21 Şubat 2015

aşk kime benzer...

Aylardan Temmuz. Fena halde aşıksın ama daha bilmiyorsun. Önce sokaklarda yürürken aptal aptal gülümsediğini fark ediyorsun. İnsanlar sana acaip acaip bakınca sen o acaipliğin sebebini anlamaya çalışırken yüzünü yoklayınca fark ediyorsun ancak. Dalıp dalıp gidiyorsun çok önemli toplantıların ortasında. Önündeki deftere hep aynı harfi karalamışsın, bunu da kimbilir neden sonra fark ediyorsun. Hep aynı gülümsemeyi görüyorsun gözlerini kapatınca. Tıpkı yağmurlu bir gökyüzünde birden beliriveren gökkuşağı gibi diye düşünüyorsun o gülümseme için. Herşey o gülümseme için var sanıyorsun. Sanki gelmiş ve geçmiş sadece o gülümsemede toplanmış.

Aklının başında olmadığı zamanlar bunlar. Ve hiç bu kadar güzel olmamıştın. Sanki biri kirlenmiş ruhunu alıp bir güzel yıkamış, mis kokulara bürümüş gibisin. Bir gülümsüyorsun kör oluyor karşındaki ışığından. İşte o denli güzelsin. Herşeyi seviyorsun şimdi. Ama nasıl bir sevmek. Çünkü neye baksan gözlerinden aşk akıyor onun üzerine. Yaldızlanıyor, renkleri canlanıyor herşeyin. Her gece dua ediyorsun, "Allah'ım ne olur hep ama hep herşeyi bunca çok seveyim" Biliyorsun sevmezsen eğer dünya hiç ama hiç çekilmiyor.

Bardak bardak çay içiyorsun ve yanında sigara. Onunla da içmiştiniz. Sen anlatmıştın o sana bakmıştı. Kim bana böyle candan bakabilir diye geçmişti aklında. İşte Allah sana lütufta bulunmuştu. Herkes bir kere mucize yaşar hayatında demişti biri, o zaman inanmamıştın ya ona, işte şimdi inanıyorsun. 

Artık kendini yarım yamalak hissetmiyorsun. Bir bütünsün, eksik olan herşey tamamlanmış. Kalbinin attığına yaşadığına deliler gibi seviniyorsun. Günleri iple çekiyorsun. Gelecek biliyorsun. Bir gün ve bir gün daha... Bir ay ve belki bir ay daha... Umutla yaşıyorsun. Şikayetin yok.

Eylül geliyor. Güneş iyice çekilmiş artık, yakmıyor. Kış geliyor diye üzülüyor bazıları kulak asmıyorsun. Ve o geliyor. Hayatın sonbaharında yanı başında beliriveriyor. Biliyorsun, senin baharın şimdi başlıyor. Kime benziyorum ben diye soruyor. Bana benziyor. Ben de ona. İkimiz yan yana durunca aşka benziyoruz. Ne güzeliz böyle. Kocaman yitik ömürlerimizde yeniden doğmuş gibi...

Ne güzeliz böyle... Ne güzel...


Resim: şuradan

19 Şubat 2015

Cuma Mektupları... karadır şu bahtım kara

Canımın içi kardeşim, 

Farkındayım günlerden perşembe. Ama seninle konuşmaya ihtiyacım var. Bu kez mektubunu cuma değil de perşembe günü almanın bir sakıncası olmaz değil mi? Bir kerelik böyle olsun, ne dersin?

Kendimi bir cehennemin içinde hissediyorum bu aralar. Olup bitene mi kahrolayım yoksa olup biten karşısında kılı kıpırdamayana mı diye düşünürken bir de olup biten herşeyi normalleştirmek için elinden geleni ardına koymayan bir güruh çıktı ki ne desem ne hissetsem ne düşünsem bilemez haldeyim.  Eskiden tüm bunların cehaletten olduğunu düşünürdüm. Ama artık öyle olmadığını bunun adının düpedüz merhametsizlik olduğunu biliyorum. Vahşi bir şekilde öldürülmüş gencecik bir hayat karşısında "yapmıştır bir o...puluk" diyen insanlar sadece cehaletle açıklanabilir mi? 

