30 Mayıs 2009

BAZI GÜNLER...

Bazı günler vardır ki güneşi uzun zamandır ilk defa görmüş gibi hisseder insan. Öyle ya güneş gökte asılı duruyordur durmasına ya bakmamışsındır ona, farkında bile değilsindir. Gözlerin aklın içindeki tek bir noktaya odaklanmıştır, sürekli kanayan bir yaraya bakıyorum sanırsın. İşin tuhafı o yara sandığın hiç de yara değildir aslında. Hayat bazen ufak boşluklar koyar bütünün ortasına, olan biten budur. O boşluklar dolacak yine bütün olacaktır hayat eninde sonunda. Sorun sadece senin o boşluğa dayadığın gözünle ne görüp görmediğindir.

İşte bu yüzden kendi hayatlarımızı bunca dramatize etmek bir nevi kör etmektir kendini. Her boşluğu yara sanıp akan kandan bayılmaktır çoğumuzun yaptığı. Oysa o boşluktan bakmaya cesaret edendir tek öğrenen hayatın özünü. Ve yine o cesur kişidir o boşlukları bir daha açılmamacasına tıkayan.

Ama insan bayılır kendi kanıyla büyülenmeye. Kederin o kekre tadını yudum yudum içmeye bayılır. Bu yüzden boşluk falan görmez. Acının aktığı her yara önünde tapınır saygıyla da aklını başına devşirmeyi hiç akıl etmez.

Ben de yarı kör yarı deli dolandım uzun zaman. Boşlukları yaralarım sandım. Kendi kanıma bakakaldım. Kıpırdamadan öylece, ne aptallık. Daha sonra hatırlamayacağım günler yaşayıp adına utanmadan "hayatım" dedim. Kim bilir dışardan bakana ne kadar da gülünesiydim. Zaman geçti, ben büyüdüm. Büyümekle kalmayıp ihtiyarlama yolunda adımlar atmaya başladım. Bütün bunlar olup biterken dönüp ardıma bile bakmadım. Hayatının muhasebesini yapabilen o cesur adam ve kadınlardan olmayı başaramadım hiç. "Yaşadım, geçti." dedim. Oysa geçmiş geleceğin hücreleriymiş bilemedim. Oysa bunu bilebilmek için durmalı ve soluklanmalıymış insan...

Şimdi şu öğle güneşi altında nereden geldiğini bilemediğim bir cesaretle dururken anladım pek çok şeyi. Anlamak değil de sezmek diyelim adına. Bunca dramatize ettiğimiz hayatın bizi nasıl körleştirdiğini, o yara sandıklarımızın aslında verilmiş birer armağan olduğunu, akıl ve kalbi birbirine yoldaş eylediğinde hayatın sanıldığı kadar acı vermediğini ve iyi yaşanmış bir hayatın ancak er ya da geç öğrendiğin bu bilgiden geçtiğini... Evet anlamak demeyelim de sezmek diyelim biz buna. Anlamak söz vermektir çünkü bir nevi bir daha asla öyle olmayacağına. Sezmek ise daha belirsizdir. Ve bilindiği üzere belirsizin asla garantisi yoktur...
Fotoğraf: Life

28 Mayıs 2009

KALANLAR...

Nazım Hikmet ölmeden önce evin çeşitli yerlerine küçük hediyeler, notlar saklamış Vera bulsun diye. Ne iç yakıcı, ne yıkıcı olmuştur kimbilir onları bulmak. Tam yalnız olduğunu kabul etmişken, tam hayatını normalleştirmeye çalışırken o eksiklik, boşluk duygusunu aynı yakıcılıkla duymak...

Bir zamanlar ben de düşünmüştüm bunu. Çok sevdiğim birine ben oradan ayrıldığım zaman bulsun diye küçücük notlar yazacaktım. Benim sevimli bulduğum fakat onun eskiliğine güldüğü bordo koltukların minderlerinin altına, masanın üzerindeki kitapların boş sayfalarına, yaz ayları olduğu için ancak kışın hatırlayacağı tozlu botlarının içine... Ama yapmadım. Yapamadım. Çok fazla kapılmaktan, çok fazla bağlanmaktan korktum belki de. Orada sadece bir çift kırmızı terlik unuttum. Nereden bilirdim ki o terlikler gidenin tek kalanı olacaklarmış. Çok uzun zaman önceydi bütün bunlar elbet. Kolay bulunmayanın çok kolay harcanıverdiği bir hikayenin aklımda kalan parçalarından ibaretler. Her neyse...

