13 Şubat 2011

geçmiş zaman olur ki

Kahvengi ve kırmızı. Toprakla kan. Biri hayatı büyütür içinde. Diğeri ölümün noktası. Sen bunları hiç görmedin. Ben sana bakarken, sen gülümseyişine baktığımı sanırken, kazağına bakıp bunları düşünüyordum. Gülünce bir çizgi gibi oluyordu gözlerin. Sesin tıpkı yağmurun sesi gibiydi. Ve ben bunları düşünüyordum. Sen aklımda toprak, kan ve yağmur oluyordun. Bu yüzden ne zaman yağmur yağsa, toprak buram buram koksa, ben bunlardan büyülenirken  bıçak marul yerine elimi kesse her yan sen oluyordun. Ben aslında her yan sen olsun diye binlerce onbinlerce hikaye yazıyordum. Sabah perdeleri açınca yüzüme ilk sen vur diye güneş ol istiyordum. Sonra yıldızların altında oturuyor hiç duyamayacağın şiirler okuyordum sana. Sen o şiirlerin her harfiyle göklere yükseliyor binlerce ışıktan oluşmuş bir yüz oluyordun. Susuyordum o zaman ben. Susuyor ve sana bakıyordum. Pişman oluyordum sana söylemediklerimden. Ve yine bin pişman oluyordum söylediklerimden. Hangisi daha kötü diye düşünüyordum. Sonra boşver diyordum. Yaşanıp bitmedi ya. Sürüyor hala diyordum. Oysa ne senin sonundan ne kendi sonumdan hiç emin olamıyordum. Birimizin birden bire hayata el sallayıp arkasını dönüp gidebileceği fikrinden ölesiye kaçıyordum. Hayata ne kadar inanıyorsam ölümü o kadar yalanlıyordum. Ben ağaçlara bakmayı yeğliyordum köklere değil ve ben kuşlara bakmayı yeğliyordum solucanlara değil. Hep unutuyordum o kök olmayınca yaprakların olmayacağını. İnatla ısrarla unutuyordum solucanlar olmazsa kuşların açlıktan öleceğini. Hayatın toprağının altına giremiyordum bir türlü. O toprağın üzerinde bile zar zor ayakta dururken bir de bununla uğraşamam diyordum. Tembelin üşengecin tekiydim ya bıkmadan usanmadan seni düşünüyor da düşünüyordum. Sana baktıkça var olduğumdan emin oluyordum. Bu parmaklar diyordum benim. Ayaklarım var bir de. Gözler ve kulaklarım da öyle. Vallahi de billahi de varım diyordum. Yoksa onu nasıl böyle uzaktan uzağa sarıp sarmalarcasına sevebilirim. Kendi başına toprak üzerinde duran bedensiz bir kalp değilsem eğer bu nasıl mümkün olabilir. İşte ben sana sen kimbilir nerelerde ne yaparken bunları yazıp duruyordum. Kendi kendime gelin güvey olmadan, seni bu satırların tek birinden bile haberdar etmeden, hatta bütün bencilliğimle bunların hepsini kendime saklayarak yazıyor da yazıyordum. Seni gökkubbe gibi kabul ediyordum. Ona nasıl "in aşağıya da saçlarımı okşa" demezsen ben de senden hiçbir şey beklemiyordum. Öylece orada dur yeter diyordum. Yalan da söylemiyordum.İşte ben ardından böyle işler çeviriyordum. Hiç ama hiç belli etmiyordum. Belli edersem tüm yıldızlar beni koyup giderler biliyordum. Sabahları mavi gök kirli bir griye döner biliyordum. O yüzden ben ve sözcüklerim saklanıyorduk. Bizi bulmanı istemiyorduk. Sense sobelemek için her yanı arıyordun. Ama biz çok iyi saklanıyorduk. Tam bulduğunu sandığın anda toprak altından sıvışıyorduk. Kıskıs gülüyorduk. Sense önce kızıyor sonra üzülüyordun. Sana bu yüzden göz kırpıyordum. Sen bu yüzden şaşırıyordun.

-dum. -dun. -duk.

Artık geçmiş zamanda değiliz. Ben artık saklanmıyorum. Yoruldum. Peki sen? Sen de yorgun musun?