Biliyor musun bu ülkede ne zaman bir olay olsa ardından gelen yorumlar, tartışmalar insanın midesini kaldırıyor. Kimi içindeki zalimi utanmadan ortaya koyarken kimi ise ölüleri siyasete, kendi reklamına alet ediyor. İnan bana böyle zamanlarda bu insanların içinde olmaktan, onlarla aynı havayı solumaktan utanç duyuyorum. Ve ben artık insanlığını yitirmiş bir toplumun parçası olmak istemiyorum.

Bu yüzden bana kızma kendimi odalara kapayıp hatta odalarla yetinmeyip kendi içime kapadığım için. Bütün bunlara katlanabilmek için fazlasıyla yaşlı bir yüreğe sahibim ben. Aptallığın, çıkar ve düzen adamlığının korkunç bir hızla ilerleyen iltihap gibi yayıldığı şu koca coğrafyada bu yüzden hiçbir yere sığamıyorum. Nefes alamıyorum. Kalbimi nefretten korumaya çalıştıkça, daha da çok nefret ediyorum. Bu yüzden kızma bana. Ben artık gerçekten ne kusmamı ne nefretimi ne de öfkemi kontrol edebiliyorum.

Sen lütfen kalbini koru dostum. Olabildiğince nefret etmekten kaçın. Ama bütün bu zalimliğe karşı haklı öfkeni hep diri tut. Çünkü öfke bazen gereklidir.

Fotoğraf: şuradan

15 Şubat 2015

beddua

Tüm gün uzanıp okudum, okudum, okudum. Akşamüstü annem odaya girdi "yavrum çok havasız kalmış burası, havalandır istersen biraz" dedi. Kalktım, pencereyi açtım, bir sigara içeyim diye dışarıya çıktım. Sigaram bitti odaya döndüm. Odada inanılmaz bir koku. Biri bahçesindeki çörü çöpü toplamış yakıyor muhtemelen. Sanki saç, tırnak yanıyormuş gibi, artık içinde ne varsa o çöpün. Hüngür hüngür ağlamaya başladım. Duramıyorum, durmuyor. Hıçkırmaktan içim dışıma çıkıyor. Sanki birini yakıyorlar, sanki o kokuyla birlikte bir kızın çığlıkları yayılıyor havaya.Tüylerim diken diken, durduramıyorum kendimi. 

Allah belanızı versin. O gencecik kızı yakan yaratıklar Allah belanızı versin. Bütün kalbimle diliyorum ki o kesilmiş eller boğazınıza sarılsın, her gece o kızın gözleri girsin rüyalarınıza, kabuslarla kan ter içinde uyanın. Tüm ülkenin üzerine çökmüş kara bir bulutsunuz siz. Sanki yeterince acı yoktu değil mi bu ülkede? Yeterince yaralanmıyordu kimse değil mi? Bunu da yaptınız ve sizin soyunuz bunu yapmaya devam edecek. Adam olmayı öldür Allah beceremeyeceksiniz, değil mi? Kimseye saygı duymayacaksınız, hepimizi şöyle bir süzüp "bundan iş çıkar mı" diye soracaksınız kendinize. İmkan varsa kaçıracak, tecavüz edecek, beş dakikalık zevkinize koca bir hayatı, umutları feda edeceksiniz. Allah belanızı versin. 

