30 Ocak 2015

cuma mektupları

Kardeşim, iki gözüm,

Eskiden böyle başlarmış mektuplar. Kendi kendime söylerken bile içimi ısıtan bu söz sende de aynı hissi uyandırıyor mu merak ediyorum. Belki de hiç tanımadığın mesela nasıl yemek yediğini, ağlarken nasıl göründüğünü, sarhoşken nasıl olduğunu, gülerken ya da konuşurken yüzünün ne hal aldığını bilmediğin birinden işitmek bu sözü, daha güzeldir. 

Son günlerde hep kendime "insanı sev ve onu her haliyle kabullen" diye telkinlerde bulunuyorum. Yaşamın bütününe saygı duyan bir anlayış geliştirmeye çalışan ben nedense bazı insanları, sadece insan olarak kabullenmeyi bir türlü beceremiyorum. Bazılarında kötülüğün sınırı olmadığını seziyorum. Pek çoğunun ise "merhamet" kelimesini hiç duymadığını hayretle görüyorum. Ve ne yazık ki ben hala insanları iyiler ve kötüler şeklinde ikiye ayırıyorum. 

Bana kızma ne olur. Koşulsuz sevgi mümkün olmuyor, bilirsin. Zalimse biri, hiç merhameti yoksa, insan olmaya dair pek çok şeyi arka cebine koymuş ve orada unutmuşsa bu nasıl mümkün olabilir? Onun için kızma bana. İnan bana deniyorum. Onu, o hale getiren binlerce ihtimali düşünüyorum. Ama hayır, ben bir türlü mantıklı olmayı beceremiyorum. Hala duygularımla hareket edecek kadar toy oluyorum bazı durumlarda. 

Bu yüzden, sana, hiç tanımadığım güzel yürekli bir insan olduğunu umut ederek, "kardeşim, iki gözüm" diyorum. Bunu bütün samimiyetimle ve yüreğimin içinden söylüyorum. Biliyorum senin gibiler diğerlerinden çok ama çok fazlalar. Bunu umut etmiyorum kesinlikle biliyorum. Ve şunu da biliyorum benim güzel kardeşim, dünya sen ve senin gibiler yüzü suyu hürmetine hala inançla, sevgiyle, merhamet ve umutla dönüyor.

Kalbinden öpüyorum seni...

Fotoğraf: şuradan

26 Ocak 2015

nar

Çok acaip. Hayatım kocaman bir nar gibi elimden düştü ve her yana dağıldı. Tüm bu tanelerin arasında uzun zamandır dikilip duruyorum. Hani nasıl olduğunu bilmediğiniz bir şekilde, düşme ihtimali olmayan birşey elinizden kayıp düşer de şaşkınlıkla öyle kalakalırsınız ya, aynen öyleyim. Toplasam mı hepsini yoksa bir kısmını boş mu versem, arkamı dönüp yeni bir nar mı bulsam kendime diye düşünürken aklıma yine rahmetli anneannemin sözü geldi, "Narın her bir tanesi kutsaldır, dökme, dökersen yerden al, ama asla ziyan olmasına izin verme"

Fotoğraf: şuradan

22 Ocak 2015

utanç

Anneannem küçük bir kızken, sanırım 6 yaşlarında iken bitlenmiş. 5 yaşındaki kız kardeşi de öyle. O zamanlar, 1920'li yıllardan söz ediyorum, bit şampuanının adı bile duyulmamışken yani, çaresiz ikisinin de kafalarındaki tüm saçı kazımışlar. Uzun örgülerin yerini kabak bir kafa almış. Bizim ufaklıklar utançtan yerin dibine geçiyorlarmış. Gariplerim çareyi başlarını örtmekte bulmuşlar. Utançlarını ancak öyle gizleyebiliyorlarmış. Mevsimlerden yazmış. Köydeki dereye gidip biraz yüzmeye, kabak kafalarının acısını unutmaya karar vermişler. O zamanlar mayo elbet bilinen birşey değilmiş, muhtemelen çocukların çıplak yüzmesi de pek o kadar garipsenmiyormuş. Zaten ortalarda da kimseler yokmuş. Girmişler dereye, başlamışlar birbirlerine su atmaya. Bu ikisi gülüp oynarken, uzaklardan bir atın nal sesleri gelmiş kulaklarına. Telaşlanmışlar biri onları görecek diye. Paldır küldür çıkmışlar dereden. Panikle örtülerini almışlar kafalarına. Artık nasıl bir panikse diğer giysiler kalmış dere kenarında. Başları örtülü iki çıplak küçük kız deli gibi koşmaya başlamışlar. Eve geldiklerinde sopayı yemişler tabi. Gülerek anlatırdı rahmetli anneanneciğm bu hikayeyi. Ve şöyle bitirirdi, "Demek ki kel kafa olmanın utancı bize herşeyi unutturuyormuş."

