14 Şubat 2013

iki köfte bir bardak buzlu rakı...

Bir bahar akşamı hatırlıyorum. Balkonda duruyordum. Güneş batıyordu. Çok romantikti ama bu umurumda bile değildi. Dünyanın gelmişine geçmişine sövmekle çok meşguldüm çünkü. Sonra birden alt kat balkonda rakısını doldurmakla meşgul o adamın şişenin bardağa çarpışının ince ama dokunaklı sesini duydum. Ne batan güneş ne bahar hiçbir şey bu kadar gerçek değildi. Gerçek olan tek şey, o adamın iki köfte bir bardak buzlu rakı eşliğinde bıkmış usanmış gövdesinin öyle mahzun duruşuydu.

Bugün o adamdan hiç farkımız yok. Eksiğimiz bir bardak buzlu rakı ve iki köfte. Usanmış, mahzun gövdemize baka baka ağlayalım şimdi...

Resim: Rafaël Duran-Camps

07 Şubat 2013

Sevgili Hayat,

Sevgili hayat,
Sen şimdi bana okkalı tokatlar atmaya devam ediyorsun ya canın sağ olsun. Şu saatten sonra inan bana umurumda değil. Elimden pek çok şeyi almış ve kıtır kıtır yemiş bulunuyorsun bir de. Afiyet bal şeker olsun. Ben her zaman kendimi toparladım şimdi de aynı şeyi yapabilirim. Sen sanıyorsun ki ben artık yaşlandım yoruldum ama bir şeyi göz ardı ediyorsun bebeğim ben her zaman inatçıydım şimdi daha da beterim. 

Ne öğrenmeliyim biliyor musun? Sakin olmayı. Mesela biri sana bağırdığında sessiz durup, sakin bir sesle "biraz sakin ol lütfen" dersen, bağıran o kişi de birden kendine gelir ya. İşte sevgilim hayatcığım ben de aynı şeyi sana yapmayı düşünüyorum. Ben böyle sessiz ve umursamazken at bakalım atabiliyorsun o tokatları. 

Bugün deliliğin eşiğinde durup düşündüm. Geçeyim mi geçmeyeyim mi? Ama karar verdim ki kalıp savaşmak daha iyi. Delirmek de bir seçenek elbet ama henüz zamanı gelmedi. Şu kafatasımın içinde duran yumuşacık peltecik var ya onu sana rağmen dipdiri tutmaya karar verdim. Etrafta bin tane çamur adam ve kadına rağmen, tüm bu saçma sapan akışa rağmen, dünyaya rağmen kısaca sisteme rağmen hatta vallahi de billahi de onu sapasağlam ayakta tutmaya kararlıyım.

İçimde birşeyler öldü sanıyordum bu akşamüstüne kadar. Sonra ne oldu bilinmez aslında yeni birşeyin başladığını hissettim. Yeni bir yaşam. Onu henüz nasıl kuracağımı bilmesem de başladı işte. İyi olacak biliyorum. Olmazsa da olduracağım. İşte buna yemin edebilirim. 

Neyse hayat fazla zamanını almayayım. Bilirim sen boyun eğmeyenlerden fazla haz etmezsin. Beni de ailenin yaramaz çocuğu kabul et bundan böyle. Bilirim sen en çok kızdığını en çok seversin...

Fotoğraf: peaceful eye

24 Ocak 2013

kalbimin ortasında...

Sana bu kelimeleri ılık bir mayıs güneşi altında kaygısız ve huzurla otururken yazıyor olmayı isterdim. Ama mevsimim kış. Ve güneş bir yerlerde saklanıyor. Bir yerlerden çıkar umuduyla hep gökte gözlerim. Böyleyiz işte son günlerde. Gök bulutlu, hava soğuk ve kalbim nedenini bilmediğim bir şekilde kırık.

İflah olurum olmasına olurum elbet, dert bu değil. Ama kısacık ömrü böylesi harcamak canımı sıkıyor. Bir türlü duygularımı kontrol edememek, sebepsiz üzüntüler içinde durmak fena halde sıkıyor canımı. Ne yapacağımı bilemiyorum. Kimseye akıl danışamıyorum, kimseye birşey soramıyorum ve sen neredesin bilemiyorum. 

