14 Mart 2016

yas

Acıdan kaskatı kesilmiş oturuyorum. Ne zaman canlar gitse kafamın içinde tüm o eski acıların fotoğrafları yeniden canlanıyor. Hayatlarımız uzuuuuun çok uzun bir yas gibi... Bir yas bitmeden, daha acısı durulmadan bir başkası başlıyor. Bir tek insanın ölümü ile bile öyle kolay kolay yüzleşemezken bu kadar insanın ölümü ile nasıl başedilir?

Aklımı oynatacakmışım gibi geliyor. Deliliğin eşiğinde durduğum tam şu anda etrafımda her şey sanki olması gerektiği gibiymiş gibi davranan insanlara bakıp gerçekten delirmiş olduğuma emin oluyorum. Biri telefonda pazarlık yapıyor mesela, diğeri sevgilisiyle kavga ediyor. Bütün bu insanların üzerinde her şeyi kayganlaştırıp akmasını sağlayan bir şey var diye düşünüyorum. Benim ise tüm gözeneklerimden acı içime işliyor. Biri kalbimi sıkıyor, kulaklarıma çığlıklar doluyor ve ben hıçkıra hıçkıra ağlamamak için kendimi zor tutuyorum.


 

08 Mart 2016

Frida, Noel Baba ve Marquez..

Gitmek için ısrarlı olan dolmuş şoförünün "acele et acele et" diyen bakışları eşliğinde bindim. Oturacak yer yoktu elbette ya dert değildi. Oturmaktan sırtım ağrımıştı zaten. Ortalarda bir yerde durdum. Dalmışım, önümdeki koltukta oturan kadının kıpırdanıp durmasıyla kendime geldim. Bir arkaya bir sağına bir soluna bakıp duruyordu. Vardı bir haller başında ya kim bilir neydi. Kadın hafifçe başını kaldırıp bana baktı. O sırada gördüm bıyıklarını, ince bir kadife gibi dudaklarının üzerine yayılmışlardı. Bu kadın bana kimi hatırlatıyor diye düşünürken tıpkı Frida Kahlo'ya benzediğini farkettim. Frida oldukça kilo almış ve ülkemizde yeniden hayat bulmuştu. Kahverengi güzel gözleri, uzun kirpikleri, çiçekli şalvarı ve alev kırmızısı bluzu ile önümdeki koltukta oturuyordu. Ayakları sıkılmış ya da yorulmuş olmalı ki terliklerinden birini çıkarıp çıplak ayağını dolmuşun yükseltisine uzattı. Haşmetli gövdesinde sanki sonradan ilave edilmiş gibi duran küçücük bir ayak. Muhtemelen Frida Kahlo'nun varlığından bile haberi olmayan bu kadına onun bir fotoğrafını göstersem kendine benzetir miydi acaba diye düşündüm. Yanında oturan genç adama dönüp birşeyler söyledi usulcacık. Genç adam cevap vermek yerine başını sallamakla yetindi. Bir dertleri vardı, bu aşikardı. O anda Frida ve oğlunun hiç bilmediğim dertleri ile nedense ben de dertlendim. Kadının omuzuna koyasım geldi elimi. Merak etmesindi, herşey geçerdi, neler neler geçmiyordu ki... 

Ben Frida'ya dalmışken dolmuşun önündeki herkesin dönüp dönüp bir noktaya baktığını farkettim. Ben de topluluk ruhuna uyup döndüm. Telefonla konuşan bir kız vardı. Dolmuşun en uzak köşesindeki vatandaşımızın bile duyabileceği bir sesle konuştuğu için hepimiz onun çalıştığı yer hakkında hayli bilgi sahibi olduk. Bir yerde iki şef olmazmış, olursa da böyle sorun çıkarmış. Kıza dönüp şeflerden birini ortadan kaldırın diğerini de başkan yapın diyesim geldi. En küçük birimimize kadar yayıldı ha iki başlılık olayı. Halbuki masallarda, destanlarda iki başlı ejderhalar, atlar hayli harika yaratıklar olarak geçerler. İnsanlarda olmuyor demek ki...

Işıklarda durduk. Kaldırımdan yürüyen bembeyaz saçlı, bembeyaz sakallı ve bembeyaz gür kaşlı adama bakakaldım. Ömrümde hiç bu kadar güzel yaşlanmış bir adam görmemiştim. Muhtemelen yetmişlerinde vardı ama dimdik yürüyordu. Noel Baba da yeniden hayat bulmuştu galiba. 

