21 Temmuz 2015

...

Boşuna di mi bütün bunlar? Sen ne kadar umutlu olmaya çalışırsan çalış, ne kadar dik durmak için çabalarsan çabala, iyi birşeyler yapacağım diye umudunu korumak için gayret gösterirsen göster biri gelip kalbinin ortasına bombayı koyuyor işte böyle. 

Yalan! İnsanın hamurunun iyi olduğuna dair söylenen herşey yalan! Bak bir etrafına güzel şeyler yapmak isteyen herkesi yakıp yıkanlarla dolu ortalık. Ah bu arada o filmlerde yalan. İyi kötüye galip gelmiyor yani. İyi olan ne varsa kötülüğün alevli nefesiyle yanıp yıkılıyor. 

Umudunu kaybetme, bu kadar öfkelenme diyorlar. Demeyin. Bugün demeyin. Çok kızgınım ve daha da ötesi çok üzgünüm. Bütün bu olup bitenden, insanların körlüğünden, kötülüğünden, aptallığından bıktım usandım. 



Resim: Rebecca Dautremer

10 Temmuz 2015

kolla kendini

Bir sürü sigara izmariti var ayaklarımın altında. Sayayım diyorum ama öyle çok ki üşeniyorum. Sabahın ilk saatleri. Y.'yi bekliyorum, beni alacak ve işe gideceğiz. Erken saatler olmasına rağmen güneş yakıyor. Sokağın başındaki üç katlı evin gölgesine sığındım. İzmaritleri de o zaman gördüm. Üç katın hangi balkonundan atıldıklarını merak ediyorum. İnsan bunu neden yapar acaba? Geri çekildim. Evinin balkonundan izmarit atmakta sakınca görmeyen bir insan, oradan bulaşık suyu, çöp ya da evinde istemediği her hangi birşeyi atmakta sakınca görmez ne de olsa.

İzmaritlere bakarken sürekli kendimizi sakınmak ve kollamak zorunda kaldığımızı farkettim. Bu umursamaz ve bencil insanlar yüzünden her an herşeye maruz kalabileceğimizi, şu enfes sabahta bile gönül rahatlığıyla bir yerde sakince duramayacağımızı da öyle... Aklıma dünya kadar örnek geldi. Sabahın saat 6'sında üç katlı evinin çatısındaki eski sandalyeleri bahçeye atmakta sakınca görmeyen hanımefendi yüzünden yataktan korkuyla sıçradığım bir pazar sabahı mesela. Ya da yorgun bir akşam üstü evimin balkonunda çayımı içerken yine başka bir hanımefendinin aşağıda kimse olup olmadığına aldırmadan balkon kenarlarına yıkama hevesiyle üzerime yağdırdığı pis su. Yine aynı apartmanda iki kat üstteki komşunun balkon demirlerini boyarken aşağı kattaki zavallı kadıncağızın ak pak yıkadığı bembeyaz gömlekleri kırmızı beneklerle donatması. Bir sabah üst kattaki pür-i pak olma hevesindeki hanımefendinin akşamdan balkona silkelediği tavuk kemikleri ve pilav artıklarından oluşan acaip manzara... İnsan nasıl da bencil, düşüncesiz ve cahil...

Evimin balkonunda otururken bile biri kafama yanan bir sigara mı atar, pis suları mı döker, astığım çamaşırları boya ile lekeler mi, pazar sabahları herhangi bir saygısız sabahın köründe uykumu ziyan eder mi diye düşünmeden yaşayamadığımız bir dünyada huzurdan söz edilebilir mi? Sürekli kendini kollamak zorundaysan huzur nerede kalır?