O notları bulan kadını düşündüm. Nasıl da hıçkırıklara boğulduğunu ve unutmanın onun için nasıl da imkansız hale geldiğini. Hep bir hayaletle/hayalle yaşamak zorunda olduğu evi, eşyaları ve kalan ömrünü tek bedende iki kişi olarak tükettiğini.
Nazım belli ki unutulmaktan korkan biriydi. Kim korkmaz ki? Ölüm zaten bu yüzden bu kadar korkunç gelmiyor mu bize? Sanki hiç var olmamış gibi toz olup toprağa, buhar olup havaya karışmak... Ve bu yüzden yazmıyor mu şairler şiirlerini.Dünyada küçücük de olsa bir iz bırakabilmek için... Nazım dünyada çok büyük bir iz bıraktı. Ama evin dört bir yanına bıraktığı o notları, hediyeleri düşünürsek aslında bu izi umursadığı falan yoktu. O sevdiği kadının hayatında hep varolmak, onun tarafından anımsanmak istiyordu. Bunun için onu kim suçlayabilir? Tüm dünya anımsasa bile sevdiğin seni unutursa o iz, iz sayılır mı sahi?

Fotoğraf: Milliyet

27 Mayıs 2009

AKŞAM VE YİNE AKŞAM

AKŞAMÜSTÜ
Bugün "oooo saat epey ilerlemiş" dediğimde biri bana "ölüme bir gün daha yaklaştığım için memnunum" dedi, şaşırdım. Hayattan hiç keyif almıyormuş ve "bitsin de gideyim" diye geçiyormuş her sabah aklından. Öyle bir derdi falan da yokmuş ama yine de çok sıkılıyormuş yaşamaktan. Ne garip. Oysa ben herkesi ölümden korkar sanırdım.

AKŞAM
Anneannem ilacının kapağını açamamış. Açayım diye bana uzattı. Açtım. Tüm hapları eline boşalttı. "İntihar mı ediyorsun?" dedim gülerek. "Yok" dedi ciddi bir tonla "kaç tane kalmış ona bakıyorum. Annene söyleyelim de yeni bir kutu alsın." Sustuk bir süre. "Sen hiç intihar etmeyi düşündün mü?" diye sordum laf olsun diye. "Yok" dedi. 96 yıllık ömründe bir kez bile geçmemiş aklından. "O adam" dedi "beni iki çocukla bırakıp gittiğinde bile düşünmedim." Eski kocasından söz ediyordu. Anladım ki hayatının en çaresiz zamanı oymuş. "O zaman bile düşünmediysem, hiç düşünür müydüm?" Sonra konuyu değiştirdi pat diye. Eskiyi anımsamak istemedi sanırım. Bahçenin köşesindeki kütükleri gösterdi. "Şunları bir parçalayan olsa, gelecek yıla hazır olurdu. Rahat ederdik hiç olmazsa, yakacak derdi olmazdı."

YİNE AKŞAM
Biri 30 yaşında vazgeçmiş hayattan diğeri 96 yaşında gelecek kış yakacağı odunları düşünüyor. Onlar aklımda geçerken; Birini hayattan uzaklaştıran diğerini hayata böyle bağlayanın ne olduğunu merak ettim. "Peki ya ben" dedim sonra "ben hangisiyim?" Sanırım ben ikisi de değilim. Sabah uyanıp yaşayıp gidenlerdenim.
Fotoğraf: Tarık

26 Mayıs 2009

TASMA

Bu sabah Hürriyet gazetesinde ise gördüklerime inanamadım. Çocuklarına bir çeşit tasma takmış olan insanlar için; aslında onların güvenliklerini düşündükleri, kalabalıkta kaybolmasınlar ve ellerinden fırlayıp sokağa arabaların önüne atmasınlar kendilerini diye biri böyle bir yöntem bulmuş. Dünya üzerinde bunca çocuk doğup büyümüşken ve her biri sokaklarda anne babalarının ellerini tutarak yürümüşken şimdi bu akla zarar güvenlik yöntemi kimin aklına gelmiş diye merak ettim. Bu çocuklar bir gün büyüdüklerinde anne ya da babalarının kendilerini sokaklar boyunca tasma ile sürüklediğini gösteren fotoğrafları görünce ne düşünecekler ya da nasıl hissedecekler acaba? Ben eğer kendi çocukluğuma dair böyle bir fotoğraf görseydim eminim anne ve babamın bunu bana nasıl olup da yapabildiklerini öfkeyle sorardım. Ve yine eminim ki; bir çocuğum olursa günün birinde "bu senin güvenliğin için canım" gibi saçma sapan bir bahaneyle ona asla böyle birşey takmayacağım.
FOTOĞRAF: Hürriyet