"Sus" diyor annem şimdi bana "beddua etme" Ederim, edeceğim de. Hatta gece gündüz edeceğim. Bunları kimse durduramıyor, durdurmaya çalışmıyor, daha da beteri umursamıyor "olur öyle şeyler" deyip geçiştiriyor, belki göklerden bela yağar üzerlerine..,

Resim: şuradan

13 Şubat 2015

cuma mektupları- bulutlu bir gök altında

Kardeşim,

Pencerem duvara bakıyor. Buna rağmen göğün kararan bulutlarını görebiliyorum. İçimi hüzün kaplıyor. Ne garip değil mi; içimizi kaplayan hüzün ince jilet kesikleri atarken yüreklerimize, kelimelere döktüğümüzde garip bir romantizme bürünüyor. Tüller arasında bir gelin gibi, siyah kostümünü nasıl da saklıyor. 

Sana bir Mayıs sabahını anımsatan kelimeler yollamak istiyorum ama parmaklarımdan soğuk bir Şubat hüznü dökülüyor. Mevsimdendir diyeceksin belki ama değil. Sabah bu güzel ülkenin tıpkı zalim bir canavar gibi kendi çocuklarını dişleri arasında öğüttüğünü düşünüyordum. Mandalina ağacının yanında durmuş bir gökyüzüne bir de ağacın rüzgarda hafifçe salınan dallarına bakarken bunları düşünüyor olmamam pek hayra alamet değildi elbet. Hala bir ağaç varken bahçemde, gökyüzünü görebilen gözlere sahipken hala, bu kabusvari düşüncelerle güne başlanır mıydı hiç? İçimizde umut olmadığı sürece, birşeylerin değişeceğine, değiştirebileceğimize inancımızı kaybettiğimiz müddetçe o canavar korkunç kahkahalar atarak günden güne semirmeyecek miydi? Kendine gel dedim neden sonra. Kendine gel. Teslim olma, dik dur ve asla taviz verme.

Oldum olası kendimi kurban gibi hissetmekten nefret etmişimdir. Kendime acımaktan hep geri durmuş, ne kadar zorlanırsam zorlanayım başımı dik tutmayı becerebilmişimdir. Kolumun kanadımın kırıldığını hissettiğim zamanlarım olmadı değil ama ben hep iflah olmaz bir inatçı olmuşumdur. Şimdi ise bırak kolumun kanadımın kırılmasını, paramparça olmuş hissediyorum. Hakikatin binbir düzenbazlıkla gizlendiği dünyada bir canavara karşı durmaya çalışan Don Kişot gibiyim. Öyle ya belki de arkamdan alay bile ediyorlardır. Tüm bu pisliği "dünya böyledir" diye kabul eden o koca güruhla çepeçevre kuşaltılmışsan ancak alay konusu olmaktan başka birşey olamazsın değil mi?

Benim bildiğim ve tanıdığım hemen hemen herkes teslim oldu gidişata. Ve ben burada küçücük bir alanda tek başıma kalakaldım. Yalnızlıktan değil de insanoğlunun hamurunun bu kadar bozuk olmasından dehşete düştüm. Tüm kaleler ele geçirildi kardeşim. Çoğu el ayak yalayarak kalenin içinde kaldı. Bense kale duvarına kusup duruyorum. Senin yanımda olduğunu bilmek istiyorum. Sırtımda duran elini hissetmek istiyorum. Bu kadar karanlık bir insan için çok ağır kardeşim. Gözlerindeki aydınlıkla yeniden umutlanmak istiyorum.


Fotoğraf: Şuradan

12 Şubat 2015

zihnim aptal bir maymun

Gece yatağıma yattığımda hala gergindim. Kafamın içinde biriyle kavga edip duruyordum. Asla çözülemeyecek bir sorunun kavgasıydı bu. Bazı sorunlar çözülemez bilirsiniz. Çünkü iletişim kurmaya çalıştığınız bir insan değil aslında bir duvardır. Ve o duvar öyle sarsılmaz ve değiştirilemez bir harçla örülmüştür ki ona hiçbir duygu hiçbir kelime etki edemez. Yıllarca her yolu denemişsinizdir lakin hep başarısız olmuşsunuzdur. Söylenenin aksine bazı insanlara asla ulaşılamaz ve onlarla asla iletişim kurulamaz.

