06 Temmuz 2014

masal

"Sen burada yokken içimi kuruttular benim" dedim ona... Ve sonra... Sonrası kocaman bir hiç. Gözlerini aça aça dinledi içimden taşıp duran nehri. Ellerine baktım sonra. Hala öyle masum. Koca dünyanın kirini pasını aşıp gelmiş bir adamın elleri nasıl böyle masum olur? 

Hiç kaçırmadan gözlerini, sanki ruhumun içini görmek istermiş gibi baktı bana sonra. İşte o an anladım geçen bunca zamana rağmen biz hala onunla aynı ağacın altında iki kara önlüklü masum çocuktuk. Geçsin dedim yıllar ne olmuş yani. İnsan isterse zamanı durdurabiliyormuş meğer. Bunu da onunla anladım.

Denizin kıyısında oturdu benimle. Kimsenin yapmadığı birşey değildi elbet ama kimse onun gibi değildi. Dünya üzerine yağsa kollarını açıp bir şemsiye oluşturacakmış gibiydi. Sustuk bir süre. Kelimelerin kiyafetsiz kaldığı yerlerden birindeydik galiba... 

O bana bir masal armağan etti. Hiç kimsenin bilmediği. Dünya yüzünde hiçbir çocuğa ya da büyüğe anlatılmayacak bir masal. Sonun mutlu ya da mutsuz bitip bitmediğini umursamayacağın türden bir masal. Kelimelerden kelebekler yaptık birlikte rengini ne o ne de benim tarif edebileceğimiz. Hepsi zamanla birlikte gökyüzüne karışıp gitti. 

Bir ad koymanın ne manası var diye düşündüm o denize bakarken. Adı her neyse ne. Kimin umurunda. Buradayız ve varız. İşte deniz, salata tabağı, balık kılçığı, sigara, su ve garson çocuk. Sahi kimin umurunda. Gerçek dedim kendi kendime. Değilse bile kimin umurunda. 

Hem vallahi hem billahi böylesi uçup giden bir zaman görmedim. Zalimdi hep ya zaman bu kez daha da beterdi. Hayatımın iki gününü dişlerinin arasında ezdi, çiğnedi ve ayaklarımın dibine tükürdü. Ah ki ahhhh... İnsan ne zavallı ne sefil... Zamanın çiğneyip tükürdüğünü bile koynuna alıp saklıyor. Ve her düşündüğünde "ah" diyor... Kalbinin her ezildiğinde "ahhh"...

Zamanında demiştim ki Tanrı'ya "bana bir işaret yolla ki yeniden kendim olabileyim... Unuttuğum ne varsa hatırlat bana... Ben kendimi yitirdim ve o yitirdiğim herşeyi çok ama çok özledim..." Beni duydu... ve bana çocukluğumu yolladı... O kocaman adamın hala masum gözlerinin aynasında baktım kendime... O küçük ve mutlu kızı gördüm.... Gülümsedim sonra... Yüzümün derinine yerleşip kalmış ne kadar acı varsa hepsi kelebeklerin kanatlarına takılıp gitti...

O bana bir masal armağan etti... İçindekilerin hep çocuk kaldığı bir masal...

Resim: Herbert Draper

12 Haziran 2014

Olur ya...

Ön sıradaki koltukta kıpırdanıp duruyor. Arada bir babasını dürtüyor birşeyler anlatıyor. Babası pek oralı değil kah etrafı izliyor kah elindeki telefonda birşeyler yapıyor. Babasından istediği tepkiyi alamayınca koltukta ters dönüyor. Göz göze geliyoruz. Beş yaşında var yok. Kısacık saçları özenle taranmış. Kocaman gözlerini açmış bana bakıyor. Gülümsüyorum utanıyor başını eğiyor. Yan tarafında bir balerin edasıyla oturan ablasına bakıyor. Ablası tepesinde topuzu süslü elbisesiyle bir prenses gibi oturmuş alt koltuklardaki tebaasını süzüyor. Çocuk fena halde sıkılıyor. Ben de öyle. Tekrar bana bakıyor. Yüzünde kırmızı iki dudak. Belli ki sevgisini yanağa yapıştırılan iki dudakla gösterebilen bir teyze ya da abla öpmüş onu. Parmağımla kendi yanağıma pıt pıt vuruyorum. Ne demek istediğimi anlamıyor. Muhtemelen "beni öp" dediğimi sandı. Kendi kendime gülüyorum. Ben gülünce çocuk daha da utanıyor. Daha fazla utanmasın diye sahneye bakıyorum. Konserin başlamasına çeyrek saat var daha. 

