12 Ekim 2015

Ah!

Sizin, biri öldüğünde içinizin sızlaması için, ölenin illa ailenizden, arkadaşlarınızdan birinin olması mı gerekiyor? İnsanlığınızı nerede yitirdiniz? İnanın bana size kardeşim demeyi çok istiyorum ama dilim varmıyor. Zira sizi nereye koyacağımı nasıl sınıflandıracağımı bilemeyeceğim kadar yabancısınız bana. 

Utanıyorum sizinle aynı havayı solumaktan. Ağzınızdan dökülen her merhametsiz cümleyi duyduğumda kusmak istiyorum. Dizginlenemez, yakıp kavuran bir öfkeye kapılıyorum size her baktığımda. Ve diliyorum ki birgün yitip gitmiş vicdanınız ateşten bir el gibi yapışsın boğazınıza. Siz de bizler gibi ağlayabilin hiç tanımadığınız bilmediğiniz hayatların yitişine. O sakındığınız gözyaşının aynasında bakın kendi yüzünüze. Çatılmış kaşlarınızın arasında birikmiş öfkenin, nefretin uşağı olup insanlığınızı unuttuğunuzu görün. 

Ve yine diliyorum ki bunca acının bizim hepimizin ciğerinde derin, silinmez izler bıraktığını anlamadan ölmeyin. Acının katran gibi çöktüğünü kalplerimize, buna rağmen hala güneşli günler görebileceğimize inandığımızı çünkü bu ülkede aklını ve vicdanını yitirmemiş insan sayısının sizin gibi kalpsiz, merhametsizlerden daha çok olduğuna sarsılmaz bir inançla bağlı olduğumuzu da bilmeden sakın ölmeyin olur mu? Güneşi merhametli, kalbi ışıl ışıl olan insanların doğuracağını o küçük beyinlerinizden sakın çıkarmayın bir de. Siz bir gün toprakta yitip gittiğinizde, adınız nefret ve öfkeyle belki anılırken, o güzel insanların çiçek çiçek kırlarda açağını görsün kör gözleriniz. 

Sizi kendi cehenneminizde, öfkenizde, nefretinizde boğulmaya terkediyorum. Sizler birer zavallısınız. İnsanların ölümlerine sevinen birer zavallı... Daha çok ölen olsun diye dilekler dileyen birer zavallı... Yazıklar olsun...

09 Ekim 2015

Cuma Mektupları

Canımın içi,

Dışarıda enfes bir sonbahar var. Bizi onunla ayıran kirli bir pencere. Aslında uzanıversem pencerenin koluna içeriye o yumuşacık hava dolacak ya bununla yetinebilir miyim bilmiyorum. Asıl niyeti dışarıda o yüksek güneşin altın ışıklarıyla yıkanmak olan birine yeter mi pencereden dolan hava sen söyle.

Biliyor musun sonbaharın kendisi başlı başına bir mutlulukmuş gibi gelir bana. Belki de yazın cehennemi sıcağından çıktığımız için bu kendi halindeki havayı cennetten akan bir nehir gibi algılıyorumdur. Ne derler bilirsin, birşeyin kıymetini ancak tezatı ile karşılaştırdığında anlarsın. Adı her ne olursa olsun sonbaharı delicesine seviyorum. Zamanın ağırlaşmasını, cumartesi öğleden sonraları odanın yarısını kaplayan o yumuşak ışığı, hafifçe ürperen kolumu ve havadaki güzel kokuyu seviyorum. İnsan sonbaharda bir romanın içinde dolaşıyor gibi hissetmiyor mu sence de?

Bu sabah bir çiftlikte yaşadığımı hayal ettim. Sabah horoz sesiyle uyandığımı, dün gece yağan yağmurla ıslanmış toprağın kokusunu içime çektiğimi ve gün boyu özgür olduğumu... Tatlı bir hayaldi. Biliyor musun insanoğlu aslında günden güne ilerlediği konusunda fena halde kendini kandırıyor. Tam aksini düşünüyorum ben, aslında günden güne geriye gidiyoruz. Bütün bu teknoloji bizi esir alıyor, kendi yarattıklarımızın kölesi oluyoruz. Topraktan, kendi doğasında yetişmiş meyve ve sebzelerden, bir ağacın gövdesine dokunmaktan, çıplak ayaklarımızı toprağa basmaktan, hayvanlardan uzak bir yaşamın adı ilerleme değil kendi doğana ihanet etmek olur olsa olsa. Kendi doğasına ihanet eden bir canlının ilerlediğini söylemek mümkün mü sence?

Benim gibi çok insan olduğunu sanıyorum. Geçmiş günleri özleyen, teknolojiden yorulmuş, toprak kokusunu, genetiğiyle oynanmamış bitkileri özleyen, hayvanlarla iç içe bir yaşamı hayal eden ve bütün bu kablolu ve kablosuz teknoloji arasında kendini çaresiz ve mutsuz hisseden insanlardan söz ediyorum. Parmaklarım klavye üzerinde dolaşırken bile kalemin kağıt üzerinde çıkardığı o hafif hışırtının özlemini çekiyor olmam ne tuhaf değil mi? Belli ki hayatım hep birşeyleri özlemekle geçecek cancağızım. Belki senin de öyle...

