22 Aralık 2013

körlük

Bence yavaş yavaş güzel olan herşeye kör oluyoruz. Ve iyi olan herşeyden şüpheleniyoruz. Bu hastalık değilse nedir ki? Bir tek çok ama çok yaşlılar yani iyi olanın normal olduğu zamanlarda yaşamış olanlar şüpheci değiller. Onları karşıdan karşıya geçirmek istediğinizde cüzdanlarını çalacağınızı düşünmeden teşekkür edip gülümsüyor ve kollarını uzatıyorlar. Bir de haberleri izlemeyip kendi küçük dünyalarında yaşayanlar hala iyiliğin olduğuna inanıyorlar. 

Sokakta bebek arabası ile giden bir kadının çocuğunun başını okşamayı deneyin ve görün ne demek istediğimi. Kalıbımı basarım kadın önce gözlerini kısarak bakar size, sonra ani bir refleksle çocuğunu kucaklar ve bu sırada aklından sizin çocuğu kaçıracağınızı, erkekseniz sapık olduğunuzu geçirir. Hatta kadının hali vakti yerinde ise çocuğu kaçırıp fidye isteyeceğinizi bile düşünebilir. Bu yüzden içinde hala merhamet ve iyilik kalmış olanlar o şüpheyle kısılmış gözlerle karşılaşmamak için hiçbir çocuğun başını okşamıyorlar. İyiliğinin ya da içindeki şefkatin böyle iğrenç düşüncelerle yaftalanmasını kim ister ki?

Teknolojiden şikayetim yok. Karşı da değilim. Hatta internetin muhteşem birşey olduğunu düşünenlerdenim ama bu kadar kötülüğü bilmenin beni manyak olmaya ittiğine inanıyorum. Kim kafasında kırk bin ihtimalle yaşamak ister ki? Kim küçücük ve önemsiz bir gülümsemenin üzerine onlarca senaryo yazmak ister ki? Abartıyorsun diyorsunuz biliyorum. Tamam o zaman şöyle düşünün. Pencereden bakıyorsunuz ve oğlunuz dışarda bir adamla konuşuyor. Adam ona elindeki simidin yarısını verip veremeyeceğini, karnının çok aç olduğunu söylüyor. Ama siz bunu duymuyorsunuz elbet. Sizin o merhametli tatlı oğlunuz elindeki simidin bütününü adama uzatıyor. Adam sevinçle gülümsüyor ve çocuğun elini tutuyor. Ne o? Hala merdivenlerden can havliyle koşmaya başlamadınız mı? Adamın çocuğu kaçırıp böbreklerini çalacağını, onu dilendireceğini düşünmediniz mi patır kütür inerken. İndiniz diyelim ve adam çoktan gitmişti. O kadar korktunuz ki çocuğu fena halde haşladınız. Yabancılarla konuşmaması gerektiğini, onların kendisine dokunmasına izin vermemesi gerektiğini bin kez söylediğiniz halde hala neden böyle davrandığını falan içeren uzun bir nutuk çektiğiniz. Nutukla kalmadınız çocuğunu kulağını da bir güzel çektiniz. Değilse böyle sizi tebrik etmek isterim ancak haber okuyan ve izleyen biri iseniz hele bir de bizim şahane televizyonlarımızın "tüm insanlar kötüdür" temalı dizilerine sardıysanız muhtemelen yukarıdaki senaryo birebir gerçek olacaktır.

Yeniden sahneye dönelim. Çocuğunu bir güzel yıkadınız adam pisti ve çocuğunuza dokunmuştu çünkü. Odasına yolladınız ve ceza verdiniz. Çocuğunuzun merhametini pek de umursamadınız. Umursamayın da zaten. Çünkü muhtemelen siz böyle davranmaya devam ettiğiniz sürece o merhamet törpülenecek ve pek birşey kalmayacaktır.