Birazdan yanıma bir anne ile kızı gelip oturuyor. Kız da çocukla aynı yaşlarda. Annesi diğer tarafa ufaklık benim yanıma oturuyor. Kız öyle sevimli ki insanın sarılıp öpesi geliyor. Gülümsediğimi ancak o da bana gülümseyince fark ediyorum. Kız gözünü ayırmadan saçıma bakıyor. Ben de onun saçına bakıyorum ve anlıyorum neden gülümsediğini. Bana baktığı vakit aynada gördüğü kendi saçlarını görüyor. İkimizin de bukleleri var. Annesine bakıyorum. Kadının ipek iplikler gibi uysalca aşağı inen saçları var. Bu kızla ikimizi yan yana gören pekala onu benim kızım sanabilir. Bu çocuk benim olsaydı diye geçiyor bir an içimden. Pek emin olamıyorum bir çocuğa bakıp bakamayacağımdan. Tek emin olduğum onu çok fazla seveceğim. Ama elbet bu yetmez.

Birazdan konser başlıyor. Işıklar kapanıyor ve koro peşrevle açıyor konseri. İliklerime kadar içime doluyor müzik. Tüylerim diken diken oluyor.  Birbiri ardına sanat müziğinin en güzel şarkılarını söylüyor solistler. Amatörler ama bu işi gönülden yaptıkları belli. Samimiyet, her zaman olduğu gibi, herşeyin önüne geçiyor. Birazdan arka sıradan biri kulağıma eğilip fısıldıyor "iki tek atılmaz mı şimdi bu şarkılarla" Dönüp bakıyorum çok sevdiğim bir arkadaşım. Gülümsüyorum "Hiç atılmaz mı?"

Çocuklar kıpırdanmaya başlıyorlar. Öyle ya onların ne işi olur sanat müziğiyle. Daha öyle küçükler ki isteseler bile uzun süre dinleyemezler. Öndeki çocuk babasını dürtüp duruyor. Adam pür dikkat koroya bakıyor. Anneleri yok yanlarında. Kendi kendime "be adam çocukları evde bıraksaydın ya" diyorum. Aklımdan bin tane ihtimal geçiyor, ya eşi ölmüş de bu adam iki çocukla kalmışsa, ya çocukların şimdiden sanat müziğini sevmesini istiyorsa... Ben bunları düşünürken bir kadın solist sahneye geliyor. Adam hemen telefonunu çıkarıp çekime başlıyor. Şimdi anlaşıldı. Anne koroda şarkı söylüyor. Çocuklar kıpırdamayı kesip annelerine kilitleniyorlar. Akıllarından ne geçtiğini deli gibi merak ediyorum. Gurur mu heyecan mı? Yoksa evde onlara kek yapan anneyi süslü bir tuvalet içinde sahnede şarkı söylerken görmenin şaşkınlığı mı?

Yanımdaki kıvırcık durmaksızın hareket ediyor. Ya koltukların altına giriyor ya öndeki çocuğun kafasına vurup saklanıyor ya koltuğun tepesine çıkıp oturuyor ya da ayaklarıyla ön koltuğun sırtını tekmeliyor. Annesi en ufak bir tepki vermiyor. Gerçi verse ne olacak bu küçük cadıyı durdurmak pek mümkün görünmüyor. Konser bitiyor küçük kız çılgın gibi alkışlıyor. Işıklar yanınca fark ediyorum ki salon hınca hınç çocuk dolu. Bir yandan garibime gidiyor bir yandan da hoşuma... Belki diyorum onların müzik zevkine bir katkısı olur bu konserin...Öyle ya "biz Heybelide her gece mehtaba çıkardık" şarkısı belki dillerine dolanır belki... Kimbilir belki onlar bu şarkıları öğrenirlerse eski güzel günleri de geri getirirler kendi zamanlarına... Olur ya....

Resim şuradan

10 Haziran 2014

bisikletle ağır ağır...

