24 Haziran 2016

cuma mektupları

Sevgili kardeşim, iki gözüm, günışığım

Uzun zaman oldu sana yazmayalı, farkındayım. Senin günlerin nasıl bilmem ama benimkiler göründüğü gibi kaybolan yıldızlara benziyorlar. Zaman, hayatlarımızın bir yerinde delice akmaya başlıyor. Dikkat ettin mi zaman biz çocukken yokuş çıkarmış gibi ilerliyor, gençlik uzaklaştıkça ise o yokuş birden inişe dönüşüyor. Sen belki hayatının baharındasındır, hala yokuş tırmanıyor ve hayatı bitmez bilmek bir büyüme çabası sanıyorsundur. İnan bana dostum ulaşacağın tepede birşey yok. Tek göreceğin ucu bucağı olmayan bir iniş. Bu yüzden yokuşun tadını çıkarmaya bak. Zira inmeye başladığın vakit hızdan neyin tadını çıkaracağını bile bilemiyorsun.

Benim herşeyle derdim var. Elbette zamanla da. Kimin yok ki diyeceksin. Haklısın herkesin var. Kimi için "ah eski zamanlar böyle miydi?,  kimi için "ah çok sıkılıyorum zaman geçmek bilmiyor" şeklinde kimi içinse "ama daha yapmak istediğim çok şey var hiçbir şeyi yetiştiremiyorum" gibi... Dolayısıyla hepimizin zamanla sorunu var. Benimki daha çok zaman kavramıyla ilgili...

Eve gittiğimde ilk yaptığım şey ne biliyor musun? Saatimi çıkarıp bir kenara koymak. En mutlu olduğum zamanlar ne biliyor musun? Bir yere yetişmek ya da birşey yapmak zorunda olmadığım dolayısıyla saatin kaç olduğunu umursamadığım zamanlar... İşte benim zamanla sorunum... Bence bizi esir alan birşey o. Hatta uyku saatlerimizi bile belirliyor düşünsene. "Ah erken kalkacağım uykum yok ama uyumam gerek..." Böyle aptalca bir cümle olabilir mi? Olur çünkü olmak zorunda...

Mandra Filozufu filmini bu yüzden seviyorum. Ne diyordu orada, "acıkınca yersin, uykun gelince uyursun, uykunu alınca uyanırsın" Şahane ama mümkün değil. En azından benim için öyle. Oysa yaşadığımız hayatlar nasıl da aykırı kendi doğamıza. Aç değilken yediğimiz yemekler, uykumuz yokken zorla yatağa girmeler, uykudan ölürken sürünerek yataktan kalkmalar... Her neyse. Saçma sapan bir sistem bu ve nasıl değişir, değişir mi bilemiyorum. Sanmıyorum aslında.

Neyse iki gözüm veda etmeden sana bir tavsiyede bulunayım, eğer yapabiliyorsan zamanın kölesi olma ve eğer yine yapabiliyorsan onun efendisi ol... Hayatta herşey mümkünse bu neden olmasın...

Fotoğraf: Pinterest

20 Haziran 2016

at

"Hayır teşekkürler" dedim. Ata binmeyi isteyip istemediğimi soruyordu. Yüzünde alaycı bir gülümseme ile "Ne o? Korkuyor musun yoksa?" dedi.  Korkaklıkla suçlananların çoğunun yaptığı gibi gereksiz bir gururla öfkelendim. Elbette korkmuyordum. "Hayır" dedim yüzüne bir süre baktıktan sonra "sadece bunu doğru bulmuyorum" Yüzünde çok garip bir ifade oluştu. Bu hep olur. Biri üzerinde hiç düşünülmeden herkes yapıyor diye yapılan şeylerden birine karşı çıktığında insanların yüzlerinde böyle bir ifade oluşur. Katı bir tutumları varsa aptal olduğunuzu düşünürler, yüreklerinde kendiliğinden var olan ve üzerine pek düşünülmemiş bir merhamet varsa eğer gereksiz bir duyarlılığa sahip olmanız yüzünden size acırlar. Bu hep böyledir. Alışmak gerekir. Çünkü hepimizin bildiği üzere çoğu insan pek çok şey üzerine kafa patlatmanın gereksiz olduğu konusunda hem fikirdir. Oysa bence iyi bir hayatın yolu ancak ince şeylerden geçer.

"Ne yani" dedi "Ata binmeyi doğru bulmuyor musun?" Başımı salladım. Sıkıntıyla yüzüne baktım. Şimdi bu adama tüm düşüncelerimi anlatmak zorunda kalmayı hiç ama hiç istemiyordum. Bunları anlatırken kendimi onu ikna etme yolunda bulmayı da öyle... Anlamayacaktı. "İyi de neden?" diye ısrarla sordu. Atları gösterdim. Sırtlarında bilmem kaç kiloluk adamları taşıyorlar ve hiç de mutlu görünmüyorlardı. Ben atları hep yeşil bayırlarda çılgınca koşarken hayal ediyordum. İnce Memedin o efsane atı gibi büyülü varlıklar olarak görmek istiyordum onları. Biz zalimlerin kölesi olarak değil. 