Dün gazetede bir fotoğraf gördüm. Utançtan yerin dibine girmesi gereken bir adamın yüzündeki utanmazlığa uzuuun uzuuun baktım. Bazen, inanın bana, empati kurmaya çalışmak hiç işe yaramıyor. Ben de doğal olarak o adamla empati kuramadım. Adının üzerindeki kocaman lekeyi hiç mi hiç umursamayan ve o lekeyi temizleyen büyük bir vicdansızlar gürühunu arkasına almanın rahatlığıyla sırıtan o adamı dehşetle izledim. Aklıma anneannemin hikayesi geldi. Utanmanın hala var olduğu zamanlarda yaşamış olan, aslında hiç mi hiç utanması gerekmeyen birşeyden deliler gibi utanan benim tertemiz anneannem. Evet çok eski bir zamandan söz ediyorum. 1920'li yıllardan. Biz ise 2020'li yıllara yaklaşıyoruz, değil mi? 


Fotoğraf: Şuradan

19 Ocak 2015

ikinci bir şans...

Herşey çok fazla. Gereksiz fazla hem de. Yiğit'in oyuncaklarına bakarken bu geçiyor aklımdan. Hayatımdaki insanların çoğu fazla mesela. Giysiler, ıvır zıvır şeyler fazla... Bazen elimde ne var ne yoksa hepsini bahçenin ortasına yığıp bir kibritle tutuşturmak istiyorum. Üzerimde pijamalar ve çıplak ayaklarımla, portakal ağacının yanındaki boşlukta durup hepsini yakıp yok etmek istiyorum. İnsanları değil tabi. Onların da pek çoğu ile vedalaşıp bir iki temiz varlığı hayatımda bırakmam yeter. Delirdi diyecekler, çok da umurumda. Tek derdim annemin ve o sevdiğim bir iki temiz insanın benim akıl sağlığımdan endişe duyması. Hele annemin içine ateş düşürürsem bunun altından kalkamam. Elim kolum bağlı vesselam...

Ciddi ciddi bunun hayalini kuruyorum. Bahçenin ortasında, gecenin bir vakti, çıplak ayaklarım soğuktan buz kesmişken o ateşin gözüne bakmak istiyorum. Sonra tüm o külleri orada öylece bırakıp alıp başımı gitmek. Kimseye veda bile etmek istemiyorum. Anneme bir tek belki. Alnından öpüp endişelenmemesini söylemek ve gözlerinin içine bakıp bunun garantisini vermek istiyorum. Anlayacaktır diye umut ediyorum ama benim için endişelenmesine mani olamam, bunu da biliyorum.

Bence hepimiz ikinci bir şansı hak ediyoruz. Yeniden başlamayı. Herşeyden kurtulup, hepsini geride bırakmayı hak ediyoruz. Güzel bir kıyı kasabasında yaşamayı hak ediyoruz mesela. Sevmediğimiz işlerden kurtulup sevdiğimiz küçük işlerle minimal bir yaşamı da öyle. Denize uzun uzun bakabileceğimiz bir balkonu, akşamüstleri batan güneşi izleyip bir fincan kahve içmeyi, sarı sıcak bir ışıkta uzun kış akşamlarını okuyarak geçirmeyi, ayaklarımızı el örgüsü battaniyelerimizde ısıtmayı, kahve ve tarçın kokan evleri hak ediyoruz. Bence sahiden hepimiz ikinci bir şansı hak ediyoruz etmesine ya aslında bunun için tek yapmamız gerekenin biraz delilik soslu cesaret olduğunu bilmiyoruz.Yazık oluyor şu geçip giden koca ömüre... Çok yazık...

Fotoğraf: pinterest

16 Ocak 2015

cuma mektupları

Dostum,
Dün derin bir kederin kıyılarında dolaşan ben, bugün garip bir sükunet içerisindeyim. Tıpkı dünyaya benziyorum, dengesizim. Bazen onun gibi felaketim kendi kendime, bazen de durgun ya da günlük güneşlik. Her insan zaten alemin küçük bir özeti değil mi?