Kafamın içindeki kavga tıpkı bir girdap gibiydi. Beni aşağıya çekiyor, zamanımı boşa harcıyor ve enerjimi emip tüketiyordu. Biz insanlar zaman zaman bunu yapıyoruz. Özellikle de sorun çözme eğilimi güçlü olanlarımız, kontrol edemeyecekleri durumlarda dahi savaşıp duruyorlar. Elimizde kalan ise sırtımızda ve boynumuzda gerginlikten oluşan ağrılar, beynimizde yanıyormuş gibi bir his ve böyle saçma birşeyle uğraştığımız için kendi kendimize duyduğumuz öfke oluyor.

Böyle uyuyamam dedim. Eğer böyle uykuya dalarsam sabah yine dayak yemiş gibi kalkacağım. Ve zincirleme kötü günler birbirini izleyecek. İnsanın gerginlikten kurtularak huzurla uykuya dalabilmesinin yolu nedir? Hayal kurmak belki. Denedim. Bunu gerçekten denedim. Ama sonsuz yeşil bir çimenlikte başlayan hayalim ucu bucağı olmayan çağrışımlar denizinde kayboldu. Gündelik hayatın tüm saçmalıkları hayalimin üzerine yağmur gibi yağdı. Hayalimi izlediğim penceredeki gün ışıkları yitip gitti, o güzel hayalin göğü kapkara bulutlarla kaplandı. Bir hayali bile sürdüremediğimi düşündüm. Tıpkı hiçbir şeyin sonunu getiremediğim gibi bir küçük hayalin de sonunu bile getirememiştim işte. 

Odaklanamama gibi bir sorunum olduğunun uzun zamandır farkındaydım ama bu denli ileriye vardığının düşünmemiştim. Bir konuyu ona odaklanarak düşünemediğimi farkettim sonra. Ne zaman birşey düşünmeye başlasam kendimi başka bir yerde bulduğumu. Hatta bir yazıyı bile sonuna kadar okuyamıyordum. Gün içinde okuduğum bir haber aklıma geldi. Charles Manson ile ilgili bir haberdi. Şu an hapiste olan Manson'un sevgilisinin onunla evlenmekten vazgeçtiğinden söz ediyordu haberde. Ben haberin ilk paragrafını okur okumaz Manson kimdi neydi araştırmasına girmiştim bile. Kadının onunla neden evlenmek istediğinden tut adamın işlediği cinayetlere oradan youtube'daki saçma sapan hareketlerinin eşlik ettiği röportajlara hatta işlenen cinayetlerin fotoğraflarına... Bir yazının içindeki bir kelime, bir bölüm, aklıma takılan bir soru ya da habere konu olan kişi aklımı paramparça etmeye zihnimi oradan oraya atmaya yetiyordu. Normal bir insan gibi bir haberi, bir köşe yazısını sonuna kadar okumayı beceremiyordum. 

Odaklanma sorununu bir şekilde çözmem gerekiyordu ama nasıl? Saçma sapan bir konu seçip 10 dk onun üzerine kesintisiz düşünmeyi denedim. Yok beceremiyordum. Zihnim aptal bir maymun gibi daldan dala atlayıp duruyordu. Bunu, bir tek yazarken yapabildiğimi farkettim. Yazarken hiçbir şekilde kopma olmuyordu. Hemen yataktan kalkıp defterimi ve dolma kalemimi aldım. Tek bir şey üzerine yazmaya başladım. Çağrışımlar üşüşecek miydi zihnime merak ettim. Haklıydım. Yazarken sorun yoktu. Sorun düşünmeye çalışırken, tv izlerken, radyo dinlerken ya da biri ile konuşurken vardı. Bunlar hiçbirine odaklanamıyordum. Şu an bunu nasıl çözeceğim konusunda hiçbir fikrim yok gerçekten. Yazmak bir çözüm çözüm olmasına ama insanlarla da yazarak konuşamam ya. Peki film izlerken ya da radyo dinlerken ne yapacağım. 