Geçen gün bu temkinli oluş hayatımı kurtardı. İşin rehavetinden sıkılmış lavaboda elimi yüzümü yıkamaya karar vermiştim. Koridorda iki tekerlekli bir arabayla  yaklaşık 2 metre boyunda karton bir kutu taşıyan bir adam vardı. İçinde ne olduğunu bilemedim. Muhtemelen mobilya parçalarıydı. Adam asansörünün önüne geldi ve tüm alanı kapladı. Geçmek için asansöre binmesi bekledim. O yatay olarak taşıdığı o büyük kutuyu dikey hale getirmek için son bir hamle yaptı. Biraz geriye çekildim çünkü arabanın önünde kutunun öne kayması halinde onu tutacak herhangi engel yoktu. Tahmin ettiğim gibi kutu ağırlıkla esnedi ve benim olduğum tarafa doğru hızla devrildi. Can havliyle geriye sıçradım. Ayaklarımın dibine büyük bir gürültüyle düştü. Ben donup kalmışken adamın yüzü bembeyaz oldu. Sanıyorum benden daha fazla korktu. Biri geldi adama ne olduğunu sordu. Adam kekeleyerek kutuda herhangi bir hasar olmadığını ama az daha beni öldürecek olduğunu söyledi. "Neyse reflekslerim iyiymiş" dedim "korkmayın birşey yok." 

Yakın arkadaşlarım tüm ihtimalleri düşünüp kafamı gereksiz yere yorduğum için bana kızarlar. Biraz rahat olmalıymışım. Ben de onlara şunu söylerim, biraz rahat olmak için insanların sadece kendilerini değil etraftaki insanları da düşündükleri bir toplumda yaşamak gerekir.

Resim: Tran Nguyen

08 Temmuz 2015

bu bizi kardeş yapar mı?

Onunla tanıştım ve gördüm ki hiç de "ilgi çekeyim" gibi bir derdi yok. Sadece olduğu gibi olan biri ve kimsenin ne düşündüğünü de umursamıyor. Sırf bu yüzden bile saygı duyabilirim ona. İnsanların ne düşündüğünün önemli olmadığını, nasıl rahatsa öyle davrandığını, öyle giyindiğini ve bunun hesabını kimseye vermek zorunda olmadığını anlatıyor. Öyle doğal ve  olduğu gibi ki. Bütün bunlar onu büyüleyici yapıyor. Elbette herkesin gözünde değil. Çünkü arkasından "şunun tipine bak, bu ne böyle" diyenleri çok duydum. Bence onun o kendine özgülüğünü, özgürlüğünü kıskanıyor bu cümleleri kuranlar. Zira onlar toplumun burunlarına dayadığı kalıplara bire bir riayet edecek kadar korkaklar.

"Sen de öylesin" diyor bana. "Kimseyi umursadığın yok" Gülümsemekle yetiniyorum. "bu bizi kardeş yapar" diyor. "Kesinlikle" deyip elimi uzatıyorum. Çünkü bu bizi gerçekten kardeş yapıyor. Ben onu anlayabiliyorum o da beni. O beni yargılamıyor ben de onu. Ve bu gerçekten her ikimizin de, hatta belki hepimizin, hasret duyduğu birşey. 

"Aslında" diyorum "umursamamak demeyelim de..." devamını nasıl getireceğimi bilemiyorum. O tamamlıyor cümleyi "sadece gerekli olanı umursamak mı diyelim?" Yok hayır bu gereklilikten başka birşey. "İyi niyet" diyorum. "Evet sadece iyi niyetli sözleri ve düşünceleri umursamak" Başını kaşıyor. Sanırım bu emin olmamakla birlikte doğruluk payı olabileceğini düşündüğü birşeye kafa yorarken yaptığı bir hareket. "Hımmm" diyor. İnsanların niyetlerini doğru okuyabilmek konusunda tereddütü varmış. "Bundan nasıl emin olabiliriz ki" diyor.  Bir nevi haklılık payı olmakla birlikte tecrübe ve sezgi ikilisini kullanmak gerektiğini söylüyorum. Yeterince tecrübesi olduğunu ama sezgilerine o kadar güvenmediğini söylüyor. İyi ama tecrübe sezgileri de güçlendirmez mi?