Ne öneriyorsun diyeceksiniz. Birşey öneremem çünkü bir çocuğum olsa ben de aynı şekilde davranırdım. Aynı telaşı aynı korkuyu duyardım. Önümüzde kocaman bir sorun var. Ve bu sorun bireysel çaba ile çözülecek gibi görünmüyor. Televizyon, internet, kulaktan kulağa yayılan kötücül hikayeler olduğu sürece ne biz içimizdeki iyiliğe güven duygusunu koruyabileceğiz ne de çocuklar dünyayı güvenli olarak algılayıp insan olduklarını unutmadan tüm insanca duyguları ile yaşayabilecekler. Sahi bir de iyi olanın salak olarak kabul edildiği bir dünyada yaşadığımıza dair bir düşünce var değil mi? Ben bilemiyorum ne yapılması gerektiğini. Ama dünyada iyi insanların olduğunu biliyorum. Ve şüphe duymadan yaşamanın nasıl birşey olduğunu çocukluktan hayal meyal hatırlıyorum. 


20 Aralık 2013

4

Birkaç gün önce dayım öldü. Dünyanın en tatlı insanlarından biriydi. Şimdi dönüp bakıyorum son dört yıla, olup biten şu: Ölü bir baba, ölü bir anneanne, ölü bir dayı ve bir ölü dayı daha...

Yılın şu son günlerinde ölümden söz eden biri itici  ve karanlık gelebilir lakin niyetim karanlıklara bulanmış kelimeleri yazmak değil tam aksine karanlığın içinden bulup çıkardığım yıldızların anlatmak.

Babam bir Ağustos çarşambasında bizi bırakıp gitti. Bu yüzden Ağustos ve çarşambalardan uzun zaman nefret ettim. Çünkü tıpkı babamın yaptığı gibi hep kötü süprizler getirirler sandım. İstediğiniz kadar kabul etmeyin hepimiz korkağız. ve korkak olduğumuz için batıla inanmaya meyyaliz. Bunun eğitimli olmakla cehaletle hiç ilgisi yok. Başımıza gelecek kötü şeylere engel olamıyorsak başka çaremiz var mı? Kulak mememizi çekip tahtaya vurmak en azından içimizi rahatlatır. Kendimizi kandırırız o kötülükleri uzaklaştırıyoruz diye. Kime ne zararı var. Ama benim gibi günlere, aylara işaret koyuyorsanız işte bu tehlikeli. İnsan acı çekince bildiği herşeyi unutuyor inanın bana. Asıl cehalet ve korkaklık acıyla geliyor.

Her neyse. Son dört yılda her yıl biri veda edip gitti. Ölümle baş edemeyen, onu anlayamayan biri için çok ağır bunlar elbette. Ama insanın hamurunda acının içinden fışkıran bir başka şey var. O şey yoğun güzel bir çikolata gibi. Ölü bir baba yerine, dünyanın en harika adamının baban olduğunu, sana tek bir kez bile değil vurmak bağırmadığını, 6 yaşındayken "sen benim kızımsın ama herşeyden önce ben senin arkadaşınım" dediğini, bildiğin herşeyi öğrettiğini; asla haram lokma yememeyi, insanları sevmeyi incitmemeyi ve asla okumaktan, öğrenmekten vazgeçmemen gerektiğini düşündürüyor o acının içinden fışkıran yoğun şey. Ve anneannem öldü demek yerine, iyi ki o olmuş anneannem, dünyanın en şefkatli kolları ile bana sarılan bu bal ve tütün kokulu kadın hayatımın en büyük şanslarından biriydi dedirtiyor. Sonra dünyadaki en yakışıklı iki adamın dayıların olduğunu söyletiyor sana, kafanın içinde kara kara dört çift göz, gülümseyen yüzleriyle daha 30 yaşında her ikisi de. Hiç düşünmüyorsun toprak altında yatan dört bedeni. Sen somut elle tutulur bir dünyanın insanı olmaktansa, onların anıları ile hala var olduklarını, göremesen de yanında bir yerlerde olduklarını düşünmeyi yeğliyorsun. Acıdan kaçmak mı bunun adı? Değil. Bu tamamen bir tercih meselesi. Zaten acıya karşı gitgide kalınlaşan bir zırh edinmişsin neyinden kaçacaksın. Kitabında yok kaçmak, sen kalıp savaşanlardansın. 

Kocaman güçlü bir ordu var kafanda şimdi. Ölü adam ve kadınların, yaşarken sana ekledikleri bir dolu şeyle oluşturulmuş bir ordu. Kimseden korkun yok artık, kimseye eyvallahın yok. Hayatın çenesinden tutup gözünün içine bakıyorsun ya hiç de sandığın kadar korkunç değilmiş yüzü. Sevebilirsin bile onu. Tüm kötülüklerine rağmen onu affedebilirsin. 