Ona bu görüntünün midemi bulandırdığını anlatmadım. Bu zavallı hayvanın böyle aptal insanların maskarası olması kanıma dokunuyordu. Bunu da söylemedim. Tıpkı sirkler gibi bunu da iğrenç buluyordum. "İnsan çok zalim" dedim. "Nesi zalim" dedi. "Tamam burada sırtına biniyorlar ama suyunu, yemini de veriyorlar. Bu bir iyilik aslına bakarsan" Yüzümde muhtemelen iğrenme ifadesi belirdi.  "Ah siz zavallı akılsız gürüh" dedim içimden "işte bütün bunların sebebi sizsiniz, suyunuz, yeminiz verildiği sürece sırtınıza binilmesine ses çıkarmayanlar..."

Fotoğraf: Pinterest

09 Haziran 2016

yağmur altında sokakta yatan adama övgü...

Tüm gece çılgın bir yağmur yağdı. Aynı çılgınlık sabah boyu devam etti. Kimi tarladaki ekini için sevindi kimi de saçının fönü ve makyajı bozulduğu için yağmura küfür etti. Her zaman olduğu gibi birimizi sevindiren şey diğerimizi delirtti. Dünyanın dengesi denilen bu mu acaba diye düşündüm. Bir zaman birimiz sevinirken diğer tarafın memnuniyetsizliği yani... Hepimiz birden sevinsek al aşağı mı oluruz acaba? 

Geçen akşamüstü yağan yağmur aklıma geldi. O dolu dolu değildi gerçi. Şöyle bir çiseledi. Güneşten yanmış kaldırımlara oh be dedirten serin, tatlı, zararsız bir yağmurdu. O yağmurun altında şemsiyesiz yürüdüm. Kollarıma düşen damlaları seve seve, keyifle... Sonra Onu gördüm. Her şehrin delileri olur ya... O da bizim şehrin delilerinden biriydi. Hemen hemen onu her gün görüyordum. Aynı yerde olurdu. Bir bankanın hemen kıyısında durur para çeken insanlara çok acaip birşey görmüş gibi bakardı. O gün, o yağmur çiselerken ayakta durmuyordu. Yere uzanmış, başını duvara dayamış, sağ kolunu başının üzerinden aşırmış öylece yatıyordu. Sanki yağmur yağmıyormuş, O sokakta değilmiş de kendi yatağında, yumuşacık yatağında, hayatta hiçbir derdi yokmuş gibi kayıtsız bir ifade ile öylece yatıyordu. Kafamın içinde binlerce ipe sapa gelmez sorunla hayatın içinden geçen benim gibi biri için sağlam bir tokat gibiydi o ifade. Onu delice kıskandım. En son o huzurlu ifadenin ne zaman yüzümde olduğunu hatırlayamadım. 

Derdim ne benim diye düşündüm. Ve hangimiz daha şanslıyız? Benim gidecek bir evim, yağmurda ıslanmamı önleyen bir çatım, kendimce güzel temiz giysilerim ve yiyecek yemeğim var. Onun yırtık sökük bir pantolonu, kim bilir hangi iri yarı adamdan alınmış üzerinden sarkan bir ceketi, kirli ve dağınık saçları, bulursa ya da biri merhamet ederse bulduğu yemeği var. Ve kimsenin şu günlerde bulamadığı çok önemli bir şeyi, huzuru... Sahi kim daha şanslı? 

Son günlerde takıntılı bir biçimde neden bu kadar huzursuz, kaygılı olduğumu ve bundan nasıl kurtulacağımı düşünüp dururken bu adam soruma cevap olarak karşımda duruyor olabilir mi? Deliliğimi dizginlediğim için mi bu huzursuzluk? Aslında bence hepimiz deliyiz de topluma uyum sağlamak adına normalleştiriliyoruz. Ne demekse normalleşmek? Şu aralar birbirinin gırtlağını sıkmak, abuk sabuk konularda günlerce konuşup hiç yol alamamak falan gibi birşey herhalde. Asıl sorun şu ki aslında kendi doğamız normalken, adı üstüne birşeyin doğası onun normalidir zaten, bir sürü kural ve saçmalığı hayat boyu öğrenip "hah şimdi normal olduk topluma karışabiliriz" diyoruz. Allahım ne büyük bir aptallık! Sonuç ortada işte tıka basa kuralla doldurulmuş bünyelerimiz zaman geliyor patlayıveriyor ve haberlerde "adam ya da kadın cinnet getirdi" deniyor. İyi de sen getiriyorsun onu o raddeye. Normalleştiriyorum diyorsun ya aslında yaptığın delirtmek. Sonra "ah şekerim toplumda suç ne kadar arttı" diye cümleler kurup iki dakika sonra vahvahlandığın şeyi unutuveriyorsun. 

Velhasılı o adam deli değil bence. O adam normal. Hiçbir kuralı kaideyi kabul etmemiş kendi doğasında yaşayan güzel bir yaratık. Yağmur yağdığında sokakta yatmakta hiçbir mahzur görmeyen, ıslanırsa saçının bozulmasını dert etmeyen, toprağın kokusunu içine çekmenin keyfini insanların acaip bakışlarına yeğ tutan güzeller güzeli, hayran olunası bir varlık...

Fotoğraf: Pinterest