Hayranı olduğum odaklanabilen ve birşeyle uğraşırken tüm duyularını kapayarak konsantre olan güzel insanlar, sahi siz bunu nasıl başarabiliyorsunuz?

Fotoğraf: şuradan

11 Şubat 2015

stiletto aşkına...

Bir film izlemiştim. Film gelecekte geçiyordu ve bir ülkede herkes işini gücünü bırakmış TV izliyordu. TV'de sadece yarışma programları vardı sanırım. En basit şeyleri bile bilemeyecek duruma gelmiş, aptallaşmışlardı. Akşam üzeri, iş dönüşü on oniki tane kızcağızın üç kişilik bir bilirkişi heyeti karşısında ter döktüğü yarışmaya bakarken o film geliyor aklıma. Kızlar kendilerini beğenmek ve okulda karnesine yıldız alabilmek için canla başla çalışan ilkokul öğrencileri heyecanıyla hergün ödevlerini yaparak, yani deliler gibi alışveriş yapıp bir tişörtü bir pantolonla uydurmaya çalışarak, bir elbiseye en uygun çantayı bulma konusunda kafa patlatarak, ayakkabı rugan mı olsun süet mi bantlı mı olsun stiletto mu diye çılgınca bir zihinsel faaliyet yürüterek, stüdyoya geliyorlardı. Bol bol dedikodu, bol bol gözyaşı ve sınırı hayli aşan ağız dalaşı ile dolu program sayısı belki de binleri bulan genç kızı 3 saat boyunca ekrana kilitliyordu.

Takılıp kaldım yarışmaya. Bir yandan neden bu kadar ekrandan gözümü alamadığımı düşünürken bir yandan bu kızların kafalarının nasıl çalıştığını çözmeye çalışıyordum. Kiminin yüzünden hırs dalgaları geçerken kimi laçka olmuş sinirlerini kontrol edemedikleri mimiklerle ele veriyorlardı. Kimi yorgunluktan altı morarmış göz altlarını bol bol kapatıcıyla sıvamasına rağmen bitkinliğini gizleyemiyor kimi 19 yaşının tazeliğini bir kalemde silip 35 yaşında görmüş geçirmiş kadın pozlarını taklit ediyordu. "Bu gerçek mi" dedim kendi kendime. 

Yarışmanın ortalarında bir yerde bir instagram takipçisi kavgası koptu. Şaşkınlıktan iyice ayrılan ağzımı kapayıp kulaklarımı dört açtım. Biri birini dövecek şimdi dedim. Demek ki insanlar bu kavgaları izliyorlar diye düşündüm. Öyle ya herşey vardı hareket, dehşet, saçmalık...Kendi hayatlarımızı unutup, dikkatimizi tüm negatif olan şeylerden uzaklaştırmak için şahane bir yöntem. Gözlerini gerçeklere kapa, pür dikkat sanal bir saçmalığın içine dal. Daha ne olsun. Şu instagrama girip bakayım dedim. Girmez olaydım. Yarışmacıları ilahlaştırandan tut nefret dolu sözcükler yazana kadar binlerce yorum vardı. Daha ne kadar şaşırabilirim merak ederek okumaya devam ettim. Bir yarışmacının fanlarından birinin diğer diğer yarışmacıları nefretle aşağılayıp durduğu yorumlar gördüm. Gülerken çok çirkin oluyorsundan, çok şişkosuna, beynin yok seninden kes sesiniye uzanan yorumlar silsilesi. Taraf olmanın herhangi bir mantığa dayanması gerekmediği şahane ülkemizde buna neden şaşırıyordum ki? Fanatizm çok doğaldı bizde. Kendisi olmayı başaramayan, hayatından hiç memnun olmayan biri doğal olarak kendine büyük bir grup arar, o grubun içinde yer bulur ve o grubun düşman olduğunu düşman beller, saldırarak kendi hayatında öfkelendiği ne varsa alakasız bir alana kusarsın. Budur olay.