Sevdiklerinin ölümü her insanı başka birşeye dönüştürür. Kimi giderken seni cesede çevirir, kimi ise tıpkı benim ailem gibi, giderken tüm yaşam ışığını, umudunu, güzelliklerini ve cesaretini sana miras bırakır. 

Resim Lori Mcnee


08 Aralık 2013

kuş gölgesi

Cuma sabahının körü. Hava güneşli ama buz gibi. Böyle havalar bana içinde bir canavar saklayan palyaçolar gibi gelir. Pencereyi açarsın aman Yarabbi muhteşem bir güneş vardır. Hem de kış ortasında böyle pırıl pırıl. Gönlün sıcaklıktan yana ya güneşin güzelliğine kanıp çıkarsın dışarı, o an yüzüne çarpan soğuk gürültülü korkutucu ve alaycı bir kahkaha gibidir. Ulen yine mi be yine mi... Bir kez de aldanma be... Ama olsun. Hala içimdeki cennetin yeryüzüne birgüncük olsa bile yansıyacağına inancım var. 

Neyse yine dağıttım konuyu. Güneşli ve buz gibi bir havada duvarın önünde sabahın köründe duruyordum di mi? Evet. İşe giden her insan gibi ben de nemrut bir suratla dikiliyordum orada tabi. Karşı apartmanın duvarına bakıyordum. Aklımın içinde neler geçiyordu Allah bilir. Birden duvarda kuş gölgeleri belirdi. Daireler çizerek dönüp duruyorlardı. Gökyüzüne baktım. O ne kayıtsızlıktı öyle. Dünya yansa sanki böyle neşeli bir grup olmaya devam edecekmiş gibiydiler. İki kanat peydah olsun sırtımda istedim o an. Karışayım aralarına. Çocukluğunu kuş olup uçmak hayaliyle heba etmiş yetişkinler gibi yüksekten yere çakılacağımı bilsem de iki kanat istedim.

Bütün bunlar aklımda işe gittim. Ekrana baka baka akşamı ettim. Sırt ağrısından öle öle eve geldim. Acıyla buruşturduğum suratıma bakıp "ne oldu" diyenlere de "kırılmış kanatlarımın yeri ağrıyor" dedim. Belki de o kanatlar kırık değildi diye düşündüm sonra, belki de hiç çıkamadılar yerlerinden... 

Resim: Pablo Picasso

01 Aralık 2013

sızlanma blogu

Hep dikkatimin dağınık olmasından şikayet ediyorum ya aslında şöyle bir düşünürsek, benim dikkatimin dağılması çok normal. Her şeyi merak edip her şeyi aynı anda öğrenmeye ve yapmaya çalışırsan olacağı bu. 

Aslında belki de o olağanüstü yetenekli kadınlardan biri değilimdir. Hem çalışıp hem evdeki işleri halledip üstüne üstlük çocuk yetiştiren o muhteşem kadınlardan söz ediyorum. Benim bir işim var (ki o iş beyin hücrelerimi ne yazık ki ele geçirdi.) okumak istediğim binlerce kitabım üstüne üstlük bitirmem gereken bir okul (ikinci üniversite okuyacağım diye tutturunca böyle oluyor) var. Bakmam gereken bir çocuk yok, işleri bitmek tükenmek bilmeyen kalabalık bir ailem olmadığı gibi muhteşem bir aşçı, her şeyi anında çözebilen, her işe nasıl olduğunu anlayamadığım bir şekilde yetişen bir annem var. Nasıl oluyor da ben her şeyi yarım yamalak yapıyorum peki? 

Son iki gündür düşünüp duruyorum. Bütün bu işleri bitiremediğim gibi yorgunluktan ölüyorum ve bunun sebebi muhtemelen bir yerlerde yanlış bir şeyler yapıyor olmam. Aklıma şöyle bir şey geldi, ben sanıyorum ki ne önemli ne önemsiz ayırt edemiyorum. İş önemli sanıyorum, evet önemli elbet insan işini layığıyla yapmalı ama eve geldiğin vakit işi dışarıda bırakıp bir hayatın olduğunu hatırlamalı. Ben bunu yapabildim mi? Elbette hayır. 