Pencerenin önünde ne yapacağını bilmez bir şekilde duruyorum. Ne kadar zamandır buradayım hiç bir fikrim yok. Bisikletlerini ağır ağır süren o iki çocuk ne zaman geçmişti? İşte onlar geçtiğinden beri buradayım. Onların sanki dünyada herşey yolundaymış gibi sakin hallerini gördükten sonra birşey kopmuş olmalı aklımın içinde. Başka bir tarafa kayıp gitmiş olmalı ruhum, dünyanın en kederli köşesine atmış olmalı beni bir dalga...

Bu mümkün mü? Olup bitene kayıtsız kalmak. Sanki herşey olması gerektiği gibi oluyormuş gibi devam etmek mümkün mü? Bunca şey olurken dünyanın bir alev topu değil de yeşil mavi bir gezegen olduğunu düşünmek, hayatın bir armağan olduğuna inanmak, aslında insanların özünde iyi olduklarını savunmak gerçekten olası mı?

Eskiden pek saf ve pek iyi niyetliyken ben ya da şöyle diyelim dünyanın hala iyi olacağına ve hatta biraz çalışırsak bir şeyleri düzeltebileceğimize inanırken ve inatla, ısrarla bunu korumaya uğraşırken griye çalan bu gezegenin bir zamanlar olduğu gibi mavi yeşil olacağını bilirdim. Bilirdim diyorum çünkü aklın yolu bir sanırdım. Ama şimdi ne gerçek ne yalan ne doğru ne yanlış hiç bir fikrim yok. 

Bu, içinde yaşadığımız, artık kesinliklerin olmadığı bir dünya gibi geliyor bana. Herşeyin kaypak bir zeminde durduğu en ufak bir sallantıda herkesin ve herşeyin aniden yerinin değiştiği ve bu yüzden de ne zaman başımızı çevirsek gördüklerimizin yerine yeni başka birşeylerin gelip oturduğu bulanık, kaygan bir dünya. Dolayısıyla amaçlarımızı yitirdiğimiz ve hayatın anlamı konusunda durup düşünmeye bile mecalimizin kalmadığı bir hayat.

Belki de o iki bisikletlinin yaptığı en doğrusudur. Sakince ilerlemeye devam etmek, güneşli bir günün altında yanında kim varsa onunla havadan sudan söz etmek, birşeylere gülmek ve herşeyi boşvermek. Bunca boş şeye kafa patlatmamak...  En doğrusudur... Bilemiyorum...

Fotoğraf

10 Mayıs 2014

telaşsız bir kalple, koşmadan...

Şahane. Az önce stres hakkında okurken, kalp ve damar hastalıklarına meyyal A Tipi kişilik olduğumu öğrendim. Panikledim mi? Hayır elbette. Zira bu şekilde davranmaya, böyle hissetmeye, bu hızla koşmaya devam edersem eninde sonunda güm diye yere çakılacağımı biliyorum zaten. Asıl soru bu çakılmayı önlemek isteyip istemediğim.

Nedir bu A Tipi? A Tipi insan neredeyse ışık hızında hareket eden insan tipidir. Öyle hızlıdır ki yanında durduğunuzda başınız döner, ani bir yorgunluk veya gerginlik hissi yaşatır size. Kitapta madde madde şöyle tanımlamış;

1-Yeme, içme, konuşma, hareket etme, yürüme gibi günlük eylemlerinde çok daha hızlıdırlar. İşte bu benim. Jet hızıyla yürüyen hep bir yere yetişmek zorunda olan hatta bunu tüm hayatına yayan, hiçbir işimin olmadığı cumartesi günleri bile evin içinde koşturup duran, hızla yemek yiyen ve bu sırada yapacağı bir sonraki işi düşünen, herkes sigarasından bir iki nefes ancak çekmişken bitirip söndüren, sigarasını henüz yakmamış olup elinde çakmakla oyalanana yavaşlığı yüzünden uyuz olan yine benim. 