"Peki" diyor "kötü niyetli bir yorum duyduğunda ne yapıyorsun?" Gülüp geçiyorum. Başka ne yapılır? Bugünlerde kilo alıp almadığımı, üzerimdeki bluzun renginin beni solgun gösterdiğini tartışmaya açan yorumlara kafa yorarak nereye varabilirim ki? Kendisinin de aynı şeyi yaptığını söylüyor. "Ama" diyor "çook uzun zaman önce yani her sözü dikkate alır, uzun uzun kafa yorardım. Çoğu da üzücü, can yakıcı şeyler olurdu. Farkettin mi insanlar birbirlerini daha çok kırıcı ya da yeren yorumlar yapıyorlar. Ne kadar acaip, öyle değil mi?"


Neleri dikkate aldığımı soruyor. Bir örnek anlatıyorum. "Bak geçen gün farkında olmadan birini incittim. Aslında niyetim şaka yapmaktı ama her nasıl olduysa onu kırdım. Ve bunu farkedemedim. Sonradan, o an yanımızda bulunan başka bir arkadaşım onu incitmiş olabileceğimi söyledi, "istersen git gönlünü al, biliyorum niyetin iyiydi ama sanıyoum incindi" dedi. İşte bu tür yorumları dikkate almak gerekiyor bence. Bu gerçekten samimi ve iyi niyetli bir yorum. Bunu farketmek için sezgiye de tecrübeye de ihtiyaç yok öyle di mi? " Bir hımmm daha bekliyorum ama o "kesinlikle haklısın" diye başlıyor cümleye "Yorumların ardındaki niyeti görebilmek aslında gerçek arkadaş ile arkadaş görünümlü kişi arasındaki sınırı da belirginleştiriyor. Bunun üzerine çok düşünmemiştim açıkcası ama sanıyorum ben de senin gibi sezgi ve tecrübelerimi kullanıyorum." "O halde" diyorum "bu da bizi kardeş yapar" Güzel bir gülümsemeyle karşılık veriyor. Ben de gülümsüyorum. Biliyorum benim gülümsemem de ona güzel geliyor. Ne de olsa bizi pek çok şey kardeş yapıyor, öyle değil mi?


Fotoğraf: Pinterest

07 Temmuz 2015

güzellik...

Annemle dizi izliyoruz. Genç, filinta,kara kaş, kara göz bir karakter yanındaki kiraz dudaklı, ahu gözlü kıza eski sevgilisinden söz ediyor ve şuna benzer cümle kuruyor, "En düşük olduğum zamanlarda bile bana tahammül edebilirdi" Salonun ortasında soru işaretleri uçuşuyor ve annem onlardan birini yakalayıp cümlesinin sonuna iliştiriyor; "Düşük olduğum zaman ne demek?" Sanıyorum karakter burada mood'unun düşüklüğünden söz ediyor. Yani kendini keyifsiz hissettiği bir zamandan. "Ben hiç anlamıyorum bu gençlerin konuşmalarını" diyor. "Ah ben de" diyorum "ben de bazen hiç anlamıyorum. Onlar sanırım farklı bir dünyada yaşıyorlar. Sen hiç anlamıyorsun. Ben de bildiğim bir zamanla şu an ucundan kıyısından yakaladığım bir zamanın ortasında duruyorum. Eski ve yeni olan arasında arafta yani" 

Kuzen geliyor biz konuşurken. Birer sigara tellendiriyoruz. dizilerden söz ediyoruz. Ben çok fazla bilmiyorum dizileri ancak annem izlerken takıldığım kadarı ile göz aşinalığım var. Kuzen "dikkat ettin mi?" diyor "dizilerdeki kızlar erkekler ne kadar güzeller" Gerçekten öyleler. "Bu, bizim güzellik algımızı fena etkiliyor aslında" diyorum. Başını sallıyor. Çıtayı yükselttiğini söylüyor bu Adonis ve Afroditlerin. "İnsanlar" diyor "artık kendilerini beğenmiyorlar. Sürekli daha güzel ya da daha yakışıklı olma çabası içindeler, değil mi?" Haklı. Her akşam haberlerde yeni çıkan estetik uygulama teknikleri hakkında haberler bu talebin sonucu değilse nedir ki?