Okul meselesi var bir de. Yahu arkadaşım, sen sosyoloji okumayı hep istedin. Şimdi okuyorsun. Zaten bir mesleğin var ve bunu zevk için yapıyorsun. İnsan zevk için yaptığı bir şeyi neden stres haline getirir. Çekinmeyin çekinmeyin söyleyin, bence de büyük bir salaklık bu. Paşa paşa oku di mi? Weber ne demiş Comte sosyolojiyi nasıl din haline getirmeye çalışmış, sanayi devrimi sonrasında işçi nasıl ezilmiş, sosyal politikalar nasıl değişmiş, Simon De Beavuar neden "kadın doğulmaz kadın olunur" demiş. Oku işte yahu. Sınav da neymiş? Hey Allah'ım.

Ay sevsinler bir de kocaman bir battaniye örüyor bu kedi. Sanki dersin her işin altından kalkabilmiş, zamanı sebilmiş de bir de ona bulaştı. Her şeyi merak ediyor, her işe el atıyor ya. Yerim ben senin kuyruğunu kedim benim. 

Bence benim zamanımı düzenlemekle ilgili bir sıkıntım var. Mesela her gün diyorum ki bloguma uzun zamandır yazmadım yazayım. Nerdeeeee? O anda başka bir şey çıkıyor, sonra başka bir şey ve inanmazsınız başka bir şey daha. Mesela ben aslında buraya annemin Çin malı eşyalarla ilgili yaptığı yorumları yazacaktım. Şimdi okudum yazdıklarımı ve sızlanma blogu yazmışım. Amaaan demeyin vallahi çok sızlanasım varmış ki bunlar çıkmış. Aman canım siz de kaç yıllık yazan okuyan ilişkimiz var çekiverin azıcık nazımı. Vallahi sonra komik, acaip şeyler yazacağım ve bir daha sızlanmayacağım. (Yani sızlanmam herhalde. Söz vermeyeyim de)

Görüşürüz... umuyorum ki daha sık...

29 Eylül 2013

Çıplak ayaklar, pembe ayakkabılar, Sartre ve Marquez

Kitapçının raflarından birinin önünde, elimde Jean Paul Sartre'ın Bulantı'sıyla duruyorum. Bulantı'dan ne kastettiğini tam olarak bilmiyorum. Bu yüzden kendi bulantımı düşünüyorum. Bu hafta insanlığın haline bakarken hissettiğim şeyin adı bu. Bu zamana kadar hiç böyle bakmadım onlara. Halleri komedi ve dram karışımıydı. Oysa şimdi içim ezilerek bakıyorum. Geçen haftaki çıplak ayaklı çocuk mesela. İki yaşında var yok. Sarı saçlı, tombul ayaklı, pasaklı ve çok ama çok tatlı bir çocuktan söz ediyorum. Z. ile bahçede otururken önümüzden annesi ile geçen çocuğun ayaklarına bakakalmıştık. Z. dayanamadı, "Ayakkabıları yok mu bu çocuğun?" diye sordu. Annesi bize dönünce çocuk da dönüp gülümsedi. Kim olsa içi ezilirdi o gülümsemeye. Sefaletin, yokluğun, acının farkında olmadan hala gülümseyebilen yegane canlıdır çocuklar. Ve bu yüzden de ne zaman gülümsese böyle bir çocuk içinizden bir cenehhem alevi geçip yakar kalbinizi. "Yok babam yok" dedi çocuğun annesi, utandı galiba biraz da çocuğu kucağına alıverdi. Öptü bir de kocaman. Mesaj açıktı, "ben onu sefil etmem etmesine de elde yok avuçta yok" demekti o öpücük. Hızlı adımlarla geçip gittiler. İçimize bakmaktan, sarsılmaktan aklımıza gelmedi kadıncağıza ayakkabı alsın diye para vermek. Aslında bunun kararını vermek de zor birşey. Birine yardım etmeye çalışırken onun gururunu incitmek var işin ucunda. Alır mıydı o parayı almazdı büyük ihtimal. Çocuklarının ayaklarının çıplaklığından utanıp onu kucağına alan ana bunu kendi suçu sayıyorsa başkasından para almak da gücüne gider muhtemelen. İşte bu gibi şeyler yüzünden Sartre'ın bulantısıyla benimki aynı mı diye kafa yorup duruyorum. Okur görürüz diyorum sonra. Belki de aynı yerden yaralanıyoruzdur.