2-Cümlelerin sonunu daha sert vurgulayarak daha hızlı konuşurlar. Vurgulama konusundan emin değilim ama hızlı konuştuğumu biliyorum. Zira zaman zaman yuttuğum kelimeler taş olup mideme oturuyor. Bir de şu var ki, belki de mesleğimle ilgili birşeydir bu, bir olayı anlatırken olayın özünü ilk cümlede vermeyip ilk olarak detaylardan başlayanları bir türlü sabırla dinleyemiyorum. Mesela, ben şöyle başlarım, "bir kadın kocasına kızıp kızgın yağı üzerine boşaltmış" Sonra detaylara geçerim. Detaylardan sonra da kendi fikrimi söylerim. Ama çok ilginçtir insanlar genelde şöyle başlıyorlar, "Çok ilginç. Çok da korkunç. Bir insan neden böyle yapar? Hele aynı evde yaşadığı birine nasıl yapar bunu? Ben olsam...." İşte böyle başlayanı dinlerken kim, ne olmuş, nasıl, ne zaman binlerce soruyu aynı anda sorup bu anlatış biçimine aynı anda kızıp ifrit oluyorum. Ama herkesten de haber sunucusu gibi davranmasını bekleyemezsin öyle değil mi?

3-Sabırsız yapıdadırlar. Başkalarının sözünü keserek yüksek sesle konuşurlar. Bu kesinlikle sahip olduğum en kötü özellik. Kendimi milyonlarca defa ikaz etmiş olmama rağmen, hala insanlarının (bazılarının tabi hepsinin değil) sözlerini kesiyorum. İniş çıkışsız sesle konuşanların, aynı fikrin etrafında dönüp dolaşan ve hala senin anlamadığını düşünenlerin, iki dakikalık bir olayı onbeş dakika boyunca anlatanların, diyalogdan yana değil monologdan yana olanların. Bu büyük bir kabalık olduğu gibi aynı zamanda içinde biraz narsiszm barındıran da birşey. Birinin sözünü kesince ona şöyle demiş oluyorsun aslında "dur dur sen anlatamıyorsun, ben daha iyi anlatırım" ya da şöyle birşey diyorsun "sen onu boşver de benim parlak zekamdan fışkıran fikirleri ben sana açayım. Azıcık sen de parlarsın" Evet söz kesmek gerçekten oldukça narsistik bir tavır.  Bu konuda kendi üzerimde çalışıyorum. Ne zaman söz kesecek olsam durduruyorum kendimi.

4-Aynı anda iki ya da daha fazla işi düşünerek aynı zaman dilimine daha fazla işi sığdırmaya çalışırlar. İşte bu konuda gerçekten yapabileceğim hiçbir şey yok. Bunu nasıl değiştirebilirim bilmiyorum. Belki günler 24 değil 48 saat olursa her işi sadece o işe odaklanarak yapmayı becerebilirim. Ama bence bu yapısal birşey. Yani tamamen kişilik yapısı ile ilgili. Hep işleri acelesiz, tek tek ve özenle yapanlara gıpta etmişimdir. O kaslardaki gevşeklik, o telaşsız yüz ifadesi, parmakların ağır çekim kağıtlar üzerinde dolaşması, ucu güzelce açılmış kurşun kalemlerle konulmuş işaretler... Bunlar benim için hep büyülü görüntüler olmuştur. O büyü devam ettiği müddetçe o insanlar gibi davranmaya çalışmış ama kısa bir zaman sonra eski halime dönmüşümdür. Bu konuda da gerçekten uğraşıyorum. Yavaşlık en büyük hedeflerimden biri.

5-Dinlenmek, tatile gitmek, işten uzaklaşmak bu insanlar için suçluluk duygusu yaratır. Bu konuda gerçekten konuşmak istemiyorum. Çünkü bu suçluluk duygusunun işkolik olmakla ilişkilendirilse de aslında tam bir manyaklığın ürünü olduğunu düşünüyorum.

6- Bu kişilerin beraber yaşadığı insanlardan, ailelerinden beklentileri yüksektir. Kendilerinin ve çevresindekilerin bu standartlara ulaşamaması bireyde sıkıntı ve mutsuzluğa neden olur. Bu konuda yüksek standartlarım yok. Yani sanırım. Evet biraz nezaket fena olmaz aslında. Ya da acelem varken beni durdurup abuk sabuk şeylerden söz etmemeleri de öyle. Ama şöyle olun ya da böyle olun diye bir standardım yok. Herkes nasılsa öyle kabul etmeyi başardığımı sanıyorum. Ve insanlara çok fazla kızmıyorum.