Biliyor musun dün kendi kendime sanki dışardan bakıyordum. Ben ben olmaktan çıkmış, göğe uçmuş, zavallı bedenimi tepesinden içim acıyarak izliyordum. İnsanoğlu, şöyle durup dikkatle bakarsan, sahiden acınacak bir varlık. Her an ölümle burun buruna yaşıyor herşeyden önce, sürekli mücadele etmek zorunda kalıyor herşeyle. Üstesinden gelemeyeceği pek çok şeyi görmek ve hissetmek zorunda kalıyor bir de. Söyle şimdi bana, nasıl acımazsın?

Sabah 260 Bin kişinin açlıktan öldüğünü okudum. Şu koca dünyada milyonlarca kafede, restoranda atılan, burun kıvrılan yemekleri düşündüm ardından. Bir pirinç tanesine bile muhtaç olan insanları düşünmeden yemek seçip duran bizim gibi şımarıklarla aynı dünyada yaşayan ve bizim şımarıklıklarımızdan belki haberi bile olmadan ölen o 260 Bin insanı kahrola kahrola düşünüp durdum. Çocukları, kadınları, erkekleri, ihtiyarları... Vallahi hiç kusura bakma ama kurulu bu düzene bastım küfürü...

Dışarıda alaycı bir güneş var. Soğuk olmasına rağmen parıl parıl parlıyor. Sessizce pencerenin kıyısında oturdum çayımı içtim. Ve uzun zamandır tek birşey bile düşünmeden, hayatın ufak tefek saçmalıklarına kafa patlatmadan, sadece oturdum, güneşe baktım ve çayımı içtim. Çok garipti. Bunu daha çok yapabilmeyi diledim. Düşünmeye ara verebilmeyi yani... Zaman zaman soğuması lazım beynin. Onu rahat bırakmak lazım arada. Senin düşünmeden durabildiğin zamanlar var mı?

Şimdi sana yazarken, bunu nasıl başardığımı düşünüyorum. Bu sükuneti yakalamamın bir tesadüf olup olmadığını, bunun ortamdan mı yoksa aşırı yorgunluğa beynin verdiği tepkiden mi olduğunu merak ediyorum. Sebebini öğrenirsem o on dakikalık molayı arada alabilirim diye umut ediyorum. Herşeye dayanabilmek ve ayakta durabilmek için buna ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Sen ne dersin?

Fotoğraf: Pinterest

14 Ocak 2015

herkes kendi işine baksın...

Metroda kitap okuyanların fotoğraflarını yayınlayan bir site var, şurada. Zaman zaman uzun uzun bakarım oradaki fotoğraflara. İlham vericidir. Ya da bana öyle gelir bilmiyorum. Aslında belki de öyle bir toplum hayal ettiğim içindir. Böyle bir toplum olsaydık bu kadar karanlık kafa ile dolu bir coğrafya olmazdı diye düşündüğümden de olabilir. 

Aslında şöyle bir planım var; 15-20 güzel yakışıklı kız ve erkeklerden oluşan bir ekip olsa (neden güzel ve yakışıklı diye hemen tepki gösterme, açıklayacağım, var bir bildiğim) O ekibi görevlendirsek ve metro ya da otobüslerde ya da ne bileyim kalabalıkların olduğu yerlerde (15-20 yetmeyecek, ekip büyümeli) acaba bu okuma işini bir modaya dönüştüremezler mi? Hayır neden söz ettiğimi biliyorum, bilerek ve isteyerek MODA dedim. Zaten güzel kızlar ve yakışıklı erkekler de bu yüzden lazım. E herkes gösteriş için okur diyeceksiniz, demeyin. İnanın bana iyi bir okur olarak biliyorum ki okumaya bir kez bulaşırsan öldür Allah bir daha kurtulamazsın. Madem moda diye aptalca birşey var ve herkes hiç düşünmeden birinin başlattığı şeyin peşinden gidiyor, o halde bunu neden iyi bir amaç için kullanmayalım ki? Kendi fikrim diye söylemiyorum ama bence harika bir fikir.