"Ben" diyorum "kusurlu olan yüzleri daha çok seviyorum" Yara izlerinden söz ediyoruz ya da garip şekilli tırnaklardan... İlk bakışta güzelliğin bizi çarptığını söylüyor. İnsanın güzel olan birşey karşısında kayıtsız kalamayacağı konusunda fikir birliğine varıyoruz. "Ancak" diyorum "uzun vaadede etkileyici olan başka birşey var, o da ruhumuzun davranışlarımıza yansıması." Haklı olduğumu söylüyor ve çok güzel ya da çok yakışıklı olan ama kafasını doldurma zahmetine girmemiş insanların sahip oldukları güzelliğin bir süre sonra kendisine hiç birşey ifade etmediğinden söz ediyor. Haklı olduğunu söylüyorum, ben de çok karşılaştım böyle insanlarla. 

Güzellik algımızı medyanın biçimlendiriyor olması beni rahatsız ediyor diyorum. İnsanları oldukları gibi kabul edememizin sebebinin kafamızdaki abuk sabuk kalıplar olduğunu ve ne yazık ki bunları değiştirmek için olağanüstü çabanın gerekli olduğunu falan anlatıyorum. Çok zor diyor. Haklı. Konuşmamız sigaramızla birlikte bitiyor. Salona geçip annemle dizi izlemeye devam ediyoruz. Bir plaj partisi sahnesi bu. Bir grup genç sohbet ediyorlar. Sahiden hepsi birbirinden güzeller. Mavi gözler, kocaman siyah gözler, dolgun dudaklar, hokka burunlar... Bir tablonun muhteşem parçaları...

Ertesi gün başka bir arkadaşımla sohbet ediyoruz. Yüzünde bir yara izi var. O konuşurken, yara izinin o yüze kattığı bu güzelliğin sebebini düşünüyorum. Hikayesini biliyorum o izin. Pek de hoş bir hatırası yok. İyi ama neden bu kadar güzel? Onun hayatının bir zamanını yüzüne kazıdığı için mi? O zamanı korkmadan, çekinmeden cümle aleme ilan ettiği için mi? Bilemiyorum. Aslında bilmenin de o kadar önemli olduğunu düşünmüyorum. Güzel işte. Sadece güzel. Ve ben ona her baktığımda o izi görmeyi seviyorum. Medyanın estetik algımıza müdahale edemediği yerler de var diyorum. Ne güzel...

Resim: Sir Lawrence Alma-Tadema

02 Temmuz 2015

cennette üç küçük serçe...

Bizim kocaman taş binalarımızla çevrili alanımızın orta kısmında küçük sevimli bir kafe var. Açık bir mekan. Hemen yanında çölün ortasında bir vaha gibi çimlerle bezeli, içinde adını bilmediğim bir ağaç, bir kaç çam ağacı ve yine adını bilmediğim bodur yeşil yapraklı bitkilerin olduğu küçük bir cennet. Bu küçük cennetin hemen kıyısında, yarısı güneşte yarısı gölgede kalmış bir masa bulup gölgede kalacak şekilde oturuyorum. Ayaklarımı güneşe doğru uzatıyorum. İnsanın sabah güneşinde yıkanması kadar ruhu arıtan birşey var mıdır? 

Tatlı bir garsonumuz var. Şekerli bir kahve ve soğuk su getiriyor. Kahveyi getirirken dökmüş, özür diliyor. Sorun olmadığını söylüyorum. Dünyada bu kadar sorun varken kahve dökülmüş dert mi? Birazdan elinde peçeteyle geliyor. Kahveyi işaret ediyor. Fincanı kaldırıyorum peçeteyi tabağa özenle yerleştiriyor. "Beyaz giymişsin, dökülürse üzerine leke olur" diyor. Bu enfes bir incelik. Basit görünen ama pek çok insan evladının her nedense akıl edemediği ya da umursamadığı birşey... Oysa dünya temel olarak bu tür incelikler üzerine kuruludur.