Bütün bunların dışında beni asıl şaşırtan, giyinmek gibi gayet kişisel birşeye kimin yazdığı belli olmayan kurallara göre müdahale edilmesine gönüllü olarak onay vermekti. 19-20'li yaşlardaki halimi düşündüm. dizleri yırtık pantolonlar giyer kimse tarafından tasvip edilmezdim. Saçımdan renkli bir ip salınırdı, kınanırdım. Ve daha bir sürü şey. Giyinmek o dönem bir nevi içindeki yeni gençlik heyecanını dışa vurmaktı ki anne baban da dahil hiç bir otoritenin sana müdahale etmesine izin vermek bir yana sana söylenilenilenin tam tersini yapardın. Şimdi bu gencecik kızlara bakıyordum da farklı olmak ya da kendini ifade etmek için giyinmek bir yana, bir örnek olmak için deliler gibi çırpınıyorlardı. Neden belli bir kalıp içinde yer almak istersin ki? Neden kendin olmaktan çıkıp belirlenmiş kurallara göre yaşamayı kabul edersin ki? Hani kurallar yıkılmak için vardı. Hani kendimiz olabilmek, içimizdeki gerçek kimliğimizi giysilerimiz de dahil her yönümüzle ifade etmeliydik. Bu sadece bu kızları birbirine benzer bir şekilde giydirme meselesi değil bence, bu onları kişilik olarak da bir örnek hale getirme meselesi. Çok tuhaf...

Bu konuda sürekli şaşkınlıkla konuştuğumu duyan arkadaşlarım buna neden bu kadar takıldığımı soruyorlar, basit bir yarışma ne de olsa diyorlar. Hayır bu basit bir yarışma değil. Bunun gibi onlarca abuk sabuk yarışma var ki herkesi hayatın en boş, en yüzeysel alanlarına çekip, bambaşka şeylere dönüştürüyor. Eğer böyle ise nasıl basit birşey deyip geçebilirsin. Sen izlemesin olur biter diyorlar, evet ben izlemem ancak bunu izleyen sayısı tahmininizden çok ama çok daha fazla olan kalabalık bir güruh var. Ve bu güruh sadece izlemekle kalmayıp bunu yaşam biçimi haline getiriyor. Eğer bu toplumun içindeysen bu senin izleyip izlememenle ilgili bir mesele olarak da kalmıyor. Eğer bu çocukların güzel bir hayatları güzel bir gelecekleri olsun, iyi şeyler yapsınlar, potansiyelleri harcanmasın istiyorsan bu basit bir mesele olamaz canım kardeşim. Olabilir mi?

Fotoğraf: Şuradan

09 Şubat 2015

yeniyetme entellektüelin arabeskle imtihanı...

Dolmuşta yan yana oturmuşuz. Berbat bir günün sonunda eve gidiyoruz. Elimizdeki kitapların ağırlığından, kafamızdaki düşüncelerin saçmalığından hayli yorgunuz. O an için benim tek derdim eve gidip bir bardak çayı sigara eşliğinde içmek, onunki ise ayağını hayli sıkan ayakkabılarından kurtulmak. Radyoda Sibel Can çalıyor. Bana dönüp fısıltıyla "Kimseye söyleme ama ben Sibel Can dinlemeyi seviyorum" diyor. Gözlerimi kocaman açarak bakıyorum. Sibel Can dinlediğini söylemenin nesi kötü? 

Onun kafasında bir kalıp var. Bu kalıba göre entellektüel olmanın kurallarından biri asla arabeskvari birşey dinlememek. Muhtemelen klasik müzik dinlediğini söylüyor etrafındakilere. Belki Quenn, Nirvana, Bon Jovi falan. Asla Madonna ya da Michael Jackson değil. 

