28 Aralık 2016

cuma mektupları- acının gölgesinde, nefessiz

Kardeşim,

Dün sabah uyandığımda ilk aklıma gelen şu oldu, "acaba bugün ne olacak?" Yok kişisel bir merak değildi bu, kendi hayatımda ne olacağını düşünmeyi bırakalı uzun zaman oldu. Zira zamanlar dikkatimizi kendi hayatlarımıza çevirmemize, geleceğimiz için planlar yapmamıza izin veren zamanlar değil.

Eskiden birine nasıl gidiyor diye sorduğumuz vakit "amaaan sıradan işte, her şey aynı" cevabını alırdık. Oysa artık sıradanlıktan çok uzak hayatlarımız. Ve işin tuhafı hepimiz o "sıradan işte" dediğimiz günleri özlüyoruz. Gencecik çocukların ölmediği, hiçbir yerin patlamadığı, çöp kovalarının yanında korkmadan geçtiğimiz, sırt çantalı sakallı çocuklara korkuyla bakmadığımız zamanlardan söz ediyorum. İnsanların birbirini öldürmek için değil güzel güzel yaşamak istediğini sandığımız zamanlardan...

Dün bir arkadaşımla bahçede sigara içerken "hiç tat almıyorum hayattan" dedi. Oysa gülmeyi pek seven, neşeli bir insandı. "Ruhunun üzerine asit dökülmüş gibi değil mi?" dedim. "Aynen" diye cevapladı.

İnan bana sana umutlu şeyler söylemek istiyorum. Ama şimdilerde umutlu şeyler söylemek saf bir gözle hayata bakmak gibi geliyor bana. Bu cehennemin içinde nasıl çıkarız bilmiyorum. Çıksak bile iflah olur muyuz o da meçhul.

Bana kızma ne olur, içimi karartıyorsun da deme. Dertleşmek istedim seninle.

Güzel kalbinden tüm sevgimle öpüyorum...

Resim: Christian Schloe 

acıyı fon yapmak

İnsanoğlunun iç dünyasını anlamak mümkün değil. Nasıl bir halet-i ruhiye ile hareket ettiğini, hareketlerinin sonuçlarını düşünüp düşünmediğini ve eğer tepki alırsa bu tepki karşısında nasıl hissedeceğini bilmek zinhar mümkün değil.

Zaman zaman facebook'ta rastlıyorum, insanlar ölmek üzere olan anne babaları ya da dede ve nineleriyle selfie yapıyorlar. Hatta henüz ölmüş bir yakının başında poz vermiş olanına bile rastladım. Çok acaip.

Tam artık hiçbir şeye şaşırmam diyorken sabah gördüğüm haber şok etti beni. Hanımefendiler yanmış, yıkılmış bir kenti selfilerine fon yapmışlar ve o yıkıntıların önünde gülümseyerek poz veriyorlardı. Neden? Tarihin içinde mi yer almak istiyorlar, o ana tanık olduklarını diğer insanlara anlatma ve kelimelerinin yetersiz kalacağı bu acıyı bir de görselle destekleme peşindeler mi? Anlamak mümkün değil bu ruh halini.

Merak ediyorum ne zamandır başkalarının acısı sadece seyirlik bir malzeme? Biz tuzu kurular için gazetede bir fotoğraf, ekranda bir kaç saniyelik görüntü mü artık bütün bu acılar?  Bu insanlar o fotoğrafları çektirirken hiçbirinin mi aklına gelmedi "Durun biz ne yapıyoruz? Burada kıyamet kopmuş, insanlar ölmüş, evleri yıkılmış, belki şu an tam olarak bastığımız yerde bir bebeğin parçalanmış cesedi bulunmuş, tüm bu topraklar kanla, gözyaşıyla ıslanmış. Ayıptır yapmayalım" demek.

Ben şuna inanırım acılar da mutluluklar da kentlerin, binaların, eşyaların üzerine siner. O kentin üzeri mutlaka acıdan bir atmosferle kaplanmıştır. Binaların her bir tuğlası çığlık çığlığadır. Peki bu gülümseyen kırmızı dudaklar hiç mi hissetmediler bunu? Bu kadar mı kendi içlerine dönük yaşıyorlardı ki her şeye kulakları, kalpleri, gözleri kapalıydı? Gerçekten anlayamıyorum. Dakikalarca baktım fotoğraflara anlayabilmek için ama olmadı...

Şimdi, bütün bu tepkilerden sonra, bu insanlar ne yaptıklarının farkında olacaklar mı? Vicdan ve merhamet duygularını yitirmiş bir dünyada yaptıklarının normal olduğunu mu savunacaklar yoksa bütün bu tepkiler onların kollarına atılmış bir çimdik gibi "kendinize gelin" uyarısı mı olacak? Bunu gerçekten merak ediyorum.

Fotoğraf ve Haber: Hürriyet