25 Mayıs 2009

ADAM

Elindeki kağıdı uzatıyor. Eli öyle titriyor ki kağıdı bir çırpıda alıveriyorum elinden. O belki de sinirlendiğimi sanıyor. Oysa onun o titreyen eline bakıp kendini kötü hissetmesine dayanamıyorum. Bir kaç kelime çıkıyor ağzından. İstemsizce yüzüne doğru yaklaşıyorum. Kekeliyor bu kez. Neden bu panik hali? Panikleyen birini gördüğümde ben de panikliyorum. Ama o bunu nereden bilecek? Bu paniği yaşamamak için çabucak konuyu anlamaya çalıştığımı ve konuyu anlar anlamaz onun işini halledip ikimizi de rahatlatmaya çalıştığımı kesinlikle bilemeyecek. Öyle çok kekeliyor ki ve ben öyle garip davranıyorum ki ne onun kekelemesini ne de kendi garipliğimi kontrol edebiliyorum. İstiyorum ki o elindeki kağıda dair ne varsa yapayım, o da koridor boyu yürürken gerilmiş kasları hafifçe açılsın, dış kapıdan çıktığında başını gökyüzüne kaldırsın "oh bitti işte" desin derin nefesler alsın. Ve ben de öyle...

Hep böyleymiş bu adam. Hep ve herkesin karşısında böyle paniklermiş. Şimdi rahatlamalı mıyım onun gerilmesine sebep olan ben olmadığım için? Aklıma takılıyor nasıl böyle yaşadığı. Her iş için, elindeki her evrak için, her gittiği ofis için böylesi panikleyerek, kekeleyerek ve elleri titreyerek nasıl yaşadığına takılıp kalıyorum. Geceleri yatağına girdiğinde yorgunluktan bitap düşüyordur diyorum. Öyledir muhakkak diyorlar. Başkaları da benim gibi panikliyor mudur paniğe kapılmış biri karşısında? Paniklemeden nasıl böyle soğukkanlı durabiliyorlardır. Ben de öyle olmak istiyorum. Belki hem böylece bu kadar panikleyen birinin gerginliğinin daha da artmasına sebep olmamayı başarabilirim. İstiyorum böyle olmayı ama elimde değil yapamıyorum. Fazla empatiksin diyor biri. Değilim diye inkar ediyorum. Evet evet öylesin diyor. Diğerleri de ona katılıyor. Empatik olmak karşındaki için iyi ama senin için berbat bir durum öyleyse diyorum. Öyle diyorlar. Nasıl empatik olur insan? Çok fazla bakarsan mı insanlara empatik olursun? Yoksa içine bir yere işlenmiş midir daha sen doğmadan önce? Ama ben empatik olmak istemiyorum ki! Bunun kime ne faydası var?

Adam geri geliyor. Birşey unutmuş. Yine titriyor, yine kekeliyor. O panik duygusuna yine kapılıyorum. Ellerine bakma diyorum yinelenen kelimeleri yinelenmeden, bir çırpıda söyleniyormuş gibi duy. Yapamıyorum. Ellerim titriyor benim de. Gün içindeki sükunetimden eser kalmıyor. "Madem bu kadar empatiğim" diyorum. "Gidip huzur içinde yüzen birini bulayım."
Fotoğraf: Life

24 Mayıs 2009

ZEHİR-PANZEHİR

"İnsan ya kendi kendine konuşur, ya kendi kendine yazar. Kendi kendine konuşmayı makbul saymazlar. Oysa ne fark var arada?" Böyle diyor Ayfer Tunç Suzan Defter adlı öyküsünde. Son günlerde ne kendi kendime konuşuyor ne de yazıyorum. Kafamın içinde uçuşuyor sözcükler ve ben kendimle zehirleniyorum.Asıl delilik alameti bu olsa gerek.

Kimin aklından geçmez ki; "bunları birine anlatmalıyım, ama kime?" düşüncesi. Ne anlatacağın değildir önemli olan. Anlatmak ve kurtulmak istersin hepsi bu. Çoğu kez söz bir yük gibidir. Düşünceler ise tonlarca ağırlıkta yüke benzerler. Susarsan kamburlaşır ruhun. Çok ama çok susarsan altında ezilirsin.