Ben bunları düşünürken iki küçük kız önüme geçiyor. 6 ya da 7 yaşında olmalılar. Biri Marquez'in Kolera Günlerinde Aşk'ını alıyor eline. Boyları ancak o rafa yetişiyor. Kitabı evirip çeviriyor, yanındaki arkadaşına gösterip "Sence annem bunu sever mi?" diyor. Elimdeki kitaba bakıyor gibi yapıp bir yandan da onları izliyorum. Küçük kızların sohbetlerini yetişkinler bölmemeli. Sesimi çıkarmıyorum. Diğeri omuz silkiyor "Bilmem ki" diyor. Annesine hediye almak isteyen kız hecelereyerek kitabın adını okuyor, "ko-le-ra-gün-le-rin-de-aşk" Kıkırdıyorlar. Sanırım aşk kelimesi kıkırdatıyor onları böyle. Kitabı almaya karar veriyorlar. "Bence annem bunu sever" diyor giderken "içinde aşk geçiyor." Kızların arkalarından bakakalıyorum. İkisini de tutup şapır şupur öpesim var. 

Bulantım geçiyor şimdilik. Aklım bu kez şansa takılıyor. Çıplak ayaklı çocuklar ve annesine kitap alan pembe ayakkabıları kızlar neye göre belirleniyor?

Foto: Radikal

25 Eylül 2013

kazkafalılar güruhu...

Size birşey söyleyeyim mi, tam olarak tanımlanamayan ve sırf birilerinin hayatını berbat etmek, sinirlerini bozmak için var olan bir güruh var. Bunları suratlarına bakınca hemen tanıyamıyorsunuz, ancak bir süre geçmesi ve sizin onları gözlemlemeniz gerekiyor. Bu güruh muhatap olduğu insanları kızdırmak, sinirlendirmek ve germekle besleniyor. Yaşam enerjilerini bundan alıyorlar. Ve ne kadar korkunç ki bunlardan pek çoğunu tanıyorum. 

Bugün bu tiplerden birinin gırtlağını sıkacaktım. Gereksiz konuşmalarla kafamı beynimi yedi koskoca adam. (pardon adam mı dedim, lafın gelişi işte) Bu toplumun sorunu bu işte, hayat ve olaylar üzerine kafa yormayıp, işi gücü insanlar olan salakların sayısı çoğunlukta. Sen bunu neden dedin, o bunu neden öyle yapmış vıdı vıdı vıdı... Olayın bütününü görmekten aciz olana, cahil lafının iltifat sayılacağı denli beyinsiz olana, seni dinlemeden, anlamadan kendi minicik zekasıyla yorum yapmaya kalkana ne denir? (yine pardon zeka mı dedim? yine lafın gelişi diyelim o halde...)

Allah belanızı versin ya... Bu sabah sakin olacağıma, kimseyi pek fazla umursamayacağıma, kendi işime gücüme bakıp bunlara kafa yormayacağıma, zihnimi bu küçük adamlara değil de büyük olaylara odaklayacağıma söz vermiştim. İnsana kendini mahcup ediyor kazkafalılar. Şuraya okkalı okkalı laflar yazasım var ama değmezler.

Bunlar benim sınav sorularım galiba yoksa bunca peş peşe gelmezler. Ama başaracağım. Sakin olacağım ve öfkeden elim dilim dolanmayacak. Sorun şu ki, bu kadar cahil ve kafasız olmayı kabullenemiyorum. Kafatasının içindeki o kıvrımlı gri organın her insanda kullanıldığına dair yersiz bir inanca sahibim. Ama hepimiz biliriz ki bazı bardaklar kullanılır bazıları ise vitrin süsüdür. İşte ben bu vitrin süslerine bir türlü anlam veremiyorum.