Fotoğraf: Life

11 Şubat 2011

Karanlıkta kahkaha atanların ülkesi...

Bazı ülkelerde hayat akıl almaz bir biçimde saçmadır. Ve bu saçmalıklar zaman zaman basına yansır. Sen art arda haberleri izlerken güleyim mi ağlayayım mı şaşırırsın. Mesela önce ameliyatta yanlışlıkla bağırsağı delinen bir kadınla ilgili haberi okur spiker. Onun ardından yine yanlışlıla ölen bir bebekten söz eder. Sen tam sağlık sistemine, duyarsızlığa, insan hayatının bu kadar önemsiz olarak düşünülmesine küfür basarken Hollanda'da derdine derman bulamayan bir delikanlının Türkiye'de devasını bulduğu haberini dinlersin. Haberin sonunda çocuğun annesi şöyle der; "Bir söz vardır ya hani, Beni Türk Hekimlerine emanet edin diye. İşte o söz doğruymuş." Bütün bunlar olurken sinirli sinirli gülmeye başlarsın. Yanındaki sorar neye güldüğünü. Anlatırsın. Ve söylenebilecek en doğru sözü söyler; "eeee hayat bu. İki tane yüzü var. Ne her zaman iyi ne her zaman kötü." Doğru dersin ama bir yandan da çoğu zaman neden kötü yüzünün göründüğünü düşünürsün. İnsanların mı o kötü yüzü sürekli görünen tarafa çevirdiğini yoksa medyanın sadece hayatın bir yüzü ile mi ilgilendiğini sorgularsın.

Sonra şöyle şeyler olur: Bir gazeteyi açarsın. Üçüncü sayfalarda "beni koruyun, hayatım tehlikede" dediği halde göz göre göre ölen bir kadının hikayesini okursun. Bindiği dolmuşa kırmızı ışıkta geçen bir kamyonun çarpması yüzünden yola fırlayarak hayatını kaybeden 22 yaşında gencecik bir çocuğun yerde yatan cesedinin fotoğrafına bakarsın. Bir kazada bütün ailesini yitirmiş bir kadının acıyla kasılmış suratına dikersin gözlerini. Üç kuruş maaş için canlarını veren adamların hikayelerini okur okur geberirsin üzüntüden. Sonra, dalgın dalgın sayfaları çevirir gazetenin sağlık köşesine gelirsin farkında olmadan. "Sağlıklı bir yaşam için stresten uzak durun" diye bir başlık görürsün. Sonra sana ölme diye bir reçete sunar biri, sigara içme der mesela, içki içme, sebze ye, yağdan uzak dur, üç beyazdan sakın, bak obezite diye bir sorunumuz var aman dikkat et. Kahkahalarını tutamaz olursun artık. Ağlamakla gülmek arası sesler boşanır gırtlağından. Öyle ya yeşil sebzelere doymuş vücuduna, nikotinin N'si uğramamış pembe ciğerlerine, içki ile hiç tanışmamış midene, güçlü kaslarına, gergin sağlıklı cildine sen kaldırımda sakin sakin yürürken bir arabanın çarpma ihtimali çok düşük tutularak yazılmıştır bu yazılar. Ve bu yazılar yazılırken bir manyağın kurşunlarına hedef olma ihtimalin akla bile gelmemiştir. Hatta aşkın sağlığa iyi geleceği hesaplanmış ve o aşk sonucu bıçak darbeleri ile öleceğin gibi bir saçmalığa gülünüp geçilmiştir bile.

Evet bazı ülkelerde hayat akıl almaz biçimde saçmadır. Ve en mantıklı sözler, insan hayatını korumak için yazılıp çizilen bu şeyler, bütün o saçmalık içinde insana kahkahalar attırır.

Fotoğraf: Life

10 Şubat 2011

vedalara dair...

Hava bahar gibi biraz. Ama sen öyle değilsin. Sen daha çok hüzünlü bir sonbahara benziyorsun bugün. Birazdan dökeceksin tüm yaprakları. Sonra çöpçüler gelip süpürecekler. Sanki o yapraklar hiç yeşil olmamış gibi hatta o yapraklar bütün yaz mevsimi boyunca güneşi doya doya içmemişler gibi yok olup gidecek. Evet evet sen bu günlük güneşlik günde sarı bir sonbahar gibisin.