Bence okuyan bir insanı izlemek büyük bir keyif. Şahane bir fotoğraf karesine bakar gibi, o kendini kaptırmış yüz ifadesi, aklını kimbilir dünyanın neresinde dolaştıran gevşeyip sakinleşmiş bir beden. Gerçekten izlenmeye değer bir görüntü. Değil mi?
Mesela bizde herkes şöyle bir cümle kurmuştur zaman zaman, "Batıda ne güzel, herkes kendi işiyle meşgul, kimse kimseye karışmıyor, kimse kimseyi dedikodu etmiyor" İyi güzel de canım kardeşim sen de şu şikayet ettiğin şeyi yapmıyor musun? Yapıyorsun pekala. Bak bu toplu yerlerde okuma işi bunu da düzeltebilir. Şu adamlara bak bir. Burun buruna oturmuşlar ama kimse kimsenin kaşıyla kulağıyla, ne giydiği, nasıl baktığıyla ilgilenmiyor. Ah evet bizimkiler de cep telefonlarına gömülüp ilgilenmiyorlar artık doğru. Konu çözüldü mü? Sanmam. Biz dedikodu seven ve milletin kaşını burnunu çekiştirmeye bayılan güzide bir topluluğuz. Telefonları da dedikodu için pekala kullanabiliriz. Doğru mu? Biz mükemmeliz ya herkes kusurlu, bize düşen de onları yerden yere vurmak, heyt benim güzel ülkem.

Evet evet okur-gezer gençlerden oluşan bir topluluğu şehrin içine salmak lazım. Bir de metrolarda, otobüslerde, kafelerde falan kitap "unutmak" lazım. Böylece belki herkes kendi işine bakar, hatta daha da güzeli belki herkes kendi işiyle kalmayıp kendi içine de bakar....

Fotoğraflar: buradan

13 Ocak 2015

6

Sizin derdiniz ne ya? Durup durup saçma sapan laflar edip zaten gerim gerim gerilmiş sinirlerimizi zıplatıyorsunuz. 6 yaşındaki çocuk evlenebilirmiş. Lafım sadece sana değil, senin gibi düşünen ne yazık ki bir sürü var biliyorum. Onun için hepinize söylüyorum. Bak şimdi aşağıya bir fotoğraf koyacağım. O fotoğraftaki kızın kendi kızın olduğunu varsay ve yanındaki adamın da kızın da yüzüne uzuuuun uzuuuun bak. Eğer empati yapabiliyorsan empati yap. Aman ha adamın yerine değil kızın yerine koy kendini. Zira bu lafı ettiğine göre kendini bugüne kadar kimin yerine koyduğun belli.


Ne görüyorsun? Baktın di mi kızın yüzüne iyice. Belki duymuşsundur bir haber vardı, çocuk gelinlerden biri kendini asmıştı. Ah şimdi sen bunun sebebi hakkında tahmin de yürütemiyorsundur. Zira kadın sizlere hizmet etmek için var, onun psikolojisi de neymiş di mi? Tabi o insan sayılmaz zaten, sizler gibi Allah'ın sevgili kulu olan erkeklere hizmet etmek, sizin mutlu olmanızı sağlamak için var kadın. Eğer bu sebeple varsa bir an önce hizmete başlasa iyi olur haksız mıyım? Mesela 6 yaş ideal. Babası ona 6 yıl bakmış. Şimdi onu satsın da hem 6 yılın  acısını çıkarsın hem de azıcık cebi para görsün. Sen de mal iyiyse elini cebine atmaktan çekinmezsin zaten. Ah öyle zavallısın ki karşındaki köle ne kadar küçük olursa kendini o denli güçlü hissedersin değil mi? Mesela koca pençelerinle suratına vurursan bir tane yere yığılıverir. O yerde sürünürken sen bir abide gibi başında dikilir, ayağını o sefil kölenin belinin üzerine koyar muzaffere bir komutan gibi göğsünü kabartırsın. Aferin sana. Senin hayatta olup olabileceğin şey de budur. Bak sana bir fotoğraf daha göstereyim.

Şu kızı görüyor musun? Yok yok hemen heveslenme keşke benim olsaydı diye, onu çoktan satmışlar. Zaten bu da nikah fotoğrafıymış. Yavrum kendini bir oyunun içinde sanıyor. Utanmış fotoğrafı çekilince. Yanındaki kim tahmin et. Evet evet o da senin gibi çocukların evlenebileceğini düşünen biri. Zaten düşünmekle kalmamış bir tanesiyle de evlenmiş.

Sahiden soruyorum, hiç mi için cız etmiyor, hikayeyi duyunca hiç mi miden bulanmıyor? Ve eğer bunlar olmuyorsa soruyorum sana, sen gerçekten insan mısın?

12 Ocak 2015

boşluğa yazılan...