Kulağına yaklaşıp "Ben de Orhan Gencebay dinlemeyi seviyorum" diyorum "herkese söyleyebilirsin" Yüzümdeki pis sırıtmaya şaşkınlıkla bakarak karşılık veriyor. Birşey söylemek için ağzını açıyor, susturuyorum. "Eve geldik zaten" diyorum "bunu çayımızı içerken tartışalım."

Kalabalık dolmuştan can havliyle atıyoruz kendimizi. Soğuk hava çarpıyor yüzümüze. Dolmuşun o sıcak, yorgun ve bezgin havasından sonra soğuk hava ilaç gibi. Eve giriyoruz. İlk işim çaydanlığı ocağın üzerine koymak. Eşofmanlarımı giymeye giderken radyoyu açıyorum. Evin için Orhan Gencebay'ın sesi dolduruyor. Böyle güzel bir tasadüf olabilir mi? Yüzümde aynı pis sırıtmayla odasının kapısında beliriyorum. Bir yandan da şarkıya eşlik ediyorum "Mevsim bahaaar oluncaaaa, aşk gönüle doluncaaa, sevenler kavuşuncaaaaa, yaşamaaak ne güzel" 

Eşofman giyme, makyaj temizleme, yüz yıkama, çayı demleme işleri tamam. Salona geçip oturuyorum. Birazdan yüzünde karmakarışık bir ifade ile geliyor. Biliyor huyumu. Söylediği bir cümleyi gece yarılarına kadar bıkmadan usanmadan tartışacağımı biliyor. Lafı hiç dolandırmadan konuya giriyorum "Neden utanıyorsun sevdiğin şeylerden?" Bilmiyorum dercesine bir el hareketi yapıyor. "Ben" diyorum "Tüm bu saçma sapan kalıplara karşıyım, çok aptalca geliyor bana. Muhtemelen şöyle düşünüyorsun, "eğer onu dinlemeyi sevdiğimi söylersem beni aşağılacaklar. Çizdiğim tüm imaj anında yerle bir olacak." Doğru mu?" Utangaç bir gülümseme beliriyor yüzünde. Etrafındaki insanların arabesk dinleyenler hakkında söylediklerini, onları nasıl aşağıladıklarını sayıp döküyor. "Emin ol" diyorum "Hepsi evde gizli gizli arabesk dinliyordur" 

"Sahi sen söylüyor musun Orhan Gencebay dinlediğini" diye soruyor. "Tabiki söylüyorum" diyorum. Ne tepki verdiklerini merak ediyor. "Şaşırıyorlar ve şaşkınlıkları geçince  "kıro" diye dalga geçiyorlar." Gülüyoruz. Toplumun bizi abuk sabuk kalıpların içine hapsettiğini söylüyor. Sibel Can dinlemenin utancı üzerine daha önce hiç düşünmediğini, şimdi düşününce aslında kendini biçimlendirirken bunun olmaması gereken bir şey olarak akıl defterine not edildiğini yeni farkettiğini söylüyor. "Bence" diyorum "Toplumda bir sürü kalıp var ve biz o kalıplardan birini seçip onun içine kendimizi tıkıştırmaya çalışıyoruz. Elbette tam olarak giremiyoruz, sağdan soldan patlıyor. Senin Sibel Can sevmen de bu patlaklardan biri" 

"Bunlar bizi daraltıyor değil mi?" diyor. Kesinlikle daraltıyor. "O yüzden de bence karşı durmak lazım" diyorum. "Böylece belki de bu kalıpların bir ölçüde kırılmasına katkıda bulunabiliriz." Geceyi bir Sibel Can şarkısıyla noktalıyoruz. Ardından da bir Orhan Gencebay patlatıyoruz. "Ne dersin" diyorum "pencereyi açıp bağırsak mı "Biz Sibel Can ve Orhan Gencebay seviyoruz" diye. 