Sen bilmiyorsun ama ben bu sabah perdeleri açtığım vakit; tamam demiştim. İşte bu bir başlangıç. Ama sen perdelerini açmamışsın bile. Güneşi kaçırmışsın. Sonra o masmavi göğü, ılık ılık içine dolan havayı. Ve daha pek çok önemli şeyi. Gitmesine izin vermişsin içindeki pek çok şeyin hatta. Kalın bir duvar örmüşsün bir de.

Ben yoruldum artık o duvarı tırnaklarımla kazımaktan. Elimde bir avuç kumla böyle kalakalmaktan. Seslenip seslenip sesimi duyuramamaktan. Koşup koşup bir yere varamamaktan. Güneşli gözlerle uyanıp eteğimde sarı yapraklarla dönmekten.  Seni kazanmaya çalışmaktan. Dengemi kaybetmekten. Ve hiçbir zaman bilememekten.

O yüzden ben artık gitmeye karar verdim. Kendi baharımı görmezden gelip hep sonbahar yaşamanın budalalık olduğuna da... Sen öylece dur orada. Bildiğini oku sonra. Çünkü ben öylece durmayacağım burada. Ama bildiğimi okuyacağım ben de...


Fotoğraf: Life

08 Şubat 2011

iki resim arasındaki farkı bulunuz!

Bu parfüm yeni çıktı. Adı Money. Evet doğru tahmin yeni basılmış para gibi kokuyor. İnsanın gözü dönmüş hırsı sayesinde önemli bir pazarı var. Kadınlar da erkekler de kapış kapış alıyorlar. Üstelik ürünün kutusunun içinden de tedavülden kalkmış dolar parçaları çıkıyor. Şişesi 35 dolardan satılıyor. Kendinizi dolar milyarderi gibi hissetmek için şahane bir koku. Bu ürünü üzerinize sıkıp karşı cins üzerinde zengin bir etki yaratabileceğiniz gibi, iş yerinizin koridorlarına sıkıp çalışanlarınızı motive de edebilirsiniz. Eh ne de olsa Japonların yaptığı bir araştırmaya göre para kokusu insanları daha üretken yapıyor. Patrick McCarthy zeki adam vesselam. İnsanların neye talip olacağını iyi hesaplamış.

Bunlar da Brezilya-Peru sınırındaki Amazon ormanlarında yaşayan bir kabile. Brezilya Yerlileri İzleme İdaresi tarafından çekilen fotoğraflarda, Amazon yerlisi topluluğun, son derece sağlıklı ve müreffeh bir hayat sürdüğü görülmüş. Hele hele isme bak hele; Brezilya Yerlileri İzleme İdaresi. Peh. Efenim bu fotoğraflar yerlilerin karşı karşıya oldukları tehditlere dikkat çekmeyi amaçlayan bir kampanyanın parçası olarak yayınlanmış. Vay annem vay. Oraya da demokrasi medeniyet götürmeye kalkarsınız siz. Survival International çevre örgütünden Jonathan Mazower: "Fotoğraflar, şimdiye kadar dış dünya ile neredeyse hiç temasa geçmemiş bir yerli kabilelesini gözler önüne getiriyor. Bu açıdan şimdiye kadar çekilmiş en önemli fotoğraflardan bahsediyoruz. Ayrıca, fotoğraflar sayesinde normalde varolduklarından bile haberdar olamayacağımız bu küçük topluluğun ne şekilde yaşadığına dair bilgi sahibi oluyoruz." buyurmuş. Eee Jonathan bilgi sahibi oluyorsunuz da ne yapıyorsunuz? Onlar gibi olabilmenin çarelerini mi arayacaksınız? Yoksa onlara medeniyet götürüp "aaaaa adama bak kol saatime nasıl bakıyor, korktu mu ne ahahaaaa" mı diyeceksiniz. Bilgi sahibi oluyorlarmış. Aman sevsinler senin bilgini. Şuna adamları vahşi hayvanları inceler gibi inceliyoruz desene.  Bırakın dokunmayın kardeşim, şu dünyanın kiri pası bulaşmamış bu adamların hayatına, mis gibi yaşayıp gidiyorlar. Ağaç kesimi bu kabilenin varlığını tehdit ediyormuş. Eder tabi. Sizin o medeniyet dediğiniz şey yeşil ne varsa yok etmeye yönelik birşey olduğu sürece eder. Para hırsından gözü dönmüş o çok medeni adamlarınız ağaçları kestikçe sadece onların değil tüm dünyanın geleceğini tehdit eder. Bırak ormanı. Her yeri talan ettin zaten bırak orası da orman kalsın. Bu kabileyi de unut orada. Bırak mutlu mesut yaşasınlar. Haklı mıyım Jonathan? Ama sana şu cümlelerinde hak verdim doğrusu; "Bence sözkonusu yerliler birçok açıdan modern bir hayat sürüyorlar. Mesela kendilerine yeten, açlığın yoksulluğun olmadığı bir yaşam biçimleri var. Toprakları ellerinden alınıp "medeniyete" dahil edilen milyonlarca yerliye-köylüye göre imrenilecek bir hayat sürüyorlar. Eğer kurdukları dengeye müdahale edilmezse, yani toprakları ellerinden alınmazsa uzun süre boyunca varlıklarını sürdüreceklerinden şüphem yok." İyi de Jonathan'ım sen onların fotoğraflarını bunca insana gösterdikten sonra onlara müdahale edilmemesi mümkün mü? Vallahi tur otobüsleri bile kaldırırlar bu adamları göstermek için. İyilik yapayım derken beter edersin onların hayatlarını söylemedi deme.