Nihayet dolmuştan indim. Yol boyunca bir de Marquez  gördüm. "Öldüm mü acaba ben" diye düşündüm. Bütün bu ölmüş insanları başkalarında mı görüyorum yoksa? Amaaan dedim neyse ne. Güzeldi onları görmek. Hele de Frida'yı...

Fotoğraf: art factory

04 Mart 2016

cuma mektupları

Ah benim canım, gözümün nuru, ışığım,

Sana ne çok şey anlatmak istiyordum oysa. İstiyordum ki yumuşacık bir sesle okşasın kelimelerim yaralı ruhunu. Masmavi bir gök olsun üzerimizde, bir kaç top beyaz bulut. Bir kuş ötsün tam sessizliğin ortasında dururken ikimiz, onun sesi söyleyemediğimiz herşey olsun istiyordum.

Seninle deniz kıyıları vardı bir zamanlar. Kocaman balıklar, yeşile boğulmuş bir tabak ve bir karış uzaklıkta duran elin. Kırmızı bir masa örtüsü hatırlıyorum. Hafif esen bir rüzgar sonra. İçimde tedirgin, telaşlı birşeyler... Ve o tedirgin şeyleri saklamaya çabalayan bir gülümseme. Uçuşan saçlar ve bir kedi hatırlıyorum. 

Hatırlamak da bir intihar biçimidir aslında. Özleyerek öldürürsün kendini en çok. Durur ve geriye bakarsın oysa uçurumdur orası, çeker içine seni. Bugün yoktur ve gelecek de öyle. İşte ben kendimi böyle böyle öldürüyorum dersin sonra. Kimsenin ölümünü seçemediği bir hayatta böyle öldürmeyi seçiyorum kendimi.Ve bilmezsin hala devam ediyor sandığın ömrünün eskinin bir yerinde bitip kaldığını. Orada durmuş kalmışsındır bilmezsin iki gözüm.

Ben seni tutup kolundan çekmek isterdim bunlar yüzünden. Uçurumun elinden seni çekip kurtaracak kadar kahraman olmak isterdim hayatında. Küçük bedenime rağmen kocaman yüreğime güvenirdim. Evet gerçekten yürekliydim. Daha da ötesi sarsılmaz bir inancım vardı. Her karanlık aydınlığa dönerdi bence. Ölü sandığın dirilirdi. İnsanların acıdan buruşmuş yüzleri gün ışığında hayatla dolabilirdi. 

Böyleydim ben. Ve nasıl gurur duyardım kendimle bilsen. Bu yürek ve bu inançla her birşeye dayanırım sanırdım. Yumruklarımı sıkardım geceleri uyurken bile. Bir savaşçıydım. Kahramandım hatta. Sonra sana benzedim. Hayatımın bir yerinde kopuverdi herşey. Çıt diye bir ses duydum. Daha fazlası değil. Çıt. 

Şimdi sana bunları yazarken bir yandan içimdeki kahramanın ölümüne ağlıyordum.  Mantığını yitirmiş bir ruhla hıçkırıp durdum uzunca bir süre. Birden birşey oldu, şunu düşündüm. İçimizdeki ölü kahramanları birbirimize mi versek, ne dersin? Sen alsan benim o ateş ruh parçamı, ben de seninkini. Öyle ya ikimiz de emanete ihanet etmeyen bir türden geliyoruz. Kendi kahramanlarımızın ölümüne sessiz kaldık ama belki birbirimizinkine iyi bakarız. Ona kendi ruhlarımızdan hayat üfleriz. Olur mu, ne dersin?

İçindeki kahramanın gözlerinden öpüyorum, iyi bak ona. Ölmedi biliyorsun....

Resim: Christian Schloe

03 Mart 2016

Mim

Bazen oluyor böyle, anneannemin tabiriyle "biti ölüyor" insanın. Elini kolunu kaldırasın gelmiyor. Zihninin içinde kocaman bir dünyada yaşarken fiziksel dünyada tam bir ceset gibi oluyorsun. Ben de böyle zamanlardan birindeyim bu aralar. Yazsam iyi gelecek biliyorum hatta konuşsam da öyle ama... Her neyse. Sevgili Küçük Joe hızır gibi yetişti. Bana mim yollayarak bir anlamda beni dürttü ve şöyle demiş oldu "Hey koca tembel yeter artık patates gibi oturduğun. Şimdi poponu kaldır ve şu soruları cevapla bakalım" Bazen insan ancak biri gelip üzerindeki ölü toprağını süpürünce kendine geliyor. Teşekkürler Küçük Joe...