Kahve bol şekerli, su buz gibi, güneş tatlı bir sıcaklıkta... Tüm masalar neredeyse dolu. İnsanların uğultusuna telefon sesleri karşıyor. Kimi telefonla konuşuyor, konuşmayanlar da telefonlarıyla uğraşıp duruyorlar. Ben de onlardan biriyim. Kahvemi içmek için başımı kaldırıyorum ve onları görüyorum. Adını bilmediğim o bodur ağacın dallarında cıvıldaşıp duran üç serçeyi... Bahçe nasıl sakin, serçelerin hiçbir telaşı yok. Napıyorsun sen diyorum kendime zaten tüm gün bilgisayar başındasın şimdi de telefondan mı takip ediyorsun dünyayı? Ne büyük budalalık... Oysa bu çimler, ağaçlar, serçeler bir nevi meditasyon olabilir. Zaten okuduğun haberlerden bunaldığın için gelmedin mi buraya? O bunaltıyı devam ettirmenin manası nedir? Telefonu masanın üzerine bırakıyorum. Güneşin altında sakince, telaşsız bir biçimde var olmaya devam eden bahçeye bakıyorum.

Belki biz de böyle olabiliriz diyorum. İlla kaçıp ormanda, dağ başında yaşamaya gerek yoktur belki, bütün bu hengame içinde yaşarken de bunu başarmak neden mümkün olmasın? Madem koşulları değiştiremiyoruz o halde neden elimizdekileri değerlendiremeyelim. Taş binalar ortasında bunun gibi küçük cennetler, cinnet geçirmiş kentler ortasında kurulmuş olan yeşil parklar belki de asıl doğamızı hatırlamamız için birer fırsattırlar. Bunca telaşın gereksizliğini, küçük hırslarımızın, aptallıklarımızın, kavga ve öfkelerimizin ne kadar aptalca olduğunu durup düşünmemiz için hatta hayattan yorulduğumuz, kendimizi bir hiç uğruna bir yerlerde unuttuğumuz vakit gidip kendimizi hatırlamamız için birer şanstırlar. Ve aslında ağaçları, doğaları ellerinden alınmaya çalışan bunca insanın kendini bunca paralaması belki de bütün bunlar ellerinden kayıp gitmesin, soluk alacakları tek yer olan bu kurtarılmış bölgeler ilk yardım kutusu gibi şehirlerinin ortasında dursun diyedir...

Serçeler havalanıyorlar. Söylemeleri gerekeni söylediler, onları dinledim. Yine geleceklermiş. Belki bu kez başka şeyler anlatırız dediler. Sizi her zaman dinleyeceğim dedim. Eyvallah dediler...

Fotoğraf: Pinterest

01 Temmuz 2015

bir ağaç kovuğuna saklanmak...

İki şey daima birbirine karıştırılır; kibirli olmakla, insanlarla bir arada olmayı istememek. Eğer insanlarla bir arada olmaktan sıkılmış ve bunalmışsanız kibirli yaftası üzerinize yapıştırılır ve siz öldür Allah o yaftadan kurtulamazsınız. Şöyle şeyler duyarsınız mesela "Ha o mu? O katılmaz bize. Burnu havada, kibirlinin tekidir" Ne yazık ki insan kafası şablonlarla çalışır ve tüm emarelerin şablona uyup uymadığına bakmaya zahmet etmez, tek bir uygun nokta bulduğunda yaftası hazırdır. 