Geçen gün bir kadına rastladım. Kapının yanındaki bankta üzüntüyle oturuyordu. İstedim ki gidip elimi omzuna koyayım, "neyin var, bana anlatabilirsin" diyeyim. Ama yapmadım. Bazen düşünüyorum da ben burada böyle otururken, hiç tanımadığım birinin içinden geçiyor mudur gelip elini omzuma koymak. Bunu bilmek bile yeter gibi geliyor. 

Aslında biz insanlar birbirimize o kadar da zalim değilizdir belki de. Hele ki hiç tanımadıklarımıza daha da şefkatliyizdir, kimbilir. Tanışıklıklar, yakınlıklar, içli dışlı olmalar bozuyor bizi sanıyorum. Bu yüzden mi bu uzaklara kaçma isteği. Bilmediğim sokaklarda bilmediğim insanların arasında hayalet gibi olma isteği. İçimdeki şefkat ölmesin diye mi, beklentilerim olduğunu farkedip utandığım için mi, ne yaparsak yapalım kimseyi sırf kendi olduğu için sevmeyi beceremediğimizden mi? 

İnsan mükemmeli hedeflermiş. Ben de kendimden çok şey bekliyorumdur belki de. Kimseyi kıskanmamak, kimseye kızmamak, kimseyi eleştirmemek, kimseye kin duymamak ve daha bir sürü şey. Bunca zamandan sonra bile gereksiz bir kıskançlığın içinde olmak bu yüzden fena halde canımı yakıyordur. Sorun kıskanılandan çok bu duygunun hala kalbimde yeri olduğunu bilmekten kaynaklanıyordur belki. Kimseye bu yüzden inanmıyorumdur hatta. Koşulsuz ve şartsız sevgi olmadığına inandığımdan bir tek eve gidince, anneme bakınca kendimi iyi hissetmem de bundandır muhtemelen. 

Nedir sabahın bu erken saatinde iğneyle didik didik parçalatan kalbimi? Nedendir bütün bu gereksiz duygular yumağının boğazıma yumru gibi oturuşu. Geçmiş ihanetler ve acılardan mütevellit bir kesiti tüm hayatımın özeti gibi gösteren zalim duygu nedir? 

Söylediğim gibi sana bunları ılık bir mayıs güneşi altında kaygısız ve huzur içinde bir ruhla yazmak isterdim. Böyle zehirlenmiş bir ruhla değil. Ama mevsimim kış ve kalbimin ortasına zift gibi çöreklenmiş bir zehir var.  Affet.

Resim: Facebook

19 Ocak 2013

"şu sakızı çıkar"

Doris Dörrie'nin "Çatalla Bıçakla" diye bir öyküsü vardı. Öyküleri hiç aklımda tutamam. En fazla bir cümlesi ya da beni etkilemiş küçük bir bölümü kalır aklımda. Ama bu öyküyü hiç unutmadım. Benim gibi olanlar, yani yanında biri şapur şupur yemek yediğinde ya da akıl almaz gürültüler çıkararak sakız çiğnediğinde, öfkeden deliye dönenler ve bu öfkeyle herşeyi yapabileceğini düşünenler bu öykünün aslında pekala gerçek olabileceğini anlayabilirler. Bu seslerden rahatsız olmayanlar ise bizim bir çeşit manyak olduğumuzu düşünebilirler ki pek de haksız sayılmazlar. Öyküyü ŞURADAN okuyabilirsiniz.

Dörrie'nin kahramanı elbette uç noktalarda seyrediyor. Benim durumum onu kadar vahim değil. Benimki odayı terketmek, terkedemediğim durumlarda "saçmalama sakin ol birazdan bitecek, içinden 10'a kadar say" gibi durumlardan ibaret. Nazımın geçtiği biriyse bu şapırtıları çıkaran "şu sakızı çıkar"a kadar vardırdığım da olmuyor değil. Durum belki biraz genetiktir. Zira halam da yanında çekirdek çitleyen birinin kafasına çekirdek dolu tabağı geçirmek istediğini söylemişti. İşin tuhafı halam da ben de bu eylemlere katıldığımız zaman bu seslerden rahatsız olmuyoruz. Ben biri sakız çiğnediğinde bir sakız atarsam ağzıma, halam çekirdek tabağına ortak olursa sorun ortadan kalkıyor. Kendi sesimize daha hoşgörülüyüz galiba. Bunu düşününce aklıma şu geldi. İnsan kendi sesini dinlerse galiba başkalarında sinir olduğu şeylere karşı daha sakin olabiliyor. Çünkü aslında o sinir olduğumuz şeylerin kendimizde de var olduğunu görüyoruz. Belki böyle açıklanabilir. Reca ederim gülmeyiniz zira ben burada bir çeşit manyaklık problemimi çözmeye çalışıyorum. 

