12 Aralık 2010

herkes gitti

Herkes gitti ve ben şimdi tüm yüzleri birbirine karıştırıyorum. Birinin gülüşü başka birinin yüzüne yerleşiyor, başkasının kelimesi diğerininin dilinin ucunda beliriyor ve ben onların hepsine yabancılaşıyorum.

Herkes gitti, belki de ben gitmelerini istedim, bunu bilemiyorum.  Dışımda duran boşluk içimde de olursa belki tam olabilirim hayatla diye saçma bir plan yapmışımdır herhalde. Dedim ya bilemiyorum. Sanmışımdır ki tek başıma daha güçlü olurum. Kimseye bağlanmadan, kimse aklımı başımdan almadan daha güçlü... Oysa şunu hatrımdan çıkarmışım;  Hayat o kadar ağır ki, iç boşluk dış boşluğun baskısına dayanamaz. Bu yüzden de içe doğru çökme ihtimalin kaçınılmaz olabilir. Bunu ancak şimdi görebiliyorum.

Herkes gitti ve ben şimdi içimdeki boşluğa pamuklar dolduruyorum. Dış boşluğun baskısına ancak bununla dayanabilirim sanıyorum. Esner ve yumuşak durursam hayata karşı, dayanırmışım gibi geliyor. Bu yüzden derimi her gün cilalıyorum ve de. Olabildiğinde yumuşak durayım istiyorum. Herşeyin olası olduğunu kabul edersem eğer yumuşak bir direnç elde ederim sanıyorum. İşte ben her sabah bu konuda egzersiz yapıyorum. Sert kaslar yerine yumuşacık bir kalp için ter döküyorum.

Herkes gitti ve ben bunu artık hayretle karşılamıyorum. Özlemek desen deli gibi özlüyorum, gözyaşı desen ne zaman yağmura ihtiyacım olsa o zaman kendiliğinden... Ama inan bana artık ben hiç ama hiç şaşırmıyorum. Kendimi anlamak uğruna hiç didiklemiyorum. Herkesin gitmesinin ve burada böylece duruyor olmanın ne olduğuna ve nedenine kafa patlatmıyorum.

Herkes gitti. Ve ben burada böylece duruyorum. Galiba ben artık pek fazla birşey bilmiyorum.

Resim: Thomas Benjamin Kennington

10 Aralık 2010

Minik eller üşümesin, minik ayaklar donmasın!

Biz çoğumuz, ülkenin halinden şikayet ediyoruz. Ve pek çoğumuz bu koca ülkeyi kocaman adımların kurtaracağını düşünüyor kılımızı kıpırdatmıyoruz. Öyle ya biz ne yapabiliriz ki? Öyle ya herşey zaten olabileceğinin en kötüsü olmuş, değil mi? Olsa olsa daha kötüye gider ve bu yüzden de birşey yapmanın pek bir anlamı yoktur.

Bir de kahraman bekleyenlerimiz var. Onlar istiyorlar ki o kahraman ufuktan bir güneş gibi doğsun ve gelsin bizi kurtarsın. Ama o gelene kadar hiçbirimiz hiçbir şey yapmadan elleri kavuşturup bekleyelim. Hayır efendim öyle değil. Olmamalı da. Kendimizi bu kadar etkisiz, önemsiz görmekten vazgeçmeliyiz herşeyden önce ve neler yapabileceğimize bakmalıyız. Mesela televizyon dizilerinin kahramanı küçük çocukların çektiği acılara hüngür hüngür ağlamayı vicdan ve merhamet göstergesi sanmaktan vazgeçmeliyiz. Asıl etten ve kandan yapılmış çocukların nerede, nasıl, ne şartlar altında yaşadığına açmalıyız gözümüzü kulağımızı. Size de bunun aksi müthiş bir iki yüzlülükmüş gibi gelmiyor mu? Osman için ciddi ciddi gözyaşı döken birinin komşusunun yırtık ayakkabılı kızını görmezden geliyor oluşu çok tuhaf değil mi?