Şimdi bizim o çok medeni toplumumuzla, herşeyden habersiz Amazon Ormanlarının koynunda yaşayan yerlilerin hayatları arasındaki farkları bulalım. İlkini ben söyleyeyim. Onlar paranın ne olduğuna dair fikirleri olmayan bir topluluk, biz de paranın parfümü bile var. Onlarda para yok ama açlık ve fakirlik de yok, bizde para çok açlık ve fakirlik de öyle.

Haydi bakalım diğer farkları da siz bulun!

HABER VE FOTOĞRAFLAR: Radikal



06 Şubat 2011

Biraz düşünün ha, olmaz mı?

Son zamanlarda bu ülkenin yaşayanların yanı sıra ölülere de huzur vermediğini hep birlikte öğrendik. Hayata veda etmiş bir kadının tüm hayatı nasıl paramparça edilir, birileri o kadını nasıl ve nelerle suçlar, sonra başka birileri o suçlamaları nasıl aklamaya çalışır ve günlerce bunun hakkında nasıl yazılır ve konuşulur yine hep birlikte gördük.

Bütün bunları okurken ve şaşkına dönerken kulaklarımda hep şu söz çınlıyor; "İlk taşı en günahsız olanınız atsın." Ama anlaşılan herkes kendini sütten çıkmış ak kaşık, günahsız masum, en doğruyu bilen bilge sanıyor. İnsanın en büyük kusuru, bir kaç ana hata bakıp o olayı açık ve net olarak gördüğünü sanmak. Bir olayı yorumlarken o olayın kişilerinin kendisinden farklı kişiler olduğunu unutmak ve "ben olsaydım..." diye başlayan saçma ve gereksiz cümleler kurmak. O sen değilsin ve sen olsaydın aynı şeyi yapmayacağını da buradan rahat koltuğunda otururak emin bir biçimde söyleyemezsin güzel kardeşim.

Hepimiz bir gün çok büyük bir aptallık yapabiliriz, hepimiz bir gün istemeden de olsa birinin hayatını kaybetmesine neden olabiliriz, hepimiz bir gün sonucunu düşünmeden yaptığımız bir hareketin bedelini hiç umulmadık bir şekilde ödeyebiliriz ve adımıza insan dendiğine göre hepimiz herşeyi yapabilmenin ihtimalini içimizde taşırız. Ve çok tuhaftır ki bu böyle olmasına rağmen "ben asla..." diye başlayan cümleler kurar, kendimizi çok iyi tanıdığımızı iddia ederiz.