Yazmak sahiden teskin edici bir güce sahipmiş bu arada. Klavyenin tuşlarını baya bir zedelesem de kelimeler sakinleştirdi... Ama kararlıyım yarın çok sakin olacağım. Eğer sakin olmazsam bu beyinsizlerin tuzağına yeniden düşümüş olacağım ki tuzağın tuzak olduğunu bilerek düşmek aptallığın daniskası olur. Umarım aptalın teki değilimdir...

01 Eylül 2013

canı cehenneme...

Yaz bitti. Bugün Eylül teşrif etti ve ben Ağustos'tan kurtuldum. Benim lanetli ayımdır kendisi. 

Tüm yaz boyunca paket paket sigara içtim, kutularca ice-tea. Bol bol kendimle kavga ettim. Sövdüm saydım kendime. "Tembelsin" dedim "herşeyi erteliyorsun" dedim. Kendimden utanmam gerekirdi ama hiç utanmadım. "Ben böyleyim" deyip omuz silktim, sonra böyle devam edemeyeceğime karar verdim. Hergün işimden nefret ettim. Hergün sabah uyanmaktan da... Günleri kendime zehir ettim. Yaz bitsin de kurtulayım diye dua ettim.

Tüm yazlık kıyafetleri bahçeye yığıp yakmak istedim mesela. Kitaplarımı (düşünebiliyor musunuz kitaplarımı bile) yakıp kül etmek istedim. Kıyamadım. Hatta hayalini bile kuramadım. Buna "kadın tırlatmış" yorumunu getirecek olanlara bir çift sözüm olacak (sahi sinirlenince söz neden çift olur? Karısı komşuyla kavga eden adamın dışarı çıkıp karısına destek olması gibi birşey mi bu?) Neyse dağıtmayalım, dağılmayalım. Ne diyorduk? Bir çift sözüm vardı bana delirmiş diyene. Sahi kuzum siz hiç bıkmadınız mı tüm hayatınızdan. Herşeyin külliyen yok olmasını yeni bir hayata sıfırdan başlamayı gönlünüz hiç arzu etmedi mi? Şanslı bir hayatı yaşıyor ya da akla zarar bir iyimserliğin sularında yüzüyor olmalısınız. 

Cep telefonumu parçalara da ayırmak gibi bir hayale sahiptim tüm yaz bir de. Kimse beni bulamasın, yitip gideyim istiyordum. Sukunet ancak cep telefonsuz bir dünyada mümkün değil midir azizim? Tüm bunları düşünürken "ulan ne güzel şey yaşamak" diyen insanlarla tek tek tanışıp röportaj yapmayı planladım. Ama bir tekini bile bulamadım. Bence o insanlar tüm kanallarda konuşmalı gazetelerin pazar eklerinin orta sayfası onların röportajına ayrılmalı. Dünyanın bizim gibi manyaklara değil onlar gibi iyimser güzel yürekli adamlara kadınlara ihtiyacı var çünkü.

Her gece dua etmeyi denedim ama dua yerine Tanrı'yla sohbet ederken buldum kendimi. Zaman zaman kavga ettik. Daha doğrusu ben ettim. O her zamanki yüceliği ile benim gibi bir sefilin saçmalıklarına gülüp geçti muhtemelen. "İyi olacaksın endişelenme" diyen bir ses duydum rüyamda bunun Tanrıdan bir mesaj olduğuna kanaat getirdim. 

Sıcak havadan ölesiye nefret ettiğimi bu yaz da tüm yazlarda olduğu gibi bir kez daha anladım. Soba başı, çay, kitap, saçma sapan diziler filmler, portakal ve elma, mercimek çorbası, cumartesi öğleden sonra sıcak çikolata bu cehennem sıcağında cennetin parçaları gibi gözüktü gözüme. Kışı deli gibi özledim. 

Bu sabah Eylüle uyandım sonra. Mis gibi bir sonbahar olacak bu dedim. İnşallah demeyi de ihmal etmedim tabi. Kalktım tüm evi silip süpürdüm. Battaniye örmeye karar verdim. En sevdiğim kitapları çıkarıp oradan buradan okudum ve geçmişte kalan ne varsa "canı cehenneme" dedim. İyi geldi...

Sevgili Günlük

Her yılın başında günlük tutmaya başlarım ve öyle kararlıyımdır ki neredeyse iki elim kanda olsa yazacağıma inanırım. Aradan on beş gün geçe...