30 Ekim 2010

yurdumun nadide insanlarından portreler

İnsan bu ülkeyi nasıl sevmez, gazete okumaya nasıl bayılmaz bunca evlere şenlik insan hikayesi olduğu sürece. İşte bir örnek. Canımız ciğerimiz Erol Büyükburç'umuz akıllara zarar açıklamalarıyla Radial gazetesindeki yerini almış. Kaç çocuğunuz var diyen muhabire şöyle cevap veriyor: "Belki daha çok çocuğum vardır onlar da başka amaçlarla benden alınmıştır. İlk defa konuşuyorum bunu, benim zekâ düzeyimin yüksek olduğunu düşünen ajanlar peşime takıldı, senelerce sperm almak için uğraştılar ve aldılar." Ne düşüneyim bilemeden okumaya devam ediyorum. Yazının devamında kadınlar tarafından aldatılmış ve bunun kırıklığını yaşayan bir Erol Büyükburç var. O sanmış ki kendisi ile beraber olan kadınlar ona gönül yakınlığı hissetmişler. Ama hayır hayır öyle olmamış. Meğer O şeytanlar ajanmış. Masum Erol Büyükburç'umuzun IQ'sunun farkına varmışlar ve spermlerini çalmak için onu kandırmışlar. Bu sperm hırsızlarının birçok ülkeden olabileceğini söyleyen Erol Büyükburç; "Bu olayların 4–5 sene içinde olduğunu düşünüyorum. Bunların birçok memleketten olduğunu biliyorum. Belki benim IQ'mu gördüler ona yönelik olarak yapmış olabilirler." diye konuşmuş.  Ama Erol Büyükburç bu şeytan ajanların insan olduğundan pek emin değil. Haklı hangi insanevladı yapar bunu olsa olsa uzaylıdır bu. Zaten şöyle diyor röportajın devamında: "Bir kadınla birlikte olduktan sonra uyandığında vücudunun altın renginde olduğunu gördüm ve bunun ne olduğunu anlayamadım. Ciltte bir parlaklık, değişiklik olmuştu ne olduğunu anlayamadım, daha sonra bir şey oldu sanki beynime çip koydular. Müzikte kimsenin anlayamayacağı bir noktaya geldim."

Üzülme Erol Büyükburç, bunun nesi kötü, neslin dünyanın dört bir yanına hatta uzaya yayılacak.

Haber: Radikal
Fotoğraf: Hürriyet

28 Ekim 2010

eşya üzerine...

Boğulma hissi sadece su yuttuğunuzda ya da biri boğazınızı sıktığında yaşanan bir his değildir. Pek çok şey bu hissi yaşatabilir. Mesela; insan dolu bir otobüste boğuluyor gibi hissedebilirsiniz ya da çok sıkıcı şeyler anlatan adamlar ya da kadınlar karşısında da (ki bu ikincisi bana çok olur)... Veya hayatınız öyle çok dolmuştur ki nefes alınacak tek bir noktası kalmamıştır, işte böyle bir zamanda da boğluyorum sanabilirsiniz. Elbette örnekler çoğaltılabilir; kimsenin sizi anlamaması yüzünden, hak etmediğinizi düşündüğünüz şeyler yaşıyor olmanız yüzünden, yeteneklerinizin saçma sapan bir işte heba oluyor olması yüzünden, sevdiklerinizi kaybetmeniz yüzünden, vazgeçmek zorunda kaldığınız alışkanlıklarınız ve bağımlılıklarınız yüzünden vs...

Ama benim şimdi burada sözünü etmek istediğim başka birşey. Tıklım tıkış doldurulmuş odada, bir mutfakta ya da salonda yaşanan türden bir boğulmadan söz etmek istiyorum. Kimi böyle odaları sever. Kimi de benim gibi az eşyalı, hareket alanı bol olan odaları. Böyle odaları, evleri sevmeme rağmen hiçbir zaman evimi, odaları bu halde tutmayı başaramadım. Bunun pek çok sebebi var elbette. "Aman dursun lazım olur"dan "aaaa bu olmazsa hayatta olmaz"a kadar pek çok bahane sıralamak mümkün.

