevap veriyor hemen anneannem:

-Çok kalabalığız biz. Torun torba bir sürü adam. Hepsine alayım da eksik kalmasın kimse.
Adamın yüzünde ışıklar büyüyor büyüyor büyüyor. İncecik sesiyle benden su istiyor. Ona hem su hem de bir bardak çay getiriyorum. Defalarca teşekkür ediyor. Ellerine bakıyorum sarılıp öpülesi ellerine. Kışın bu soğuk gününde titreyerek alın teriyle ekmeğini kazanmaya çalışan bu adama sonsuz bir saygı duyuyorum. Çayını içip usul usul geldiği yoldan geri dönüyor. Anneannem kucağında simitlerle ardından bakıyor.
-Şimdi anladın mı anneanne söylemek istediklerimi diyorum. Bu kadar yaşlı bir adam alın teri ile para kazanırken ben diğerlerine para vermem.
Anneannem başını sallıyor. Hala adamın ardından bakıyor. "haklısın kızım"diyor "haklısın"

RESİM: Albrecht Durer

27 Aralık 2008

YÜZÜN GÜNEŞE, GÜNEŞ YÜZÜNE...

Gün güneşli olunca sokağa attık kendimizi. Kocaman ağaçların olduğu o sokaktan ağır adımlarla geçtik. O ağaçların adı neydi acaba? Kaç kez geçtiğin sokaktaki o ağaçları adını bilmemek ne tuhaftı. Sordum. Diğer üçü de bilmiyordu. Kim bilirdi ki?

Uzun bir yürüyüşün sonunda iki numara markete gitmesi gerektiğini söyledi. Bir, dört ve ben peşine takıldık. Diğer ikisini bilmem ama güneşi bırakıp marketin o parlak ışıkları altında dolaşmak hiç cazip gelmedi bana. Mızmızlanmadım. Bu kadar güzel, bu kadar güneşli bir günde mızmızlanamazdım. Parlak ışıkların altından reçel kavanozları, adını bilmediğim garip krakerler, plastik kap kacak, eflatun, pembe, sarı ve başka renklerde temizlik ürünleri, çikolatalar, peynir ve sütler geçip gitti. Marketin dar koridorunda nereye bakacağımı bilmeden öylece durdum. Sol yanımda peçete, tuvalet kağıdı ve kağıt havlular sağ yanımda gökkuşağı gibi temizlik malzemeleri.

Ben orada öylece dururken şenlikli bir dörtlü gözüktü koridorun başında. Çılgın gibi oraya buraya dağıldılar. Biri arkada kaldı. Koltuk değneklerini sürükleyerek ilerledi. Yüzünde kocaman bir gülümseme. Sahte değil en samimisinden ve hiç kaybolmayanından. Uzaktan baktım. Farkettirmeden. Korktum değneklerine baktığımı sanır diye. Oysa ben gülümseyişinin sebebine bakıyordum. Koltuk değnekleri yaklaştığında biri ona uzaktan seslendi: "Koş koş mumları buldum." Küçük sevimli bir kahkaha attı. "Koşayım mı?" diye cevapladı diğerini. "Evet koş"dedi uzaktaki. Gülümseyişi daha da genişledi, bana dönüp: "Koş diyor duyuyor musun?" dedi. Gülümsedim ben de gördüğüm en güzel gülümsemeye. Uzaktakinden yana çevirdi başını sonra: "Koşuyorum koşuyorum."


O giderken arkasından baktım baktım baktım. Hayat ne garipti. Kiminin içine herşeye rağmen doluyor ve gözlerinden, ağzından güneş ışıkları gibi etrafa yayılıyordu. Kimi ise herşey yolunda olmasına aldırmadan içine dolmaya çalışan hayatı kovalarla dışarıya boşaltıyordu. Sahi, hayat ne garipti...

Fotoğraf: www.thegreenhead.com

25 Aralık 2008

CUMA MEKTUPLARI

Perşembe günleri hep böyle. Öyle arada kalmış bir gün. Ne başlangıca dahil ne de sona. Pazartesi, salı ve çarşamba için haftanın başlagıcı demek mümkün. Cuma, cumartesi ve pazar için de son günleri.. Peki ya perşembe... O, ne sonda ne başta... Ben de tüm hafta boyunca kendimi Perşembe gibi hissettim. Sanki ne başındaydım hayatın ne de sonunda. Orta bile denilmeyen bir yerde dikilip durdum, anlayacağın.

O tahta sandalyelerde oturuyordum. Yetmiş beş yaşında hayata veda etmiş o adamın ardından konuşulanlara kulak veriyordum. Bir kadın sessizce ağlıyordu. Yüzünü bile bilmediğim bir adamın yasını tutuyorduk. İş arkadaşımdı oğlu. Kan çanağı gözlerini yere eğip teşekkür etti orada olduğumuz için. Başın sağolsun dedim ve sustum. Ölenin ardından, yakınlarının acısını paylaşmak için başka ne denileceğini bilmiyordum.