İçimde hafif bir hüzün var. Pencerenin önünde o yumuşak ışığa bakarsam geçer mi dersin? İyi ki sonbahar var cancağızım. Tenimizin üzerine konan hafif bir kelebek misali...

Fotoğraf: Pinterest

06 Ekim 2015

bağ

Bayramın ikinci günü sabah saatleri. Ilık güneşli enfes birgün ve kahvaltı sofrasındayız. Kardeşim o gün için plan yapmış. Planında ziyaretler var. Akrabaları ziyaret etmemiz gerektiğini söylüyor. O kimlere hangi sırada gidileceğini sayarken yüzümün en gölgeli yanında kontrolsüz bir hoşnutsuzluk beliriveriyor ki onu fark ettiğim anda toparlanıyorum. Ama kardeşim, ki çakalın ta kendisidir, tüm ruhumu okuduğu gibi yüzümdeki o saniyelik ifadeyi de okuyuveriyor. "Ne oldu?" diye soruyor. Yalan söylüyorum. "Bir şey yok gidelim" Kızıyor. Neden kızıyor anlam veremiyorum. "İtiraz etmedim" diyorum "gidelim"  Yüzündeki o ifade ne diye soruyor ve tartışma patlıyor. Çakal iyice büyütüyor olayı. Ben de geride kalmıyorum elbet. "Biri ile kan bağım var diye onu sevmek zorunda değilim" diyorum. Çok açık ve net bir şekilde belirttiğimi ve tartışmaya son noktayı koyduğumu sanıyorum ama elbette yanılıyorum. Annem akrabalarını sorgusuz sualsiz sevmek zorunda olduğuna inanıyor çünkü. İtiraz ediyorum. Çünkü onları ben seçmedim ve içlerinde ciddi anlamda berbat insanlar var diyorum. Onları öyle kabul etmeliymişim. Buna beni kim zorlayacak diyorum. "Kimse ama.." diye başlıyor ama sözünü kesiyorum. Hızımı almışken konuyu olabildiğince açmak ve bir daha asla konuda konuşmamak gibi bir hedefim var çünkü. Ama biliyorum ki öyle olmayacak. Yine de şansımı denemeye karar veriyorum.

"Sen" diyorum kardeşime "seni nasıl seviyorum sen bile bilmiyorsun. Ama seni sırf kardeşim olduğun için seni sevmek zorunda olduğuma inandığım için değil, seni harika bir adam olduğum için seviyorum. Merhametini seviyorum, iyi kalbini seviyorum. Ama lütfen bana X'i sevmemi söylemeyin. Ona saygı göstermeyi becerebilirim. Evet bunu yapmalıyım da belki. Ama onu sevmek zorunda değilim. Bir arada bulunmaya gerçekten katlanamadığım birini sırf gelenekler gereği sahte bir yüz ifadesi takınarak ziyaret etmem iki yüzlülük değilse nedir? Samimiyetsizliği bir aptal bile anlar. Ayrıca o insanlara da haksızlık değil mi bu? Ve ben o samimiyetsizliği takınarak saçma sapan bir kural gereği bu ziyareti yapmak istemiyorum. Evet geleceğim dedim çünkü sizi seviyorum ve siz gitmemi istiyorsunuz. Hepsi bu" 

Annem hala "ama akrabalar..." derken kardeşim bana hak vermiş olacak ki beni daha fazla zorlamadı. Ben de sevdiğim insanlarla vakit geçirdim. Yüzümdeki gülümseme gerçekti, ettiğim her söz samimiydi ve işte bu tam olarak bendim. Hayatta da başka bir şey istemiyordum zaten, yanında kendim olabileceğim birkaç insan olsun yetiyordu bana. Kan bağını ya da buna benzer şeyleri umursamıyordum. Kim karşı çıkarsa çıksın şu kısacık hayatı sırf zorunda olduğum ziyaretleri gerçekleştirmekle geçirmeyecektim. Varsın geleneklerimiz, göreneklerimiz desinler ben karşılarında durup samimiyet diyecektim. Böylece ne kendime ihanet edecek ne de başkalarını kandıracaktım. 

Böyle devam et dedim kendi kendime, herkesin yolu kendine. Birileri zorunluluktan sevgiler üretirken sen seçtiklerini sev. Çünkü gerçekten sevebilmenin tek yolu bu....  

Resim: catrin welz-stein

02 Ekim 2015

cuma mektupları

Canımın içi, iki gözüm, kardeşim

İnsan ne garip bir mahluk, dün düşünüp inandığını bugün kesin bir dille reddedebiliyor. Kimileri buna gelişme diyor kimi ise tutarsızlık. Ben "insanoğludur herşeyi yapabilir" demeyi tercih ediyorum. Geçen gün biri bana "senin vahşi bir yanın var" dedi. Biraz bozulsam da pek belli etmedim. Oysa gayet medeni olduğuma inanıyordum. Dün okuduğum birşey vahşi kelimesinin aslında bir hakaret değil bir iltifat olduğunu anlamamı sağladı. Zira derinlemesine düşündüğün vakit vahşi kelimesi aslında kendi doğasına ihanet etmeyen anlamına geliyor. Başkalarına göre yaşamayan, toplumun koyduğu ezici ve bizi kendimiz olmaktan çıkaran kurallara boyun eğmeyen anlamına belki de... Bu yüzden de hala içimde bir yerde o vahşi yanımı koruyor olmaktan memnuniyet duydum.