Benim odam ciddi ve korkunç bir kalabalığa sahip. Hayatı sadeleştirmek gerektiğine, bunu yaparken işe önce etrafımdan başlamanın doğru olduğuna ve eğer bu sadeleşmeyi başarırsam zihnimdeki kaosun duracağına inanmaya başladığımdan beri odada duran her eşyayı "gerekli mi?", "değil mi?" diye sorgulamaya başladım. Ve bunu yaparken farkettim ki eşya bana hizmet etmiyor ben ona ediyorum. Ne saçmalık. İnsan rahat etmek için kullandığı eşyanın bir süre sonra kölesi oluyor.

Örnek; cep telefonu istiyorsun. Tamam var bir tane ama sen şöyle daha afilli olanından istiyorsun. İyi tamam aldın. Başladı mı taksitlerin? Başladı. Aylarca onu ödeyeceksin. Çok pahalıya aldın ya, "aman birşey olmasın" diye üzerine düşeceksin, sen sakındıkça gözüne çöp batacak, telefonun bozulacak. Hay Allah taksitleri tam da bitmişti. Tamirciye gideceksin. Yapıldı herşey iyi. Biraz fazla para verdin ya, neyse artık. Sen sakınacaksın yine telefonunu gözünden ama bu afili telefonu gören başka gözlerde olacak. Sonra bir bakmışsın hooop biri atıvermiş cebine telefonunu. Neyse zaten bir üst modeli çıkmıştı. Aman diyeceksin madem çalındı bir üst modelini alayım. Herşey sil baştan başlayacak. Bu kez ne çalınacak ne de bozulacak. Sadece senin içindeki şeytan rahat durmayacak. Televizyon reklamlarındaki o afili telefon rüyalarına girecek. Daha diğerinin taksitlerini bitirmeden bu kez gidip onu alacaksın. Cebinde yeni telefonun, çekmecende eski telefonlar mezarlığı evin dolacak da dolacak. (Bu kesinlikle ben değilim.)

Başka örnek; Okumayı çok seviyorsun. Bu harika. Hele böyle bir ülkede alnından öpülecek birisin. Ama şu haline bak daha diğerlerini okumadan almış da almışsın kitapları, tıkmışsın odana. Hangi dolabı açsan kafana kitaplar dökülüyor. Ne kabalık, ne gereksizlik. Üstüne üstlük sırf merak ettiğin için aldığın ama asla okumayacağını bildiğin kitaplar bile var raflarında. Bakıp bakıp bu kalabalıktan yılacaksın. İşi gücü bırakıp kendini okumaya versen bile ömrünün onları bitirmeye yetmeyeceğini kesinlikle bileceksin. Sonra hangisini okusam kararsızlığı içinde geçirdiğin zamanları toplasan Karamazov Kardeşler, Savaş ve Barış, Teneke Trampet ve daha bunlar gibi pek çok tuğla kitabı bitirebileceğini farkedip kendine sırf bu saçma kararsızlık yüzünden sinir olacaksın. Üç beş kitabı dönüp dolaşıp okuyan adam ve kadınlar olduğunu bileceksin ve bu insanların aslında belki de en doğrusunu yapıp yapmadıkları üzerine kafa yoracaksın. (Bu kesinlikle benim)

Bir de alıp giymediğin giysiler, ayakkabılar var elbette. Bunlara baktıkça iyice çileden çıkacaksın. Reklam dünyasının insanları nasıl etkisi altına aldığını bildiğin halde, bazı zamanlar seni tüm şeytanlığı ile nasıl baştan çıkarmış olduğuna şaşacaksın. İçinden odada ne varsa hepsini bahçeye fırlatıp bir güzel yakmak geçecek. Bir kaç eşya ile idare ederim elbet diyeceksin. Eşyanın nasıl da kölesi olduğunu görüp bir güzel küfredeceksin. Onları katlamak, düzenlemek, ayırmak, temizlemek, bozulan yerlerini tamir etmekle geçirdiğin zamanları düşüneceksin. (Bu da bir ölçüde benim.)

Sonra odaya bakıp hayaller kuracaksın. Bir sandalye, küçük bir masa, on onbeş kitap (okunulup başkaları ile değiş tokuş yapılabilir. Çok sevilen bir iki tanesi saklanabilir.), kalınca bir defter, bir kurşun, bir tükenmez kalem, bir kaç parça giysi, bir iki ayakkabı, bir yatak, küçük bir halı ve bolca boşluk. Biblo yok, yapay çiçek kesinlikle yok, çerçeve yok, gazete kesikleri yok, fotoğraf belki bir tanecik. Daha fazla değil. Daha fazla değil...