O adamı, şimdi toprağın altında uyuyan o adamı düşündüm sonra. Nasıl bir ömrü olduğunu, yaşarken mutlu olup olmadığını, ölüme mi yoksa yaşama mı yakın durduğunu, ölmekten korkup korkmadığını, kendi ölümünü hayal edip etmediğini... "Hayatının pazar gününü yaşadığını biliyor muydu acaba?" dedim kendi kendime sonra, "ya o pazar gününü perşembe, cuma veya cumartesi sandıysa. Son güne bu kadar yakın durduğunun hiç farkında olmadıysa?" Olmamıştır da muhtemelen. Kim kendisine yakıştırırdı ki ölümü? Herkes ne kadar yaşlanırsa yaşlansın kendini hiç hayatının pazar gününde düşünmezdi. Olsa olsa cuma derdi ya da cumartesi. Ama asla pazar değil.

Yanımdakine sordum: "Bugün günlerden ne?" "Çarşamba" dedi. Gülümsedim: "Dilerim benim hayatımın da çarşambasıdır."

FOTOĞRAF: ENGİN GÜNEYSU

24 Aralık 2008

SAHTE BİLET

-bir kitapta şöyle diyordu: "aşkla tanışma olasılığının, piyangodan para kazanmaktan daha az olduğuna inanmıştı..."
-peki ya sen? Sen hiç bilet aldın mı?
-Evet aldım.
-Kazandın mı peki?
-Kazandım sandım diyelim.
-Nasıl yani?
-Bilet sahte çıktı.

23 Aralık 2008

NEFRETADAMLAR

Kısacık bir filmdi. Sanıyorum alacakaranlık kuşağının kısa filmlerindendi. Gecenin geç vakitlerinde kardeşim ve ben, annemin tüm itirazlarına rağmen oturup izlemiştik.

Siyah beyaz bir bar sahnesiyle açılıyordu film. Barda orta yaşlı bir adam durmadan konuşuyor ve konuştuğu gibi de içiyordu. Şöyle diyordu: "Hepsinden nefret ediyorum. Onların bu dünyada yaşamaya hakları yok." Bu ya da buna benzer şeylerdi sözleri. Sözünün muhatabı olansa siyah insanlardı. O elbette onlara siyah demek yerine "zenci" demeyi tercih ediyordu. Karşısında duran adam ise ılımlı biriydi. "Onlar sana ne yaptılar ki?" diye soruyordu. Muhtemelen şöyle düşünüyordu: birinin nefreti haketmesi için mutlaka kötü birşey yapması gerekir. Diğerinin mantıklı bir açıklaması yoktu elbette bu sözlere. İçi nefretle dolmuştu ve nefretinin mantığını sorgulamak aklına bile gelmemişti.

Yeterince içtiğini düşünen nefretadam bardan çıkıyordu sonra. Daha kapıdan pek uzaklaşamadan bir grup insan ona doğru koşmaya başlıyordu: "İşte orada, koşun yakalayın, seni pis zenci." Nefretadam önce neye uğradığını anlayamıyordu elbette. Çünkü, sözlerin muhatabı olan insanı etrafta aramaya başlıyordu.Daha sonra diğer nefretadamların kendisine doğru koştuğunu görüp kaçmaya başlıyordu. Kaçarken bir yandan da bağırıyordu: "Hayır ben zenci değilim. Ben de sizler gibi beyazım." Öfkeden deliye dönmüş nefretadamlar topluluğu kahkahalar atıyordu. "Şu zenciye de bakın, kendisini beyaz sanıyor." Kaçmak ve kovalamak üzerine dönüyordu film. En son bir yere sığınmış adam öfkeli kalabalığın sesini duyuyor ve düşünüyordu. Kimbilir belki de ilk defa sorguluyordu nefretinin anlamsız nedenini.

Şimdi düşünüyorum da; hayatın tıpkı o filmdeki gibi bir adaleti olsaydı. Çok değil sadece 10 dakika kim neden nefret ediyorsa ona dönüşseydi. O zaman insanlar seçemedikleri şeyler için birbirlerini yargılamaktan vazgeçip, insanları sadece insan olarak düşünmeyi ve öyle kabul etmeyi becerebilirler miydi?

Resim: Gürbüz Doğan Ekşioğlu

Ruhların Sonbaharı-Kent Haruf

  İnsanların ne söylediğini umursamadan, sadece kendi inandığımız doğrulara göre yaşamak mümkün mü? Belki yaşlandığımızda, pek çok şeyin ö...