Seni derin bir kederle selamlıyorum sevgili dostum. Bu öyle derin bir keder ki kelimelerimin üzerine kara bir gölge gibi düşüyor, her harf bir gözyaşı gibi damlıyor boşluğa ve ben bu kadar acı dolu bir coğrafyadan sana ne yazık ki umutlu sözler gönderemiyorum. 

Geçenlerde bir balıkçının yazdığı mektubu bir şişeye koyup denize fırlattığını ve ancak onu biri bulunca mektubunu hatırladığını okudum. Ve ben de bu yazdıklarımı unutmayı diledim. Ama ne yazık ki bu mümkün değil. Nasıl damlayan sular bir kayayı oyarsa benim de taş gibi sağlam sandığım yüreğimde asla unutamayacağım derin bir çukur var. Ve ben kendi çukurumun içinde boğulacak gibi hissediyorum kendimi. Bu sözlerin her harfi açılsın ve birbirine eklensin de ben de ona tutunup çıkayım diye umutlanıyorum. Olur mu dersin?

Sorun bende mi yoksa sen de her baktığın yerde acı görüyor musun? Ben kör mü oldum güzel şeylere diye düşünmeden edemiyorum zaman zaman biliyor musun? Ve ne zaman böyle düşünsem kendimden korkuyorum. Sahip olduğum yarım akıl da bir gün beni terkedecek sanıyorum. Kimbilir belki böylesi daha iyi olur ha?

"Çok az konuşuyorsun" diyorsun ya bana, ne konuşayım? Ne konuşsam derinde yaralar açacağımı bile bile ne konuşayım. Senin en umutlu olman gereken bir zamanda o yaralara ihtiyacın yok. O yaraları zaten yaşaya yaşaya kendin edineceksin, neden erken gelsin? Neden senin o güneşe umutla bakan çiçeklerini soldursun? Bu yüzden konuşmuyorum. Kızma bana. Ben aslında seni korumaya çalışıyorum.

Ah benim sevgili dostum, senin gibi insanlar bizim oyulmuş yüreklerimize umut, sen bunu bilmiyorsun. Bizim getirmeyi başaramadığımız güneşli günleri sizler getireceksiniz belki de. Gözlerinizdeki ışıltı, sözcüklerinizdeki inanç getirecek o günleri. Karanlık kafataslarının içerisindeki zalimliğe karşı siz dimdik duracaksınız. Dünyanın aslında güzel bir yer olduğuna kendinizden sonrakileri siz inandıracaksınız. Ve bizim gözümüz arkada kalmayacak. 

Bana söz ver şimdi genç yüreğinle. Karanlığın karşısında yenilmeden ve yıkılmadan ısrar ve inatla duracağına söz ver. Adaletten, merhamet ve vicdandan yoksun bir dünyada doğru bildiğinden dönmeyeceğine söz ver. Ve kalbinin ortasında açılacak o derin yarayı göze al şimdiden. Yolun açık olsun arkadaşım... Ve bahtın da öyle...

08 Ocak 2015

fazla romantik...



Boşanan ya da ayrılmak üzere olan ünlü çiftlerin basına konu hakkında bilgi veriyor olmaları bana hep çok tuhaf gelmiştir. Dün de yine ünlü bir çift hakkında buna benzer bir haber okudum. Ünlü çiftimiz büyük bir aşkla başladıkları evliliklerini anlaşarak bitirme noktasına geldiklerini, bundan sonraki hayatlarında görüşmeye devam edeceklerini, evliliklerini bitirme kararlarında herhangi bir üçüncü kişinin etkisinin söz konusu olmadığını söylüyor ve "İki evladımızın psikolojik gelişimlerini olumsuz etkileyecek haberlerin yapılmamasını ve reyting uğruna çocuklarımıza zarar verecek cinsten haberlerden kaçınılmasını bilhassa siz değerli basın mensuplarından ehemmiyetle rica ediyoruz. Konuyla alakalı yaptığımız açıklamaların yeterli olduğunu düşünüyor, yanıltıcı bilgilere itibar etmemenizi rica ediyoruz.” diye bitiriyorlardı açıklamalarını.

Haberi yazan sevgili muhabir arkadaşımız ise yapılan açıklamaya pek inanmamış olsa gerek ki taraflardan birinin bir başkası ile ilişkisi olduğu yönünde bir dedikoduyu haberine malzeme edinip hemen bu açıklamanın arkasına "ustaca" iliştirivermiş. Eh muhtemelen şöyle düşünmüştür, "Bu açıklamanın bir haber değeri yok. Biraz skandal, biraz dedikodu ile süsleyeyim güzelce de herkes "kadın adamı aldatmış, vay ahlaksız" diye diye okusun" diye düşünmüş olmalı. 