Jonathan Safran Foer'in "Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın" adlı kitabının kahramanı Oscar ile babası arasında, insanın evrendeki önemi konusunda bir konuşma geçer. Çöldeki tek bir kum tanesinin yerini değiştirmekten söz eder babası ve bunun aslında sadece çölü değil tüm dünyayı ve evreni değiştirmek anlamına geleceğini söyler. Bir kum tanesi bile dünyada bir değişikliğe yol açıyorsa bir insan için yapılan birşeyi hayal edebiliyor musunuz?

Bir Milyon Kalem, yine güzel bir kampanyaya imza atmış. Kampanyanın adı "Minik eller üşümesin, minik ayaklar donmasın." Yapacağınız şey çok basit. O çocuklar için ayakkabı ya da eldiven yollayacaksınız. Kendiniz için küçük ama o çocuklar için çok sıcak birşey yapacaksınız. Mesela sizin sayenizde ayakları ve elleri hiç üşümeyecek, soğuk yüzünden başlarına gelecebilecek bir hastalığı savuşturmuş olacaksınız. Bu ayakkabı ya da eldivenleri yılbaşında alacakları için yeni yılın onlara şans getirdiğini düşünmelerini sağlayacaksınız, umut olacaksınız belki de. Asıl en önemlisi her gün televizyonlarda korkunç şeyler gören ve insanların kötü olduğuna dair yavaş yavaş bir inanç geliştiren bu çocuklara herkesin kötü olmadığını ispatlayacaksınız. Onların yeniden iyi şeylere inanmaları az şey mi?

Kimileri benim aşırı romantik olduğumu düşünüyorlardır şu an muhtemelen. Çünkü, çoğu insan bıkıp usandığı bu dünya için kılını kıpırdatmak istemiyor. Onların bıkkınlığını ve umutsuzluğunu anlamıyor değilim. Zaman zaman ben de aynı umutsuzluk içinde yüzüyor ve herşeye olan inancımı yitiriyorum. Fakat insan direnmeli. Hatta zaman zaman kendine bile olsa direnmeli.

Kahraman bekleyene not: Beklediğiniz kahraman o çocuklardan biri olabilir.
Birşeyleri düzeltebileceğine inancını kaybetmiş olana not: Senin düzeltmekten vazgeçtiğini o çocuklardan biri düzeltebilir.

Kampanyanın ayrıntılarını buradan öğrenebilirsiniz.

Fotoğraf: Ara Güler

09 Aralık 2010

jöleli saçlar, akılsız başın işareti midir?

Ben lisede okurken saçımıza sürdüğümüz jöle yüzünden okkalı şamarlar yerdik. Kot montla gelen çocukları tüm okulun önünde tokatlarlardı bizim eğitim neferi öğretmenlerimiz. Kızlardan biri kazara kulağında küçük bir küpe unutsa kulaklarını koparana kadar çekerlerdi. Azıcık süslenen kızlara o...pu, biraz saçına başına dikkat eden erkeklere ise sapık muamelesi yapılırdı. Bizi öyle bir hale getirmişlerdi ki yeryüzünde en kılıksız lise öğrencileri yarışması yapılsa hepimiz dereceye girebilirdik. Saçlarını inatla jöleleyen kızların kafaları kışın en soğuk gününde bir güzel yıkanır, o kız orta çağda kırmızı haç işareti taşıyan biri gibi ıslak saçla gezmek zorunda bırakılırdı. Hasta olabilme ihtimali mi dediniz? Hiç önemli değildi, madem utanmadan saçına jöle sürmüştü öyleyse bunun cezasını çekmeliydi. Saçları hafif uzun olan erkeklerin kafalarına boydan boya bir tren yolu yapılır, o çocuk tüm gün orada burada saklanmak zorunda bırakılırdı. Öyle ya aşık olduğu kız onu görürse yerin dibine geçerdi ki bu da saygıdeğer eğitimcilerimiz için önemli değildi. Aşk da neydi? Bu yaşta aşk mı olurdu? Ne utanmazlık ne rezillikti. Eğer biri birine aşk mektubu yazmışsa bu mektup da o psikopat kadın müdür yardımcısı tarafından yakalanmışsa mektubu yazan erkek değil de mektubu alan kızcağız akla hayale gelmeyen şekilde aşağılanırdı. E kuyruk sallamasa o çocuk yazmaya cesaret edebilir miydi o mektubu? Velhasılı lise mi esir kampı mı belli olmayan iğrenç bir yerde okudum ben. Okuldan ve okul ile ilgili herşeyden nefret ediyor olma sebebim de budur. Ve öğretmenlerimin çoğunu sevgi ve saygıyla değil de lanetle anıyor olma sebebim de... Öğretmenler şu söylediklerim üzerine sakın alınmasınlar (öğretmenleri genellemem imkansız zira annem, babam, kardeşim, kuzenlerim, pek çok arkadaşım öğretmen ve hepsi de çok sağlam iyi öğretmenler. Pek çok iyi öğretmen olduğundan da kuşkum yok.) ne bahtsızım ki benim payıma en korkunçları düştü. Her neyse, biz asıl konumuza dönelim. Ne diyorduk, saç jölesi ve kot montla okula gitmek. Evet.