Bütün kelimeler gibi vahşi de hırpalanmış bir kelime azizim. Oysa vahşi olarak nitelendirdiğimiz şeylerin tarafından kendimize bakarsak ne denli zavallı olduğumuz bariz bir şekilde görülebilir. Kendini balta girmemiş bir ormanda yaşayan küçük bir kabilenin bir üyesi olarak farzedebilir misin lütfen birkaç dakikalığına? Kapkara kaküllü mısır püskülü gibi kulaklarının üzerine inen saçların olduğunu, boynunda rengarenk boncuklardan kolyeler olduğunu, sırtının, kollarının ve yüzünün atalarının tarihini anlatan dövmelerle kaplı olduğunu mesela... Hayatın nasıl olurdu dersin? Sabah o iğrenç çalar saat sesiyle başlamazdın güne mesela. Sonra koştura koştura giyinip, makyaj yapmazdın. Erkeksen kravat bağlama zorunluluğun olmazdı zira otlardan yapılmış bir donla geziyor olurdun. Ayakparmakların hep özgür olurdu çünkü hayatında hiç ayakkabı diye birşey görmemiş olurdun. Öyle dolaşa dolaşa ayak tabanlarında kalın bir deri olurdu ki bu da senin farkında olmadığın ayakkabın olurdu zaten. Kalkıp otlardan yapılmış kulübenden çıkar gerine gerine güneşe bakardın önce. Aç olduğunu farkedip ilerideki dereden birkaç balık tutup gelirdin. Zaten bu işte uzman olmuş olduğun için oltaya falan da gerek duymazdın, çıplak elle yakalardın balıkları. Belki sabahları aromalı nefis bitkilerden demlediğiniz bir çeşit çay içerdiniz. Siz çayınızı içerken göğü delercesine uzanan zümrüt yeşili ağaçlarda rengarenk kuşlar ötüyor olurdu. Sen onlara bakarken oyuncu bir maymun yemeğinden bir parça çalardı, hepiniz gülerdiniz. Ormanınızda baz istasyonları olmazdı mesela. Kanser nedir duymamış olurdunuz. Kabilede biri öldüğünde bunu kansere, şekere ona buna bağlamaz Tanrı böyle istedi derdiniz. Zira zaten eğer aç bir kaplan ya da ayı sizi öldürmemişse çok uzun yaşardınız. Çünkü taze otlarla, taze etle besleniyor olur sürekli hareket ederdiniz. Hiçbiriniz göbekli ve koca popolu olmazdınız. Obez birini hayatnız boyu görmemiş olur, kazara obez bir beyaz adam sizin oralara uğrayacak olsa onu Tanrılardan biri sanır tapınmaya bile kalkabilirdiniz. eğer biraz vahşi bir kabile iseniz onu keser bir yıllık yiyecek olarak etlerini kurutup saklayabilirdiniz. Şimdi o enfes ormandan çık ve yeniden bu metalik dünyaya dön bakalım. O vahşi dediğin adam mı acınası ve sefil durumda yoksa sen mi? Ama bu dünya macera dolu diyeceksin. Ben de güleceğim. Senin Survivor izleyerek, bilgisayar oyunu oynayarak yaşadığın macera o adamın hayat tarzı, farkında mısın?

Bütün bunları düşününce o vahşi adamın doğanın içinde nasıl dünyayı ve hayatı derinlemesine kavrayan bir felsefe yarattığını hatırlayınca vahşi kelimesini bir iltifat olarak aldım kendime. Bana vahşi diyen neyi kasdediyordu bilmiyorum ama yine de sevindim içimde vahşi bir yanın kaldığına. Kimseyi paralamadan, yemeden ve yutmadan, yeryüzünde yaşayan ne varsa hepsina sonsuz saygı duyarak, ağaçlara hep hayran olarak, gökyüzünün mavisine her daim şaşırarak yaşamanın hem de bizi artık insan olmaktan çıkaran bu kirli dünyaya rağmen böyle yaşabilmenin tadını doya doya çıkarmaya karar verdim.

Evet ben bir vahşiyim. Tüm o hırsı ve bencilliğiyle, gözü dönmüş ağzından salyalar akan haliyle karşımda dikilen bu dünyanın içinde yaşamaya çalışan bir vahşiyim. Ve tek başıma kendi ormanımda yaşamaktan, inat ve ısrarla dünyanın kapıldığı çılgın akıntıya teslim olmamaktan pek mesudum...

İçinde hala vahşi bir yanı olan herkesin kalbinin kıyısından öperim...

Fotoğraf: Pinterest