Geçen gün yorgun argın işten çıkmışken biri beni arabayla bırakmayı teklif etti. Hiç hayır demedim zira bir adım atacak mecalim yoktu. Ama olacakları bilseydim elbette hayır derdim. O sakız sesi yıpranmış sinirlerimi iyice laçka etti. Çıkar desem olmaz, yavaş çiğne desem hiç olmaz. İçimden kendi kendime şarkı mırıldanmaya başladım. Komik bir şarkı bulmaya çalıştım aklıma hiçbir şey gelmedi. Bu şarkılar insanı hep böyle yarı yolda bırakırlar zaten. 15 dakikalık yol oldu mu sana 15 saatlik eziyet. Delirmemek için birşey yapmalıydım ama alanım kısıtlıydı. İnsan yorgun olunca daha da manyak oluyor size söyleyeyim. Eğer bir haftadır dur durak bilmeden çalışmışsanız ve hiç ama hiç dinlenememişseniz, aklınızın yarısı uçup gitmişse inanın bana en ufak çıtırtıya dahi tahammülünüz kalmıyor. Arabadan inince deriiiiin bir oh çektim. Sessizce evimin kapısının önünde durdum. Sessizliğin keyfini çıkardım. Ben ancak böyle dinlenirim diye düşündüm. Çok sessiz hatta düşüncelerimin sesini bile duymadığım bir yerde yarım saat otursam fıstık gibi olurum dedim. Dediğimi de yaptım iyi geldi.

Çatalla Bıçakla'nın kahramanını düşündüm. Onun neler çekiyor olabileceğini... Allah'tan ben öyle değilim dedim. Ben sakıza ve yemek şapırtısına dayanamıyorum. O da sadece gergin ya da yorgun olduğum zamanlarda. Hayat normal seyrinde ise bu sesleri hoşgörüyle karşılayabiliyorum. Keyfim acaip yerindeyse ve bu şapırtılar çok sevdiğim biri tarafından üretiliyorsa bunu sevimli bulduğum bile oluyor. İnsan ne acaip, değil mi?

Önemli not: Ben de odada tek başımayken (Buraya dikkat!) iğrenç biçimde sakız çiğnerim. Ama tek başıma iken bile asla şapır şupur yemek yemem.

Fotoğraf. favim

13 Ocak 2013

sessizliğe övgü

Evde yalnız kalmaktan sıkılmayan çok az insan tanıyorum, ne acaip? Oysa ben çoğu zaman, özellikle işyerinde, "5 dakikacık yalnız kalmak için neler vermezdim ki" diye düşünürken yakalıyorum kendimi. Bu, diğer insanları sıkıcı bulmak ya da kendini onlardan üstün görmekle ilgili birşey değil. Bu sadece yemek yemek, su içmek gibi bir ihtiyaç. Bazılarımız böyleyiz işte. Kalabalıklarda düşünemiyoruz ve aklımızı toparlamak ya da dinlenmek için gün içinde küçük molalara ihtiyaç duyuyoruz. Tamam itiraf ediyorum belki herşeyden sıkılıp hayallere dalmak için biraz da.

İnsan dünyayı sıkıcı bulabilir. Olup biten şeylere katlanamayabilir. Ve bu, zaman zaman öyle bir hal alabilir ki kendini kocaman bir boz ayı gibi bir mağaraya kapatırsa mutlu olacağını düşünebilir. Aynı insanlarla aynı şeyleri konuşup durmaktan sıkılmanın nesi acaip? Hele de bu insanların tek bildikleri sohbet konusu hiç tanımadığın insanların yapıp ettiklerini anlatmaktan oluşuyorsa. İşte ben tam olarak bu noktada duruyorum. Yeni birşeyler öğrenme hevesi olmayan, sen onlara öğrendiğin yeni birşeyi anlattığın vakit kafasını tavana çevirip çok ama çok sıkıldığını anlatmaktan hicap duymayan insanların tam ortasında. Bu yüzden de etrafımda kalabalıklaştıklarını hissettiğim vakit gidip kendimi tuvalete kilitliyorum. Bundan güzel cevap mı olur? 