Bu çocuklar içinde bu saçmalığa isyan edenler yok muydu? Tek tük vardı elbet. Mesela Hasan diye bir çocuk vardı. Yöntemi yanlıştı belki ama içinde ciddi bir isyan taşıyor ve bunu da göstermekten hiç çekinmiyordu bu çocuk. Hasan elinde lise kitapları olan bir mafya babasına benziyordu. Ders kitaplarının arasında masonlukla ilgili kalın siyah bir kitap, ceket cebinde maltepe sigarası, diğer ceket cebinde siyah bir tespih, pantolon cebinde bir bıçak taşırdı. Kısaca öğretmenler dahil hepimizi korkuturdu. Çünkü ne zaman ne yapacağı belli olmazdı. Sonunda okuldan atıldı. Atıldıktan sonra kalıcı bir iz bırakmak için de hocalardan birini bir hayli patakladı.

Bütün bu korkunç şeylere karşın Hasan öğrencilerin kahramanıydı. Çünkü öğretmenlerin hiçbiri ona haksızlık edemiyor, saçındaki jöleye kimse karışamıyor, Hasan her gün başka bir kot montla okulda boy gösteriyordu. Muhtemelen Hasan'ın gözünde hepimiz korkak bir tavuktuk. Ve muhtemelen Hasan bu konuda kesinlikle haklıydı. Elbette Hasan gibi cebimizde bıçak taşımamalı, öğretmenleri dövmemeli, sigara gibi yasak olan şeyleri okula sokmaya teşebbüs etmemeliydik. Ama şunu mutlaka yapmalı; haksızlıklara karşı durabilmeliydik. Mesela birimiz çıkıp kot montun bizim eğitim hayatımıza ne tür bir hasar verebileceğini sorabilirdik. Muhtemelen bu sorunun cevabı olarak tokat yerdik ama en azından susmamış olurduk. Ya da saçımıza jöle sürmenin bizde nasıl bir ahlaki yozlaşma yaratacağı konusunda sorularımız olmalıydı. Ama yapmadık. Hep birlikte korktuk hatta aklımıza bile gelmedi bunları sorgulamak. Öğretmenlerin hepimizi kılıksız aptallara çevirmesine izin verdik. Tüm mezunlar çok mu harika insanlar oldular bu yapılanlardan sonra. Elbette hayır. Çoğu okuldan nefret etti ve okulu bir daha hayatına sokmamak üzere terketti. Kimi okul bitince yasak olan şeylerden fazlasını yaparak abuk sabuk şeylere girdi. Sonuçta hepimizde berbat izler bıraktı tüm o öğretmenler. Bugün hala pişmanım o zamanlar sustuğuma. Diğerleri de pişman mı bilmem.