Mesela dünyaya en okkalısından bir küfür savurmak istersin bazı bazı. Biri öfkeni görsün, sözcüklerinin alevini burnunun ucunda hissetsin istersin. Ya da haksızlığa uğramışsındır. Kendini öyle aciz öyle korumasız hissediyorsundur ki biri seni dinlesin, "üzülme olur böyle şeyler" desin, arkana bu dört kelimelik yastığı dayasın da azıcık yalancıktan avun istersin. Ya da birşey coşturmuştur içini. Şu yalan küpü dünyada nasıl da böyle coştuğuna şaşırmışsındır. İstersin ki senle birlikte biri daha şaşırsın. Hem bilirsin coşku bulaşıcıdır. "Belki" dersin "benden ona, ondan bir başkasına, bir başkasından da diğerine..." Olur ya bir zincir gibi yeniden tutunuveririz yaşamaya, göğe uçmuş umutların balon olmadığını anlarız, bir bakarız ki onlar baharda geri dönüp gelen kuşlardan başkası değiller.Ya da en önemlisi zehirleniyorsundur kendi düşüncelerinden. İlk zamanlar pempe pembe açmış düşünce çiçeklerin büyüdükçe zakkum ağacına dönüşüyorlardır. Kusmaktır yazmak bu yüzden. Kendi kendine konuşmakta öyle. Kusarsın ağız dolusu sözcüğü, rahatlarsın.

Sırf zehirlenmemek için, sırf bu yükten kurtulmak için ya konuşur ya da yazarsın. Kendi kendine konuşursun bazı bazı. Uçar gider herşey. Sözcükleri göğe savurmak her babayiğidin harcı değildir bu yüzden. Söz hep muhatabını arar. Biri ile konuşursan da "kim beni anlar?" derdin vardır. Seni anlayabilecek birilerini seçmek için aklından bir bir geçer tüm tanıdıkların. Birini seçer anlatırsın, bakarsın gözlerine. "Yok bu değilmiş" dersin çoğu kez. Yine, hep yaptığın gibi unutursun; kimse birbirinin içini göremez. Düğüm olur sözcüklerin, vazgeçersin. En iyisi yazmaktır bu yüzden. Kimseyi aramak zorunda kalmazsın. Seni anlayacak olan gelip seni bulur. Yorulmazsın. Bir anlayan mutlaka çıkar. Sözcüklerini tek tek yutar ve o sözcüklerin hepsini kalbinde duyar, tek söz etmese de uzaktan el sallar. Yalnız olmadığını hissedersin. Olmayacak olur birden. Belki de olmayanı oldurduğu için yazmak ve okumak insanlara hep mucizeler sunar. Bu yüzden yazar da yazarsın. Kimse bilmez senin zehirlenmemek için kustuğunu. Ve yine kimse bilmez bir başkasının zehrinin kendine panzehir olduğunu.

İşte tüm bunlar yüzünden yazıyor ve okuyoruz çoğumuz. Yazarak kendi zehrimizi atıyoruz, okuyarak da bir başkasının zehrini alıp panzehir yapıyoruz ruhlarımıza. Ve yine tüm bunlar yüzünden okuyarak ve yazarak tutunuyoruz birbirimize, hiç ölmeyecekmiş gibi kelimelerle ayakta duruyoruz.
RESİM: Tavik František Šimon

19 Mayıs 2009

KUŞLAR VE İNSANLAR...

Bir kanat çırpma sesi geldi içeriden bir yerden. Belki de açık mutfak penceresinin önündendi. Kalkıp baktım. İçimdeki öfkeyle karışmış üzüntüyü alır diye umuyordum. Ama kimse yoktu.

Kuşlar bile kaçıyorlar bizden diye düşündüm. Biz birbirimizden neden kaçmayalım ki? Koca göğün içinde olan onlar. Ve yukarıdan bakıp dünya üzerine yayılmış bunca saçmalığı, insanın zaman zaman nasıl da korkunç bir yaratığa dönüştüğünü gören onlar. Hangi kuş bir başka kuşun hayatını alır sırf öfkelendi diye? Ve hangi kuş sürüsü kendilerinden olan bir başka kuş toprak üzerine düştü, hayata veda etti diye sevinçle kanat çırpar, daireler çizer gökyüzünde?

Hep derdim ya, yine dedim "İnsan olmak çok zor iş." Ve bu kez peşine başka bir cümle daha ekledim: "İnsanca yaşamaya çalışmak, tıpkı sana benzeyen ve adlarına insan diyen bir güruhla aynı toprak üzerinde nefes almaya çalışmak daha da zor..."
RESİM: Rene Magritte

Ruhların Sonbaharı-Kent Haruf

  İnsanların ne söylediğini umursamadan, sadece kendi inandığımız doğrulara göre yaşamak mümkün mü? Belki yaşlandığımızda, pek çok şeyin ö...