Bugün Ahmet bana neden dışarı çıkmadığımı sorunca düşündüm bunları. Evde olmaktan inanılmaz bir mutluluk duyuyordum çünkü. Bunu ona söylemedim. Şimdi okuduğunda öğrenecek. "Çok soğuk" diye saçma bir cevap verdim. Oysa ona herşeyi anlatırım. Anlatmasam bile anlar diye düşündüğümden belki de ayrıntıya girmeyişim. Sadece evde olmayı sevdiğimi söyledim. O da aynı. O da uzun uzun kendisiyle vakit geçirmekten hoşlanan türden. Ne hissettiğimi biliyor, anlıyordur.

Adamın biri şöyle demiş, "Tüm sorun insanın kendi kendisiyle vakit geçirmeyi becerememesinden doğuyor." Doğru. Bu yüzden insanlar birbirlerinden sıkılıyorlar, bu yüzden saçma sapan dedikodular üretiliyor, bu yüzden, yani insan kendi başına kalıp da düşüncelerini toparlayamadığı için, doğru dürüst kendini ifade edemiyor ve yine bu yüzden ne hakkında ne düşünmesi gerektiğini asla bilemiyor. 

Oysa biraz sessizlik ne iyi gelir insana. Kararında bir sessizlikten ve yalnızlıktan söz ediyorum elbette. Soğuk bir kış sabahında dizlerinde battaniyen, elinde bir bardak çay, güzel bir kitap ya da daha iyisi pencereden dışarı bakmak. Zorlu bir iş gününe başlayacak olmayı hiç umursamadan güç toplamanın başka yolu varsa söyleyin. Benim bildiğin en iyi yol bu. Kaos ortasında vahadır bu yüzden sessizlik ve yalnızlık. Dünyanın gidişine bakarsanız başka çare de yok gibidir. Denize dalmadan kafanı çıkarıp nefes almaz mısın? İşte tam olarak sözünü ettiğim şey bu.

Fotoğraf: The gift of life

03 Ocak 2013

Kendime armağan...

Şöyle tatlı kaymaklı, umutlu, sevinçli bir yeni yıl yazısı yazmalı. Öyle ki inanmaktan vazgeçmiş bu kalp, parmakların ucundan gözyaşı gibi dökülen bu harflerle ikna olmalı ve yürekten, gönülden inanmalı umudun ve mutluluğun varlığına. Karanlık hiçbir söze itibar etmemeli artık. Aynada gördüğü üzgün yüze inatla ve ısrarla gülümsemeli. Bu yılı sevinçli bir delilik yılı ilan etmeli.

Şöyle demeli mesela kendine, "Evet hayat zor olabilir, herşey üstüne geliyor olabilir, kendi hayatında ve sevdiklerinin hayatındaki şeylerle beraber tüm insanlığın acısı da seni yakabilir, adalet unutulmuş bir kavram olabilir, barış ha keza, ama sen umudunu, inancını ve bu inancın içinde taşıdığı bir şeyleri değiştirebilme gücünü muhafaza etmelisin. Eğer bunu yapmazsan nefes alan bir bedenden gayrısı değilsin."

Ve şöyle devam etmeli, "Zaman seni yıpratmış, güçten düşürmüş, umutlarını ve inançlarını törpülemiş olabilir. Şimdi yerlerde sürünüyor olabilirsin. Kendini iyice zayıf düşmüş, isteksiz ve kırgın hissediyor olabilirsin ya da. Öyle çok öfkelenmiş, öyle çok nefret etmiş olabilirsin ki hatta bütün bunlar seni yiyip bitirmiş bile olabilir. Ama şimdi bunları düşünüyorsan eğer, farkındaysan kendi kendine ne yaptığının böyle kalmaya devam etmemek için azıcık da olsa silkelenmiş sayılmaz mısın? İnsan üzerindeki toprağı silkelerse, hele ki gözlerini kör etmiş o toprağı, kendini halsiz ve bitap hissetse dahi karar vermiş sayılmaz mı ayağa kalkmaya?"