Az önce bir haberi okurken hem gülümsedim hem de gözlerim doldu. Siverek'te 50 lise öğrencisi, kendilerini saçları uzun ve jöleli olduğu gerekçesiyle okula almayan okul müdürünü, İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü önünde protesto etmişler. Hepsinin alnından öpesim geldi. Yaptıkları açıklamada; "Biz okulumuza gidip geliyoruz, saçlarımız yüzünden neden eğitim görmemiz engelleniyor. "demişler. Aferin çocuklar. Artık birilerinin saç, baş, kılık, kıyafet değil de çok daha başka şeylerin eğitim ve öğretimde önemli olduğunu anlatması gerekiyor. Saçı uzun ya da jöleli olanların bunu serserilik nişanesi olarak yapmadıklarını anlatması gerekiyor birilerinin. O yüzden korkmayın, söyleyin ne düşünüyorsanız. Haksızlıklar karşısında sessiz durmayın. Birlikte durun ve daha çok çıksın sesiniz. Ve asla kendiniz olmayı yasaklayan bu kafalara teslim olmayın.

Resim: Norman Rockwell

07 Aralık 2010

Sevgili Kuzey,

Sen isminin tüm soğuğunu, yağmurunu ve ürperticiliğini taşıyorsun ki muhtemelen bunun farkında değilsin. Benim, Güney'in yani, o soğuğa alışamayacağımı hiç aklına getirmiyorsun. İşte bu yüzden Sevgili Kuzey, seninle aramızda sadece paraleller değil içinden çıkılamaz derin oyuklar var. Düşe kalka gidiyor olmamız ve sonun belirsizliği işte bu yüzden.

Sen kelimelere dökmeye alışkınsın içinden geçeni. Oysa Sevgili Kuzey'im, biz güneyliler kah ellerimizi sallayarak, kah sesimize cıvıltı katarak anlatırız içimizdekileri. Senin sebepsiz sandığın o gülüşler birşeyler anlatıyordur aslında. Ve senin sırf bakış olarak nitelediklerin yani senin üzerinden yağmurla kayıp giden şeyler salt bir bakış olmaktan çok daha fazlasıdır.

Sen Sevgili Kuzey istiyorsun ki Kuzey ve Güney yaklaşsın bir olsun. Senin buzulların benim güneşimle erisin. Ve benim güneşim azıcık o buzlarla serinleyip ferahlasın. Oysa olmazı istiyor ve bundan inatla vazgeçmiyorsun. Herkesin söylediği zıt kutupların birlikte iyi oldukları yalanına inatla inanıyorsun. Sen kalbinle düşünüyorsun Sevgili Kuzey oysa hayat ancak akılla anlaşılır bilmiyorsun. Kalbinden baka baka olması gerekeni görüyorsun. Oysa ben kafamın içinden taşan gözlerle bakıyorum hayata. Tüm o kirli gerçeklere, olamayacaklarla, olmak zorunda olanlara, olmazsa olmazlarımıza cesaretle bakıyorum. Bu yüzden bunca kızıyorsun ya bana. Ve ben bu yüzden bunca hırpalanıyorum ya, sen bunu hiç ama hiç bilmiyorsun.

Ah Sevgili Kuzey, hiç okumayacaksın sözlerimi biliyorum. Okusan bile buruşturup ceplerine koyacak, unutacaksın. Kelimelerin güneyliyken sen hep öyle Kuzeyli kalacaksın. Adının tılsımından hiç ama hiç kurtulamayacaksın. Ah benim Canım Kuzey'im biz ikimiz hep eksik birşeylerden... eksikliklerden...

Resim: Rogelio DE EGUSQUIZA

06 Aralık 2010

pazartesi pazartesi

Adam dükkanının kapısına iki beyaz kağıt asmış. Bir tanesinin üzerinde "tatlıcıya" diğerinin üzerinde "zehirciye" yazıyor ve her ikisinin de altında birbirinin aksi yönü gösteren ok var. Muhtemelen pek yerinde duran bir adam değil. Bu yüzden o yazılarla "beni bulmazsanız ya soldaki tatlıcıya ya da sağdaki zehirciye sorun" demek istiyor. Adamın bir yanında tatlı bir yanında zehir bulunmasındaki acaiplik üzerine kafa yorup yormadığını merak ediyorum.