Gazetelerin üçüncü sayfalarına bir bakın lütfen. Olup bitenlerin kaç tanesi anlık öfke sonucu kaç tanesi planlı. Mesela kahvede oturmuş oyun oynayan bir adamın bir anda arkadaşının kafasında sandalye kırarak onun ölümüne sebep olduğu haberini görmediniz mi? Bu adam planlı mı hareket etmiştir? Bu adam belki de "ben asla bir cana kıymam" diyenlerden biridir. Ya da şuna ne dersiniz; 3 çocuklu bir kadın gün gelir adamın birine aşık olur. Çocuklarını bırakıp adamla kaçar. Nereden biliyorsunuz bu kadının "abooov töbeee kocamı aldatmam ben" diyenlerden biri olmadığını. Her gün hepimiz "ben asla..." ile başlayan cümleler kuruyoruz. Öyle ya biz başkayız gazetelerin sayfalarındaki insanlar başka. Onlar başka bir atmosferden nefes alıyorlar, onların içinde şeytan dolaşıyor öyle ya. Biz ise pür-i pak günahsız varlıklarız. Biz asla cana kıymayız, biz asla aldatmayız, biz asla kimsenin hakkını gaspetmeyiz, di mi?

Şimdi en baştaki konuya geri dönelim. Saçma salak sorularla başlayalım; bu kadının ne işi varmış bekar bir adamın evinde? İlk olarak bu sizi neden bu kadar ilgilendiriyor bunu anlayamadım. Bu konu onun, eşinin ve evine gittiği adamın arasında bir konu. Ama kadın ünlü? Eeee yani? Ünlü olduğu için onu böyle parçalama hakkınız var öyle mi? Aman ne iyi* Haklısınız ünün bir bedeli vardır ve o bedel de öldüğünde bile bu kadar ucuz bu kadar bayağı konulara malzeme olmaktır. Ben kendi adıma bundan utanç duyuyorum.

Artık onu rahat bırakmak lazım. Bırakın rahat uyusun. 32 yıllık hayatında ne yaptığının hesabını size vermesin. Üstelik kendini bile savunamayacak durumda olan birine bunu yapmayın. Ve bir laf etmeden önce, ilk taşı içinizde günahsız olanın atması gerektiğini unutmayın. Aslında siz en iyisi başkasının hayatı üzerine bu kadar yorum yapacağınıza dönüp bir kendinize bakın. Bakın ki nerede hata yapıyorsunuz, hayatınızın odağı ne ve nelerden utanmanız gerekiyor anlayasınız.

03 Şubat 2011

Büyük barajlar...

A. aradı. Gecenin bir vakti heyecanla büyük barajlar hakkında bir belgesel izlediğinden, o barajlara şaşıp kaldığından, benim de mutlaka izlemem gerektiğinden, tüm haftayı balıklar, böcekler, ağaçlar ve daha bir dolu şey hakkında belgesel izleyerek geçirdiğinden, o belgeselleri bana da getireceğinden, bayılacağımdan söz etti durdu. O bunları anlatırken geçen gün M.'nin belgeselleri izlediği vakit yaptığı herşeyin ona anlamsızmış gibi geldiğini söylediği aklıma geldi. M. dünyadaki insanların nelerle uğraştığını, bizlerin ise küçük küçücük anlamsız şeylerle hayatımızı boşa tükettiğimizi düşünüp karamsarlığa kapıldığından bahsetmişti.

A. heyecanla anlatırken sözünü kesip "bu ülkede bizim yaratıcılığımızı öldürüyorlar."dedim. Konuşmamın ardından ne geleceğini bekler gibi sustu ben de devam ettim; "Şu yaptığımız işlere bir bak! Hayatlarımızın gündemine bir bak! Aldığımız adına "eğitim" denen şeye bir bak! Sence nasıl yaratıcı olunur bu ülkede? Ne zaman kuralların dışında yeni birşey yapmaya kalksak hemen bir set beliriyor önümüzde. Daha verimli bir çalışma biçimi geliştirsek birileri altında mutlaka birşey arıyor. Çünkü kimse artık birinin kendi çıkarını düşünmeden toplum yararını düşünerek birşey yapacağına inanmıyor."