Yapılan açıklamada çok önemli bir bölüm var oysa, iki çocuğun reyting uğruna harcanmaması özellikle rica edilmiş. Muhabirimiz ise iki hayatta açacağı yarayı hiç ama hiç umursamadan canavarca bir hırsla haberini döşemiş. 

Ben de gazetecilik okudum ve ilk dersimde hocanın sorduğu bir soru ile gazeteci  olamayacağımı anladım. Soru şuydu, "boğulan bir adam görseniz, onun fotoğrafını mı çekersiniz yoksa onu kurtarır mısınız?" Sınıfın yarısından fazlası hiç düşünmeden elbette adamı kurtaracaklarını söylediler. Hoca da sınıfın yarısından fazlasının gazeteci olamayacağını söyleyip diğerleri ile ilgilenmeye başladı. Onlar gazetecilik mantığını çoktan kapmışlardı, gelecek vaad ediyorlardı. Önce fotoğraf çekip sonra adamı kurtarırdı bir gazeteci. Mantık buydu. 

Bütün bu mantık tam bir saçmalıktı. Ve ben asla bu saçmalığın içinde yer almayacaktım. Vicdanı ile cebelleşip duran çok başarılı bir gazeteci olmaktansa, başarısız biri olup vicdanım tertemiz rahat uykulara dalmayı tercih ederdim. Biliyordum ki bir kez boğulan adamı boğulmaya bırakıp fotoğrafını çekersen, haberin tüm kanallarda, gazete sayfalarında boy boy yayınlanırsa, kısa bir süreliğine alkışlanırsan hep alkışlanmak istersin. Bu bizim doğamızda var çünkü. Bir kez alkışlanan biri o alkışı yeniden duymak için aklın hayalin alamayacağı şeyleri yapabilir. 

O haberi okurken bütün bunlar geçti aklımdan. Ben olsaydım eğer, boşanan bir çiftin (ki bu boşanma bilgisinin kamuoyu ile paylaşılmasının ne gibi bir önemi var bu da acaip ya) iki küçük çocuğunu, haber uğruna harcamazdım.  O dedikodu olarak nitelediğim bilginin kesin olarak doğruluğundan emin olsam bile bunu asla yapmazdım. Ve bana muhtemelen derlerdi ki "Sen yapmasan başka biri yapacak, o çocukları bu canavarların dişlerinden asla koruyamayacaksın, onlar ünlü bir anne babaya sahip olmanın bedelini hayatları boyunca ödemek zorunda kalacaklar" Ben de bunları diyene derdim ki, "Bugün ben yapmayacağım, yarın başkaları buna hayır diyecek. İnsanların özel hayatlarına saygı duymayı bir şekilde öğrenmek zorundayız. Herkes "geleceğimiz olan çocuklarımız.." diye başlayan yaldızlı cümleler kurarken bir kez daha düşünecek böylece. O çocukların geleceğimiz olmaları için ne yapıyoruz diye kafa yoracaklar"

Sürekli başarılı olmak zorunda olduğumuzun, yoksa kurtlar sofrasında yitip gideceğimizin iliklerimize kadar işlendiği bir hayatta, fazla romantik bulunabilir sözlerim. Ben öyle düşünmüyorum. Yapmaya çalıştığım şey romantik olmaktan ziyade kendi doğrularım uğrunda asla utanmayacağım bir hayatı yaşamak. Bu da mı fazla romantik?

 Fotoğraf: Life

Eve dönmek...

Sanıyorum virüs ortadan kalktı. Sorun neydi bilmiyorum ama diğer blogları da açamıyordum. Tebdil-i mekanda ferahlık vardır demiştim ama insan alıştığı yerde rahat ediyormuş ve her zaman mekan değiştirmek ferahlık sağlamıyormuş. Bunu da görmüş oldum böylece.

Ben alışkanlıklarına sıkı sıkıya bağlı biriyim. O yüzden geri döndüm. Evim evim güzel evim diye diye hem de... Kısaca ve özetle yeniden burdayım.

06 Ocak 2015

adres değişikliği

bloga virüs girmiş. bir türlü temizleyemiyorum. mecburi adres değişikliği. bilmiyorum siteyi görüntüleyebiliyor musunuz ama artık aşağıdaki adresteyim.  Tebdili mekanda ferahlık vardır  hem :)

https://aydanatlayankedi.wordpress.com/