Bu sabah sarı yapraklarla kaplı bu yoldan yürümek iyi geliyor. Sükunet, huzur, keyif gibi kelimelerden oluşan ikna cümleleri kurup dururken yanımdan geçen iki adamın sözleri takılıyor kulağıma. Bir tanesi "Abi neden bu kadar kızdın?" diye soruyor diğeri neredeyse böbürlenir bir ses tonuyla "ben sinirlenince ayarım yok aslanım" diyor. Ben içimdeki öfkeyi yenmeye bunca çabalarken bir başkasının belki de benimkinden çok daha korkunç bir öfke ile gurur duyuyor olmasını bir türlü anlayamıyorum.

Dolmuş ben daha durağa adımımı atar atmaz gelince "tamam bugün şanslı bir gün" diyorum. İnsan ne tuhaf. Saçma sapan şeylerden olumlu bir işaret kapmaya hazır. Her an tetikteyiz. Bir mucize olsun, dileklerimiz gerçek olsun, en azından bunların olacağına dair bir işaret olsun ki geleceğe dair umudumuz olsun. "seni sersem Pollayanna" diyorum kendi kendime "Şimdi önünden kara kedi geçseydi bugüne kötü mü başlayacaktın yani?"

Dolmuşta uyuyan insanları sayıyorum. Sonra yanımızdan geçen arabaların plakalarındaki rakamları topluyorum. Harflerden isimler üretiyorum. "Bir kelime bir işlem"in fena halde iliklerime işlediğini farkediyorum. Bu arıza muhtemelen oradan kalma çünkü.

Bir kıza gözüm takılıyor. Sıskacık bir kız. Beyaz gömleğinin yakasından isyankar bir kravat sarkıyor. Eğreti bağlamış. Belli ki isyanı var ama bir o kadar da bıkmış. Benim yarı yaşımdaki bu kızın nasıl bu kadar bıkkın olabileceğine, bu kıza benzer ne çok çocuk gördüğüme ve onları neyin bu kadar tükettiğine kafa patlatıyorum. Şimdi onların başlarının etrafında pembe bulutlar dolanıyor olmalı ama neden böyleler? Ben kendi çağımı hatırlayamıyorum. Ama bu kadar bıkkın bir ifadem olmadığından eminim.

Şimdi var ama bıkkın ifadem. Bazen hissediyorum yüzümde. Hemen değiştiriyorum ama farkında olmadan gelip zaman zaman yerleşiyor yüzüme. İnsan yaşlandıkça bıkıyor mu yoksa sen yaşlanırken olan şeylerin ne olduğuna mı bağlı bıkman? Güllük gülistanlık yaşayan biri de bir tür bıkkınlık hissedebilir öyle değil mi? Her neyse. Bugün günlerden pazartesi. Ve bıkmak için henüz çok erken.

Resim: Carl Larsson

05 Aralık 2010

Puzzle Aşkına

Kardeşim ve ben çocukken annem bize bir puzzle almıştı. Türkiye haritası. Haritada şehirler renk renkti. Her bir şehrin üzerinde orada yetişen tarım ürünleri vardı. Bir de çıkarılan madenler. O puzzle'ı kaç kez bozup yaptık hatırlamıyorum. Tek hatırladığım aynı puzzle'ı defalarca yapmamıza rağmen çok eğlendiğimiz ve nerede ne yetişiyor, hangi maden nerede çıkıyor o puzzle sayesinde öğrendiğimiz.