Bugün radyoda Sibel Can çalınca aklıma geldi yıllar önce yaşadığım bu anı. O kalıplara karşı durmaya çalıştığımız zamanları özlediğimi farkettim. İnsan çok gençken dünyayı değiştirebileceğini sanıyor, hoş şimdi de öyle sanıyorum ya, sanırım aynı coşku yok içimde. Ama o coşkuyu yeniden hissedebilmeyi çok isterdim. Aynı aydınlık ifade gözlerimde parlasın isterdim. Gecenin bir vakti bağıra çağıra şarkı söylemek isterdim yeniden. Zaman bu kadar zalim olmak zorunda mı diye düşünmeden, delice bir coşkuyla...

Resim: Buradan

06 Şubat 2015

Cuma Mektupları- Cemalinden uzak düşünce...

Sevgili Dostum,

Az evvel Mevlana'nın Şems-i Tebrizi'ye yazdığı mektubu okuyordum. Şöyle diyordu, "Senin ayrıldığın günden beri ağzımın tadı bozuldu, mum gibi erimeye başladım. Cemalinden uzak düşünce beden bir virane, can da o viranenin baykuşu oldu." Bilir misin bu hissi? Ayrılığın seni nasıl bir harabeye çevirdiğini ve canının o harabeye tünemiş bir baykuş gibi sevgilinin yolunu gözlediğini... Bilir misin?

Sözcükler dostum, geçmişten bugüne hep vardılar. Ne kayboldular ne de kendilerinden birşey yitirdiler. Kaybolan neydi biliyor musun? Bizim kendi ruhlarımızın gücüne, derinliğine olan inancımız. Duygularımızı kaybetmemiştik evet, aşık oluyor, ayrı düşüyor, hasretten ölecek gibi oluyorduk. Canımız fena halde yanıyordu elbette hala. Ama sevgiliye bütün bu hasretten, özlemden gayrı şeyler söylüyor, içimizi kavuran o ateşi bir türlü söze dökmeyi beceremiyorduk. Tılsım bir yerde yitip gitmişti. Ve biz onu bir türlü bulamıyor, o enfes kelimeleri bir araya getirmiş büyük ustaların sözlerine en az sevgiliye duyduğumuz özlem kadar özlem duyuyorduk. 

Bizi kandırıp duruyorlar dostum. Her şeyin tüm bu güzel şeylerin geçmişte bir yerde yitip gittiğine dair yalanlar söylüyorlar. Her koyun kendi bacağından asılır diyorlar mesela kendi ol, değerinin farkına var, başarı için yaşa diyorlar. Bütün bunları yaparken hepimizi kocaman bir dünyada yalnız kalabalıklar olmaya mahkum ediyorlar. Tılsım yok olmadı inanma onlara sen benim sevgili dostum. Ağızlarından salyalar akarak senin o güzel ruhunu talan etmeye kalkana kulak asma. Tılsım yok olmadı. Sol yanında atıp duruyor. İnan bana tam orada göğsünün içinde çılgınca fark edilmeyi bekleyerek atıp duruyor. 

Bak elimizde binlerce kelime var. Ona hayat verecek kocaman bir yürek, içi sevgi ve şefkatle sarmalanmış güzel merhametli bir ruh da öyle. Her şeyimiz var bizim dostum. İnan bana her şeyimiz var. Tek eksiğimiz yıllarca söylenmiş o yalanlara karşı dimdik durmak. Hala güzel bir dünya yaratabiliriz. Sen orada küçük güzel bir dünya yaratırken ben burada bir benzerini yapabilirim. Sonra tıpkı atomlar gibi birleşir bütün bu dünyalar. Yine o güzel şarkılar çıkar ortaya, yine aşkın ciğerinden kopup gelmiş kelimeler dökülür sayfalara... Yine kalkar şaha insanın ruhu. Ben inanıyorum.

Resim: Iban Barrenetxea