"Hayallerini bir düşün. Hayallerin hep mantık sınırları içinde değil mi artık? Çocukken öldürdüler çünkü onları. Çocukluk hayallerini öldürmenin adına da "eğitim" dediler. Oysa yeni bir yol bulmak ancak mantık sınırları dışına çıkarak mümkün değil midir? Sen öğretmensin. Şimdi senin çocuklar için yeni bir eğitim metodu uygulamana izin verirler mi?" A. kısa bir tereddütten sonra "sanırım hayır" dedi. "Ama hiç denemedim ki!" diye de ilave etti. "Denemeyi düşünmemiş olman bile kötü değil mi?" dedim. "Neden aklına gelmedi sence?" Bıktığını söyledi. Bıktığını ve artık birşeylerin iyiye doğru gideceğine inanmaktan vazgeçtiğini. Bunun korkunç birşey olduğunu söyledim. Korkunç olduğunu ama pek çoğumuzun da A. ile aynı durumda olduğunu. "Aslında" dedim "senin bir şansın var. Sen öğretmensin. En azından bir kaç çocuğa değişik bir düşünme biçimi kazandırabilirsin, onların hayallerini muhafaza etmelerinin yolunu öğretebilirsin." A. bilmediği birşeyi nasıl öğreteceğini sordu. Güzel bir soruydu ama ben cevabını veremedim. "Bunun üzerine biraz düşüneyim" dedim. "Sanırım benim de bunu yeniden öğrenmem gerekiyor. Mantık gibi baş belası birşeyden yakamı kurtarmam gerekiyor." A. telefonu kapatırken "eğer bir yol bulursak paylaşalım" dedi. "Zevkle" dedim. "Belki bunun için, büyük barajlar belgeselini yeniden yeniden yeniden yeniden izlememiz gerekiyordur. Kafamızdaki barajları yıkıp suyu yeniden ovaya yaymanın yolunu belki o belgeseli izlerken bulabiliriz, ne dersin?"  

Fotoğraf: Life

02 Şubat 2011

hatırlamak...

Boş konuşuyoruz. "Herkes bir gün ölecek" diyoruz, "bu kaçınılmaz" diyoruz, "kaderimiz bu" diyoruz ya boş bomboş konuşuyoruz. Kim kabul edebiliyor ölümü? Yakınların öldüğünde sen bambaşka birine dönüşmüyor musun? İçinde birşey kopmuyor mu? Artık paralasan da kendini hayatın sonsuz olduğu yanılsamasının senin kıyına bile uğramayacağını bilmiyor musun? Bal gibi de biliyorsun.

Zaman geçiyor azıcık dindi acı sanıyorsun sonra biri ölüyor ve anlıyorsun ki dinen birşey yok. Ve anlıyorsun ki; O kül altındaki ateş her ölümde, her cenazade, yakınların kaybedenlerin ağlayışına her şahit olduğunda oradan hortlayıp yine gözlerini yakacak, boğazını tıkayacak.

Tanı ya da tanıma, yakın ol ya da olma ölmüş her insanda aynını yaşayacaksın bunların. Onlarca, yüzlerce ölüm de görsen yine de aklın almayacak bu anlamsızlığı. Neden varız da neden ölüyoruz? Ne yapıyoruz burada? Bunlar ve daha fazlası geçecek aklından. Sen ölülerin arkasından duaları değil soruları yükselteceksin göğe. Aklını kaçıracakmışsın gibi gelecek sonra. Beynin hemen önlem alacak ve seni akıp giden hayatın içine geri yollayacak. Yüzeceksin yine yüzecek yüzecek... Ta ki yine biri ölene kadar yüzeceksin. Bu kez o ölen kişi hiç konuşmadığın, yakınında bile durmadığın biri olacak. O senin varlığından bile habersiz olacak hatta. Ama yine de üzüntüden kahrolacaksın. Annesine bakıp kendi annenin ağladığını göreceksin. Yakını olan insanların bir anda beyinlerinin boşaldığını, ellerinin ayaklarının kontrolden çıktığını, bir alevin içinde yürüdüklerini sonra birden buz kestiklerini biliyor olacaksın. Her ölümde bunları hatırlamaya mahkum olduğunu, bundan asla kurtulamayacağını da öyle...

Fotoğraf: Life

Ruhların Sonbaharı-Kent Haruf

  İnsanların ne söylediğini umursamadan, sadece kendi inandığımız doğrulara göre yaşamak mümkün mü? Belki yaşlandığımızda, pek çok şeyin ö...