7-Rekabet ve zamanla yarış duyguları ağırlık kazanır. Çabuk karar verirler. İnatçı ve saldırgan davranırlar. Rekabet duygum kesinlikle yok ama zamanla yarışmak konusunda aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Rekabet duygusunun olmaması da bence narsizmle ilgili. İnsanın neden rekabet duygusu olmaz? Çünkü kimseyi kendine rakip görmez. O başka kulvarda koşuyordur, neden yarışsın. Aslında şimdi kendimi böyle deşince hayli narsist olduğumu dehşetle görüyorum. Öyle miyim gerçekten? Eğer öyleyse bu korkunç birşey. Çabuk karar verme konusuna gelirsek, hiç de öyle değilim. Benim gibi detaycı biri kılı kırk yarmadan nasıl çabuk karar verebilir? İnatçılık? Çocukken belki ama şimdi değil. Mantıkla ikna edilebilirim. Bundan da gocunmam. Saldırganlık işte o kesinlikle yok. Zaman zaman öfkeden deliye dönüyor ve ağzımdan çıkanı duymuyorum ama bu da oldukça nadir. Zira asla olmaması gereken birşeyin vuku bulmuş olması lazım. Mesela gururumun kırılması olabilir. Bak işte aşırı gurur da narsistin özelliğidir. Ben gerçekten narsistim galiba. 

8-Sürekli koşuşturma sebebiyle çevrelerindeki güzelliklerin farkında varamazlar. Bingo. İşte bu tam olarak başıma gelen şey. Bu yüzden kimbilir neleri kaçırdım. Bu kaçırdığım şeyler yüzünden belki de hayatın bu kadar karanlık ve korkunç şeylerle dolu olduğu fikrine kapılmam. Ve yine bu yüzden ormanda tek başına yaşayan, telaşsız adamlara bunca gıptayla bakıp onların yerinde olma hayali kurmam. 

Resim: Rafal Olbinski

28 Nisan 2014

dünya niye var?

Ne yazacağımı bilmeden yazmaya başladım Sevgili Okur. İki ihtimal var, bir, saçmalayabilirim (ki bu ihtimalin oranı %80 civarında. Zira son günlerde kafam balona dönmüş durumda) iki, şahane fikirler üretebilirim (ah hayır bunun oranı %20 değil %1 belki. Zira son günlerde gerçekten kafam balona dönmüş durumda. Bunu daha önce söylemiştim di mi?) 

Geçen gün bir arkadaşımın kızı şöyle sormuş annesine, "anne dünya niye var?" Evet niye? dedim ben de. Hala cevap bekliyorum. Anneler herşeyi bilir diye düşünüp anneme sordum aynı soruyu "saçmalama da sofrayı hazırla" dedi. Eh belki içinde derin anlamlar barındıran bir cevaptır diye düşünüp çatal, kaşık, bardak, ekmek taşıdım sofraya bir yandan da düşündüm. Dünya kocaman bir sofra aslında. Ve bu kocaman sofraya üç beş kişi oturup tıka basa karın doyururken büyük bir kısmı da onların artıkları ile idare etmek zorunda. Açgözlü koca karınlı bu adamlar ne tuhaf ki hiç doymak bilmedikleri için.... Evet ya dünya niye var?

Seni uyardım ama Sevgili Okur, saçmalayabilirim dedim di mi iki gözüm benim, onun için şimdi çeneni kaşıyıp benim kafayı yeyip yemediğim hakkında sorular sormayı bırak bence. Biliyor musun bence bizim psikolojimizin kendi başına hiçbir anlamı yok. Şu olumlu düşün, sakin ol, öfkeni yen falan filan hepsi palavra. Bu ülkede yaşayıp iki gözü, iki kulağı ve bir beyni olan biri için bütün bunları başarmak imkansız. Mesela öfkeyi ele alalım, haberleri izliyorsun değil mi gül yüzlüm, izliyorsun, sakin olabiliyor musun peki? Olamıyorsun di mi? Olamazsın da. Mantık duygusu, adalet anlayışı sarsılmış bir toplumun çocukları olarak hiç birimiz normal değiliz zaten dert etme. 

Bak aklıma ne geldi. Dün televizyon izliyordum. Mustafa Keser yemek yapıyordu. Adam oturup rakı içilecek adam. O anlatsın sen dinle. İçi dışı bir insanlar var ya. Onlardan. Nasıl neşemi yerine getirdi. Sağol abi dedim. Televizyona bakıp yalanlar dinlemekten kusmak üzereydim. Bağzı insanlar iyi ki varlar. Ve sahi bazıları niye varlar?