Fotoğraf: home-designing.com

25 Ekim 2010

Haydi Türkiye vejetaryen olmaya!

Şu yan tarafta ülkeye kaçak et sokmaya çalışanların bacaklarını görüyorsunuz Canım Türkiye'm. Düşünün bu adamların kıllı bacaklarına sarılmış etler sizin tencerenizde bir güzel pişecek sonra da sofranızda yerini alacak. O yüzden size tavsiyem bir an önce et yemekten vazgeçin.

Bak haberde ne diyor: Türkiye'de et fiyatlarının yüksek olması kaçakçılık ve hırsızlık vakalarında artışa sebep oluyormuş. Hay Allah hayvancılık öldüğü için et fiyatları çıldırmış olabilir mi acaba? Coğrafya dersinde bazı bölgeler küçük baş hayvancılık bazı bölgelerde de büyük baş hayvancılığın yaygın olduğu anlatılırdı oysa. Eh malum yıllar geçti devir değişti e tabii Çelik de değişti. Millet böyle bacaklarına et sarar hale geldi. Bu adamlar cinlik yapıp bacaklarına sarmışlar etleri ve ülkeye sokmaya çalışmışlar, ben onlardan beklerdim ki kendilerini yakalayanlara şöyle bir ifade versinler; "Ağabeylerim, kardeşlerim durum sandığınız gibi değil. Et kaçakçılığı mı? Töbee haşa. Biz Lady Gaga fanlarıyız. Bu da bizim kostümümüzün bir parçası. biliyorsunuz Lady Gaga MTV müzik ödüllerinde etten yapılmış bir kostüm giymişti. Kimse onu tutuklamadı. Biz etten yapılmış çorap gibi birşey giydik bize kaçakçı diyorsunuz. Ayıp oluyor vallahi ağabeyciğim." Evet madem bu kadar akıllılardı bari böyle bir cevap verselerdi. Hem belki Lady Gaga hayranı biri çıkardı karşılarına da anlayışlı olurdu.
Şimdi bu kaçakçılık ve hırsızlık vakaları arttı ya benim asıl korkum başka. Oldu ya tüm hayvanları kesip yedik, doymadık kürklerini alıp kendimize manto yaptık, derilerini yüzüp çanta, kemer, ayakkabı yaptık, sonra spor olsun diye kuşları vurduk. (vallahi kötü bir amacımız yoktu, sadece spor olsun diye yaptık) Eeeee hayvanları en azından yenebilenleri yok ettik. Sonra bazı ülkeler kendi köpeklerini, kedilerini yemeye başladılar. Birden bire hayvan barınaklarına yapılan soygunlar arttı. Kedi köpek maması üreten firmalar battılar. Falan filan. Et diye birşey kalmadı. Eee gözü dönmüş birkaç insan çıkıp da "Aaaa arkadaşlar insan etinin çok nefis bir tadı olduğunu keşfettim. Deneyin isterseniz" derse? Sonra insanlar birbirini etleri için öldürmeye başlarsa? Mesela bazı çeteler ortaya çıkarsa; kaçırdıkları insanları koyun gibi boğazlayıp etlerini lokantalara satan? Dur dur hemen tepki verme. İnsanları böbreklerini çalmak için kaçıranlar yok mu? Var. O nedenle bir an önce ot, sebze, meyve yemeye alıştır kendini ve diğer insanları da teşvik et. Bakarsın sebzeye meyveye yönelince mülayimleşir, içimizdeki vahşetten kurtuluruz. Hem nerede bilmiyorum ama et yemenin insanın içindeki vahşeti tetiklediği yazıyordu. O yüzden sebze ve meyve en iyisi.

HABER: Radikal

20 Ekim 2010

Sonbahardan değil...