Mimin soruları şöyle;

1-Yakın çevrenizdeki insanlara blogunuzdan söz ediyor musunuz?

Aslında hiç söz etmek istememiştim ancak bir yerde ipin ucu kaçtı. Yakın çevrenin sizi okumasının şöyle bir sıkıntısı var, herkes herşeyi üzerine alınıyor, alınmayanlar da söz edilen kişilerin kim olduğunun peşine düşüyor. Bir de anlık öfkeyle yazılmış yazıları ya da kurguları sizin genel karakteriniz olarak görüp ona göre davrananlar var. Ah her neyse.

2-Neden blog yazıyorsunuz?

Kendi kendime konuşup duruyorum ben. Hatta kendi kendime kavga ettiğim, kendimi yatıştırmaya çalıştığım, kendimi iyi şeyler olacağına ikna etmeye çalışmışlığım bile vaki. Düşündüm madem kendi kendime konuşuyorum, kendi kendime yazayım bari dedim. İlk yazmaya başladığımda sokağa atılmış yazılı kağıtlar gibiydi yazdıklarım, birileri buldu okudu onları sonra. Okudular ve düşüncelerini paylaştılar. Pek o kadar da tek başıma olmadığımı farketmek iyi geldi. Biliyor musunuz, her ne kadar "kimse beni anlamazsa anlamasın umurumda değil" bezginliğinde olsa da insan yine de başka insanların sesleri iyi geliyor. Bir kelime ile elini tutuyorlar mesela ya da biri tek bir cümle ile yaranın üzerine yara bandı yapıştırıyor. Ve inanın bana hiç tanımadığımız insanlar bazen yanımızdakilerden çok daha fazla merhem oluyorlar...

3-İlk yazınız ile son yazınız arasında ne gibi farklar var?

İlk yazdıklarımla son yazdığım arasında iki farklı insanın sözcükleri kadar fark var. Blogun sevdiğim yanlarından biri de bu aslında. Yıllar önceki ben ve şimdiki ben arasındaki farkı elle tutulur bir şekilde göz önüne sermesi. İnsan belki de en çok kendine şaşırıyor hayatta. En çok kızdığı şeyi yaparken buluyorsun kendini mesela ya da eskiden deli gibi öfkelendiğin birşeye şimdi gülüp geçiyorsun. Bunu görmek güzel birşey.

4-Blog normal yaşantınıza ne kattı? 

Eskiden, yani daha tutkuyla blog yazarken, her baktığım, her duyduğum şey yazı konusuydu. O zamanlar daha dikkatli ve daha duyarlıydım muhtemelen. Ve çok daha canlı, enerjik. Oysa şimdi ise bir nevi kör oldum. Ve sağır. Kendi içime çok bakıyorum ondan mı yoksa olup biten herşey gözeneklerimden geçip içimi tüketiyor ondan mı bilmiyorum ama böyle son zamanlarda. Bu değişir mi, başka bir hale gelir mi bilmiyorum. Göreceğiz.

5-Yakın arkadaşlarınıza blog yazmayı önerir misiniz?

Bu onların kararı. Eğer iyi gelecekse neden olmasın...

6-Hangi kaynaklardan ilham alıyorsunuz?

Bilemiyorum aslında. Bazen insanlardan bazen olaylardan. Buna ilham demeyelim de çağrışım diyelim daha doğru olur sanki. Çünkü birşey oluyor ve düşüncelerinizi tetikliyor, "bunu birilerine anlatmalıyım" diyorsunuz. Hepsi bu.

7-Diğer blog sahipleriyle iletişim kuruyor musunuz?

Birbiri ile iletişim halinde olan blog yazarlarına hayranım. Gerçekten. Bu bence harika birşey. Ama ben fazlasıyla yalnızlık eğilimli olduğumdan mı yoksa yapılacak çok fazla işim olduğundan mı nedir bir türlü bunu yapamadım. Sürekli telefonlaştığım ve çok yakın olduğum birkaç blog yazarı arkadaşım var. İsterdim ki daha çok olsunlar. Ama cidden beceriksizim bu konuda.

8-Rahatsız olduğunuz konular var mı?

Kendimle ilgili var. Daha iyi ve daha çok yazabilirdim ama yapmıyorum. Daha çok insanı okuyabilir ve onlarla iletişime geçebilirdim ama yapamıyorum. Belki değişebilirim. Kimbilir... 

Tekrar teşekkür ederim Sevgili Küçük Joe.




Fotoğraf: Pinterest