Saymalı kendi kendine hayatındaki güzel şeyleri son olarak, sağlık demeli mesela, herşeyin başı. Sevdiklerim hayatta demeli gülümseyerek, birgün öleceklerini bile bile ve o günün bugün olmamasının sevinciyle, yazmak demeli sonra, okumak bir de, arkadaşlar demeli en çılgınlarını en çok sevdiğini düşünerek, gülüşü güneş gibi o adamı düşünmeli bir de, hani böyle o gülümseyince tüm kötülükler yitip gidecekmiş sandığın o adamı, var olan ve olmayan herşey için sevinçle durmalı şu kış güneşinin altında. Bir sigara tellendirmeli ve içinden "bırakmalı bu mereti" derken ilk nefesi çekmeli hınzır hınzır gülümseyerek. 

Şu kış güneşinin altında hiç ama hiç unutmamalı aldığın her nefesin aslında en güzel armağanın olduğunu...

Fotoğraf: vividmagazine

28 Aralık 2012

....

Şimdi mesela kalkıp gitmiş olsak seninle ikimiz, ama öyle böyle bir gitmek değil sözünü ettiğim, hiç ardına dönüp bakmadan, sanki şimdi şu an doğmuş gibi bir ruhla, hiç nefret etmemiş, hiç ağlamamış, hiç üzülmemiş, hiç gülmemiş gibi, öyle çıplak, gökyüzünü ilk kez görüyormuş gibi, deniz nedir bilmezmiş gibi, ağaç nedir, yaprak nedir adlarını bile duymamış gibi öylesi şaşkın bir ruhla... Ne olur?

Ya da mesela içimizde kalmış ne kadar öfke, düş kırıklığı, hınç varsa onu bir bir kusarak sahiplerine, ardımızda kalan çok ama çok sevdiğimiz herkese son bir kez sımsıkı sarılarak ve de, yok yok öyle tasını tarağını toplamadan, ellerimiz ve ayaklarımızdan gayri, ruhumuz ve kırık kalplerimizden gayri hiçbir şey almadan yanımıza... 

Belki de en sevdiğimiz küçücük birşeyi alarak, bir kitap mesela çok ama çok sevdiğin, belki bir mendil anneannenden hatıra, belki de ölü babanın çakmağı... Onları alsan yanına. Eski sefil dünyandan sana kalmış ne varsa değerli, ama illa ki bir insana ait olan, bir fotoğraf olur ya da bir tel toka, bir küçük kaktüs bile olur. Alsak ve gitsek...

Bir kıyı bulsak kendimize. Kimsenin ayak basmadığı. Yoktur ya hayal işte benimkisi. Kocaman ağaçlar olsa bir de. Hani yalnız hissedersen kendini diye sarılacak koca bir gövde işte. Hatta dallarının altında durur ve yeterince beklersen, azıcık eserse rüzgar, saçlarını bile okşar o yapraklar. Hiçbir şey istemez ve beklemez senden inan. Toprak koyu kahve olsa. Otlar püskürse yerden. Arada yağmur yağsa. Daha çok daha çok yeşil olsa toprak. Saçları uzuyor sansak. Gülsek kıkır kıkır. Hiç ayakkabı giymesek. Hatta ayakkabımız bile olmasa. Kendimizi dünyanın en ilkel iki insanı ilan etsek. Gülsek amma çok gülsek. Orman da gülse bizimle, bulutlar, çiçekler, otlar, kurbağalar, yılanlar bile gülse. Öyle çok gülsek öyle çok gülsek ki, sırf şu birkaç dakika için bile değerdi onca acıyı çekmiş olmak desek. Ömrümüz bundan böyle kimsenin kölesi olmadan, kimseye boyun eğmeden, kimseden tiksinmeden ve iğrenmeden, hesaptan ve kitaptan uzak geçse. 

Ne olur?

Foto: Galactic-dreamer

Ruhların Sonbaharı-Kent Haruf

  İnsanların ne söylediğini umursamadan, sadece kendi inandığımız doğrulara göre yaşamak mümkün mü? Belki yaşlandığımızda, pek çok şeyin ö...