Sonbahardanmış. Külahıma anlat sen onu. Sonbahardan dersen ben de sana derim ki; bu ülkede her mevsim sonbahar. O yüzden hepimiz bu depresyon çukurundayız. Biz var ya biz pek güzel yalanlar söyleyenlerdeniz. Herşey berbat giderken "herşey güzel olacak" yazarız sağa sola. Hatta yeminler bile ederiz de kılımızı kıprıdatmayız güzel olsun diye. Kızma bize. Kıpırdatmayız çünkü biz elinden umutları alınmış kocaman bir kütleyiz. Ve öyle umutsuzuz ki; hepimiz azıcık umutlansak kocaman bir kütle olup o dev sandığımız, o yenilmez sandığımız, canavarın kafasına güm diye ineceğimizi bile unutmuşuzlardanız. Hatta ve hatta bazılarımız umudundan, onurundan öyle soyunmuştur ki; o koca canavarın kuklaları olmazsa eğer ona nefes alma hakkı tanınmayacağına bile kani olmuştur. Yok canım benim yok sonbahardan değil bizimkisi. Bizimkisi baharın gelmesinden umut kesip toprağı ekmemekten.  Ve bizimkisi ateşe bir damla suyla giden karınca kadar bile olamamaktan. Çünkü bize her daim sonbahar.

Resim: Morteza Katouzian

19 Ekim 2010

kork benden

İnsanları korkutup kahkahalara boğulan bir insan modeli var. Yaptığımız şeylerin çoğuna göz atıldığında insan olmak zaten kendi başına yeterince saçma iken bir de üzerine bu tip eylemlerle tuz biber olan bir insan tipi sahiden var. Yok kapı arkasına saklanıp dalgın yürüyen birinin önüne atlamalar, yok arkasından sessizce yaklaşıp "böhhh" diye garip sesler çıkaranlar var ki bunların en masumları olduğunu söylemek mümkün. Bir de şeytanın bile aklına gelmeyecek korkutma biçimlerine kafa patlatıp bulduğu ilk fırsatta bunları uygulamaya geçirenler var ki Tanrı onları hepinizden uzak tutsun. Amin.

İşte örnekler; Boğazına ketçap sürüp yanına evde bulabildiği en keskin bıçağı alıp yere uzanan biri var mesela. Onu o halde görenin akıl sağlığını bozabileceğini düşünmeden böyle bir şaka yapmayı uygun görmüş. Birine bahçeden koparır gibi yaptığı karanfili uzatıp (karanfili önceden hain planlarına alet etmek için koparmıştır oysa) sevgisini kocaman bir gülümsemeyle sunan ve biraz sonra içine koyduğu kocaman ölü böceği görünce karşıdakinin suratındaki ifadeye kahkahalarla gülecek olmasının heyecanını yaşayan biri de var. Birinin uzandığı kanepeyi deli gibi sallayarak "depreeeeem" diye ciyaklayarak kanepede uyuyanı uyandıranlar da var. Sokakta dalgın dalgın yürüyen arkadaşının çantasını çekip onu bütün sokağın ortasında ciyaklatmanın çok ama çok eğlenceli olduğunu sananlar var bir de. Kısaca, kendisine başkalarını korkutmak üzerine temellenmiş eğlenceler arayan çok acaip bir insan tipi var.

İnsanların eğlence anlayışları değişiklik gösterebilir. Kimi film izlemekten, kimi okumaktan, kimi saatlerce doğanın içinde kalmaktan, kimi çılgınca dans etmekten hoşlanabilir, bunlarla eğlenebilir. Ama insan neden birini korkutunca eğlenir? Biri üzerinde yarattığı etkiyi görmekten mi, onun üzerinde anlık da olsa güç sahibi olduğunu görmekten mi? Neden? Kaldı ki korkan bir insanın nesi komiktir. Tam aksine korkan bir insanı görünce normal biri  onu sarıp sarmalarken ve kollarıyla koruma altına alırken ya da bir bardak su verip yatıştırıcı sözler söylerken neden diğerleri onları korkutmayı tercih ederler.

Bu insanlara belki de korkunun insanda nasıl bir duygu yarattığının anlatılması lazım. Ya da çok daha iyisi bunu onlara anlatmayı boşverip onları bir güzel korkutmak gerekir ki böylece ne yaptıklarını teorikte değil yaşayarak öğrensinler. 

Resim: Max Ernst

Ruhların Sonbaharı-Kent Haruf

  İnsanların ne söylediğini umursamadan, sadece kendi inandığımız doğrulara göre yaşamak mümkün mü? Belki yaşlandığımızda, pek çok şeyin ö...