Yıllar sonra yeniden aklıma düştü puzzle yapmak. Siz deyin çocukluğun o keyfini yeniden yaşamak istedim ben diyeyim aklımı bir yerde odaklamak ve hiçbir şey düşünmemek istedim. Sonuçta her ikisi de bir puzzle sayesinde gerçek oldu. Keyif miydi? Evet. Puzzle'ı yapmak annemi çıldırttı mı? Yine evet. Puzzle'ın başına oturup da kalkamayanların sayısı çok muydu? Yine yeni yeniden evet.

Geçen cuma akşamı koca kutuyu açtık annemle birlikte. Annemin ilk tepkisi "bu biter mi kızım?" oldu. "Başlamak bitirmenin yarısıdır önce renkleri ayırmaya ne dersin?" dedim. Renkleri ayırmak bile saatler sürdü zira 1500 parçalık bir puzzle bunca karışık bir resmin parçası olunca aksi zaten düşünülemezdi. O gün akşam saat gece yarısını bulana kadar ve bizim beynimiz bulanana kadar didindik durduk. Salonun hali görülmeye değerdi. Tabakların içinde puzzle parçaları, yemek masasının üzerinde kocaman bir örtü ve ne idüğü belirsiz birleştirmeler, kenarlardan oluşmuş yarım yamalak bir resim. Daha ilk günden annem "burası böyle hep dağınık mı olacak?" dedi ki dağınıklık onu çıldırtmak için tek yeter sebeptir.

Puzzle'ı bitirmek tam 9 gün sürdü. Sabah kalkar kalkmaz başına geçmeler mi dersin, günlerce aranmış bir parçanın saçma sapan bir yere oturmasına şaşmak mı dersin, zaman zaman yerleştiremediğin parçalara deli gibi öfkelenmek mi dersin hepsi bir bir oldu.

Sonuçta bitti, yapıştırıldı ve yukarıdaki şahane resim ortaya çıktı. Annem bir daha puzzle alırsam beni evden atmakla tehdit etti, ben ona puzzle'ın ne kadar eğlenceli olduğunu anlatmaya çalıştım, annem beni bu kez yeni alacağım puzzle'ı çöpe atmakla tehdit etti, ben ona boşuna tehdit etmemesini onun da benim kadar puzzle'dan keyif aldığını ve bunu inkar etmekle bir yere varamayacağını söyledim, annem inkar etmeye devam etti ve puzzle yüzünden ne kitabını okuyabildiğini ne de başka bir işle uğraşabildiğini, buna çok sinirlendiğini söyledi ben de onun yönteminin yanlış olduğunu, bitsin bitsin diye tüm zamanını buna harcamamasını, inşallah bir daha ki puzzle da bu yöntemi uygulayacağını söyledim, annem çenemi kapamamı ve sakın inat etmememi beni tanıdığını sırf inat için bile gidip puzzle alacağımı, bunu yaparsam o puzzle'ı odama götürmemi ve o soğuk odada yapmanın bana iyi bir ceza olacağından emin olduğunu söyledi, ben de o soğuk odada kendisinin de bana eşlik edeceğinden adım gibi emin olduğumu, gelip inat etmemesini, zorluk çıkarmamasını şu keyfi birlikte yaşamayı önerdim, nuh dedi peygamber demedi. Sonuçta kimse galip gelemedi.

Sanırım yeni bir puzzle alacağım. Bunu sırf annemin o puzzle'a dayanamayıp başına oturduğunu görmek için bile olsa yapacağım. Çok mu fenayım ne?

Resim: Jean Leon Gerome

01 Aralık 2010

Calvino Mimi

İtalo Calvino, Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu isimli kitabının birinci bölümüne çok ilginç bir biçimde başlar. Benim yaptığım gibi, kitaba şöyle bir bakıyor olsanız bile o bölümü okumaktan kendinizi alamazsınız. Yazarın kitabını almak üzere gittiğin kitabevine hayali bir yolculuğa çıkarır seni. Öyle ki o cümleleri yazarken sanki sen kitap rafları arasında dolaşıyorken peşinden bir gölge gibi gelmiş hatta bununla da kalmamış kafanın içinden geçenleri bir bir görmüş sanır ve şaşırarak gülümsersin. "Okumadığın kitaplar kalabalığı" arasında tüm bu raflardaki kitapları çok ilginç bir biçimde adlandırır. Ve bu da pekala kitapseverler için güzel bir mim konusu haline gelebilir.