Dünya niye var diye zır cahil ama kendini din alimi sanan bir sakallıya sormuştum. Amacım  bu konuda ne düşündüğünü öğrenmekti, bana şöyle dedi, "kadınların bu konuya aklı ermez" Yaaaa öyle miii demek büyük bir sır bu? dedim. Konuyu kapattı. Ulen namuslu ol, bilmiyorsan bilmiyorum de. Kadınların aklı ermezmiş. Sizin aklınız herşeye eriyor da ondan bu haldeyiz. Savaşları çıkaran akıl eden sizsiniz, kavga etmeden futbolun bile tadını çıkaramayan da öyle. Ama dünyanın niye var olduğuna bizim aklımız ermiyor, hey yavrum heeeey.

Ha bu arada, sahi dünya niye var?

Resim: Rafal Olbinski

01 Nisan 2014

Sevgili Çocuk,

Sana karamsar bir iklimin gri bulutlarıyla yüklü kelimelerle yazmak istemezdim ancak sözlüğümde mavi bir gökyüzüne dair pek sözcük kalmadı. Senin içini karartan, yüreğini kanırtan ne varsa bin beteri var içimde. 

Bana umutsuz ve hiçliğe dair kelimeler yolluyorsun. Senin o gencecik kalbinde bunlara yer olmamalı. Sen güneşli günleri, umudu, sabahları sevinçle uyanmayı hak ediyorsun. Dahası güzel bir gelecek hayali ile sarhoş olmak gibi bir hakkın da var. Ancak mevcut durum sana bunları vaat edemiyor ne yazık ki. Keşke seni yeniden inandırabilsem o güneşli günlere. Keşke "hepimiz buna inanırsak bulutlar açılır, yeniden bir parçacık da olsa maviyi görürüz" diyebilsem. Dilim varsa yalanlar söylesem sana. Aptallık yok aslında o kadar da desem, cehalet artık sonuna yaklaştı diyebilsem ve desem ki insanlar kendi ufak çıkarlarından önde tutacaklar hepimizin iyiliğini. Hatta öyle bir inandırsam ki kendi yalanlarıma kendimi, kimse ölmeyecek evlat, korkma desem. Hiç ama hiç korkma desem, bizim canımızı, bizim mutluluğumuzu kimse kağıt parçasına feda edecek kadar insanlıktan çıkmaz, çıkamaz desem. Keşke bütün bunları diyebilsem...

Sen mücadele et çocuk desem bir de. Sen mücadele et ki hayat hala hayat olmaya devam edebilsin. Canımızı peşimizde kirli bir torba gibi sürüklemeyelim, bu canı başka canların yaşaması için yorgunluktan bitap düşünceye kadar koşturalım desem. Ve sen bana inansan. Dahası bütün bunlar kulaktan kulağa dolsa oradan kalbe ulaşsa. Hepimiz inansak buna. Bir olmaya kocaman bir yek vücut olmaya inansak. Dünyanın iki gram malına tamah edecek kadar budala olmasak. Önemli olan şeylerin; birinin yüzünde oluşacak gülümseme olduğunu, küçük bir teşekkürün birinin gününü nasıl aydınlattığını, yalansız yaşamanın saraylarda yaşamaktan üstün olduğunu, bütün bu pislik içinde kirlenmeden tertemiz durabilmenin rahat, huzurlu bir uykunun tek şartı olduğunu, eğer hepimiz tertemiz olursak geceleri uyuyan kentimizin üzerine yıldızlar yağacağını bilebilsek. 

Bütün bunları ağlayan bir yürekle yazan bana acı acı gülümsüyorsun biliyorum. Dudaklarının kıyısında oluşan o yarı alaycı çokça acılı gülümsemeyi iğne gibi etimde duyuyorum. Ah be çocuk, keşke iyi bir yalancı olabilsem ben ve sen bana inanacak kadar umutlu olabilsen. Belki o zaman biz yetişkinler ve siz çocuklar el ele verip inançla ve inatla hakkında gelebilirdik bu kahrolası düzenin...

Resim: Federico Barocci Urbino

Sevgili Günlük

Her yılın başında günlük tutmaya başlarım ve öyle kararlıyımdır ki neredeyse iki elim kanda olsa yazacağıma inanırım. Aradan on beş gün geçe...