Kibir nedir? Kibir insanları hor görmektir en basit tanımıyla. Ve şablon şöyle çalışır; ah benimle bir arada olmak istemiyor, o halde kibirli. O şablonun içine belki de şu fikirden biraz enjekte edilse işler gayet yolunda gidecektir. O fikir şudur; birinin bir davranışını kişisel almalı mıyım yoksa o davranış onun kendisiyle mi ilgili? Eğilim genelde kişisel almaktan yanadır. Çünkü ben dahil hepimiz kendimizi dünyanın merkezi sanırız. Aslında bu düşünce pek de yalan değildir çünkü dünyayı ancak kendi algılarımızla biçimlendirir, kendi penceremizden gördüğümüz kadarıyla anlamlandırırız. 

Uzun zamandır kendimde bunu değiştirmeye çalışıyorum, olup biteni kişisel almamayı deniyorum. Biri bana terslendiğinde,  onun o gün kötü bir gününde olup olmadığı, hasta olup olmadığı, geçmişte biriktirdiği şeylerin o an patlak verip vermediğini düşünüyorum. İlla ki bu zahmetli bir düşünce. Ama en azından kendim için sağlıklı olduğu kanısındayım. Çünkü kendimden yola çıkarak öğrendiğim birşey var; o da çoğu davranış sebebimin karşımdaki kişiye yönelik değil kendi içsel durumumla alakalı olduğu. Ve bence insanları çoğu da bu şekilde yön veriyor davranışlarına.

Şöyle düşünelim; mutlu olduğunuz bir sabah karşısınızdan gelen insanlara dediğiniz "günaydın" ile çaresiz ve gergin hissettiğiniz bir sabah aynı insana dediğiniz "günaydın" aynı mıdır? İlk durumda muhtemelen pırıl pırıl bir gülümseme eşlik eder günaydınınıza, ikincisinde ise zoraki ve gergin bir gülümseme. Keyfiniz yerindeyken kendiniz sokaklara atmak, insanlarla oturup kıkırdamak isterken mutsuz olduğunuzda yatağınızda battaniyelerin altında kaybolup gitmek istersiniz, doğru mu? Sadece mutluluk ve mutsuzlukla sınırlanamaz elbet bizi yöneten duygular; bunun belirsizliği var, çaresizliği var, endişeli bekleyişi var, herşeyden vazgeçmiş ruh hali var, depresyonu var... Var da var yani...

Dün bütün akşam bunun üzerine kafa patlattım. Üzerime yapıştırılıp durulan yaftalardan boğulduğumu hissettiğimden olsa gerek. Bu kibirli yaftasından gerçekten sıkıldım çünkü. Kimseyi hor gördüğüm yok. Derdim sadece minimal bir dünya kurup onun içinde basit yalın bir biçimde huzur içinde yaşamak. Ve ben sürekli bu ikisini birbirine karıştıran ve beni hiç tanımayan insanlara her nedense bunu açıklamak zorunda kalıyorum ki bu fena halde içimi sıkıyor. Sorun; beni iyi tanıyanlarda değil, tanımaya zahmet buyurmayıp ve buna rağmen yaftalamakta sakınca görmeyenlerde. Düşünmekten yorulmuşken şöyle dedim kendime, "neden açıklamakla uğraşıyorum ki?" Sahi neden? Şablonu oluşturmuş bir insan, dahası şablonlarla düşünmeye meyyal bir insan zaten kolay kolay o şablondan vazgeçmez. O halde yaptığım açıklamalar umutsuz bir çabadan başka nedir ki? Açıklama yerine şöyle demeye karar verdim; "Evet kibirliyim" İki kelime uzun tartışmalardan, gereksiz yorgunluklardan kurtaran can simidim... Zira bütün bunlarla uğraşamayacak kadar yorgunum. Varsın öyle bilsinler dedim. Hayatta en karşı olduğum, en büyük ahlaksızlık saydığım şeyi üzerime yapıştırsınlar dedim. Nasılsa öyle değildim o halde sorun neydi? Sonra şunu hatırladım, herkesin dünyayı öküzün boynuzunda bildiği zamanlarda dünya yine enfes masmavi bir küreydi. Öyle di mi?

Resim: Christer Karlstad