Calvino'nun kitapları sınıflandırması ve benim cevaplarım aşağıda:

Okumana gerek olmayan kitaplar: Çalakalem yazılmış tüm kitaplar.

Daha önce okuman gereken kitaplar olmasaydı okumak isteyeceğin kitaplar: Daha önce okumam gereken kitapları düşünmekten bunları düşünmeye pek fırsatım olmadı.

Uzun zamandan beri okumayı düşündüğün kitaplar: Mesnevi, Karamazov Kardeşler, Teneke Trampet, Savaş ve Barış.

Uzun zamandan beri arayıp bulamadığın kitaplar: Zemberek Kuşunun Güncesi tam bir yıl aradım. Yeni baskısı çıkana kadar sormadığım kitabevi, arkadaş, internet sitesi kalmadı. Şu anda bulamadığım herhangi bir kitap yok.

Şu anda üzerinde çalıştığın konu ile ilgili kitaplar: Şu anda üzerinde çalıştığım bir konu yok ama bu ara Zen'e merak saldım. Benim gibi merak konuları sürekli değişen biri için ne kadar sürer bilmem ama bir şekilde üzerinde çalıştığım konu bu diyebiliriz. Ya da şöyle diyelim merak ettiğim ama henüz üzerinde çalışmaya başlamadığım konu.

Her olasılığa karşı elinin altında bulunmasını arzuladığın kitaplar: Birhan Keskin'in şiir kitapları, Osho'nun herhangi bir kitabı, Aylak Adam, biraz gülümsemek için Erken Kaybedenler.

Belki bu yaz okumak için bir kenara kaldırabileceğin kitaplar: Henüz gelip gelmeyeceği belirsiz günler için plan yapanlardan değilim.

Kitaplığında öteki kitaplara eşlik etmesi için gerek duyduğun kitaplar: Birinci cildi kaybolmuş bir kitabı ikinci cilde eşlik etsin diye alabilirim. Belki o kitabı hiç okumam bile ama yine de yarım kalmasını istemem.

Sende beklenmedik ve çılgınca bir ilgi uyandıran, üstelik buna haklı bir gerekçe bulamadığın kitaplar: Çılgın Kalabalıktan Uzak. (Reca ederim Issız Adam filmi ile bağlantı kurmayın zira o filmden nefret ederim ve ismini bunca sevdiğim kitabın da o filmin içinde yer alıyor olmasına sinir oldum.) Kitabın ismini seviyorum çünkü bana kaçıp sakin bir yere gidebilme ihtimalini çağrıştırıyor.

Çok uzun zaman önce okunmuş olsa da şimdi yeniden okumak isteyeceğin kitaplar: Anna Karenina, Kurt Vonnegut'un tüm kitapları, Auster'in Ay Sarayı, Suç ve Ceza. Mutlaka daha çok vardır. Ama aklıma gelenler bunlar.

Hep okumuş numarası yaptığın ama artık gerçekten oturup okumanın zamanı geldiği kitaplar: Ah Don Kişot. Ah Mesnevi. Ama ikisinde de numara yapmadım. Başladım ama bir türlü sonunu getiremedim. Sevmediğimden de değil oysa. Hep araya birşeyler girdi. Ama artık oturup okumalı. Zamanıdır.

Mimi Hayat İzlerim, Psikopati, Ozan Kayra, Aynadaki Aksim ve Zuihitsu'ya paslayalım. Eğer kabul eder ve yazmak isterlerse...

Fotoğraf: Italo Calvino

Ruhların Sonbaharı-Kent Haruf

  İnsanların ne söylediğini umursamadan, sadece kendi inandığımız doğrulara göre yaşamak mümkün mü? Belki yaşlandığımızda, pek çok şeyin ö...