30 Mayıs 2016

illa ki güzel şeyler bulunur...

İnsanlar genelde şöyle der, "akıl vermeyi kes, bana para ver" Sanki para her sorunu çözecekmiş gibi. Pekala pek çok sorunu çözüyor kabul ama en zorlarını değil. Bugün benden oldukça genç, pek hüzünlü, baharında bir kıza akıl verirken şunu fark ettim, aslında ona değil kendime akıl veriyordum. Bu yüzden insanlar bana bir konuda akıl verirken, onları sessizce uzun uzadıya dinlemem gerektiğini düşündüm. Ve aslında kendi kendilerine akıl verdiklerini, bir şeyi yenmeye çalıştıklarını aklımdan çıkarmamaya karar verdim.

Kıza ne dediğime gelince... Ona dedim ki, "Bak, buradan nefret ediyor olabilirsin, işinden, bu şehirden ve gerekli gereksiz konuşan insanlardan... Ama bazen çaremiz olmaz. Kendimizi bir yere çakılıp kalmış gibi hissederiz. Ve iki seçeneğimiz vardır, ya her sabah öfkeyle yataktan kalkıp gün boyu nefret etmekle vakit kaybedeceğiz ya da burada bir şeyleri sevmeyi öğrenmeye çalışacağız. Dünyada hiçbir yer ya da hiçbir şey tamamıyla kötü ya da tamamıyla iyi olmadığına göre illa ki güzel şeyler bulunur... Sanırım önemli olan nasıl bakacağımıza karar vermek..."

O elbette beni biri size akıl verdiğinde onu nasıl bıkkınlıkla dinlerseniz öyle dinledi. Bunu yüzünde gördüm görmesine ya yine de susamadım. Çünkü kendi ağzımdan bunları duymaya ihtiyacım vardı ki bunu sonradan anladım.

İnsan uzun süre öfkenin tek seçenek olduğunu sanınca ya da şöyle diyelim hayata küskün ve bıkkın bakınca değişmek oldukça zor oluyor elbette. İyi haber şu ki hiçbir şey imkansız değil. Ve başarılan şeylerin en keyiflisi de imkansız sanılanı başarmak. Bu nedenle denemeye karar verdim. 

İlk fark ettiğim şu oldu, biz önce hayatı rutinleştiriyor sonra da o rutinden ölesiye nefret ediyoruz. Rutin kolay çünkü. Düşünmeden otomatik olarak bir şeyler yapmak çok kolay. Oysa insan beyni kolayı değil zoru seviyor aslında. Çabalamayı, boğuşmayı, gayreti ve bütün bunlardan doğan yorgunluğu seviyor. Bu yüzden sanırım ilk olarak rutin kırmak gerekiyor. 

Bunu bugün denedim. Bir soruna takılıp kalmıştım. Düşüncem dönüp dolaşıp oraya varıyor ve bu da beni delirtiyordu. Birden şöyle bir şey geldi aklıma, etrafa bak dedim kendi kendime ve uzaktan gördüğün her şeyin dokusunu, kokusunu hissetmeye çalış. Bir tek buna odaklan. Çam ağacının o dikenli yaprakları, yol boyunca uzanan taş duvarı, güllerin taç yapraklarını, kokusunu, ekmek koparırken hissettiğim duyguyu... Bütün bunları yirmi dakikalık yol boyunca yaptım. Zehirli düşüncem kayboldu mu? Elbette hayır. Adı üzerinde zehirli ve zehri vücuttan atmak takdir edersiniz ki pek kolay olmuyor. Faydası şu oldu, en azından yirmi dakika kendi yakamdan düştüm. Bence buna ihtiyacımız var. Hepimiz saplanıp kalıyoruz bir şeylere. Ve her şey çok zor. Bunca zorluğun içinde kendimize küçük iyilikler yapmanın yollarını bulmak zorundayız. Hele de benim gibi kendine işkence eden bir türdenseniz...

İyi olalım bence. En azından denemeye devam edelim. Farkındayım hayat ve bu ülkede olup biten her şey akıllara ziyan. Ama biz iyi olmazsak her şey sanki daha da kötüye gidecek...

Not: Bu arada söylemeyi unuttum. Bundan böyle blog eskiden olduğu gibi öyküler, umutlu şeyler, iyi ve güzel şeylerle dolu olacak. Zaman zaman keder basar da yazmazsam ölecek raddeye gelirsem başka... Ama ne kendime ne de okuyana akıl fikir verecek değilim. Hele de yukarıdaki gibi neredeyse kişisel gelişim saçmalıklarına benzer şeylerle hiiiiiç işim olmayacak. Yazmış bulunduk bir kez. Veda şeysi olsun bu da... Zira ben bıktım böyle düşünüp böyle yazmaktan siz de haliyle yılmışsınızdır. Hüzünlü kadın imajımı dürüp büküp olmayan sandığımın en ücra köşesine kaldırıyor ve eski zirzop halimi gündeme alıyorum. Dünya aslında o kadar da korkunç değil sanki ha? Manyaklıklar da görme ihtimaliniz var. Aman neyse işte bakıp göreceğiz. Pek de tekin değilim bu aralar...

Resim: Christian Schloe