23 Ağustos 2014

kelebekler, akrepler ve kuşlar...

"Giderek babana benziyorsun" diyor annem kardeşime, yüzünde hem sevgi hem özlemle... Kardeşimin yüzüne sevinç gelip yerleşiyor. Biraz sonra o sevinç yerini hüzne bırakıyor. 4 yıl geçti aradan ama hale taze bir acı duruyor hepimizin içinde bir yerde. Bu, baş edilmesi çok zor bir acı. 

Kardeşim babamın mezarına gittiğimiz bir günü anımsıyor. "Hani" diyor "toprağı severken, elimi küçük bir akrep sokmuştu, hatırladınız mı?" Başımızı sallııyoruz. O sıcak yaz gününü hatırlıyorum. Ağustos böceklerinin sesini, mezarlığın sessizliğini ve böyle pırıl pırıl bir günde kimsenin ölmemesi gerektiği gibi aptalca birşey düşündüğümü. "İşte" diyor "Elimi akrep soktuğunda, babamdan birşeyler geçti bana" Gülümsüyor annem. Ben de öyle. Bunu biri duysa, hele hele hayatında hiç kimsesi ölmemiş biri duysa kahkahalarla güler diye geçiyor aklımdan. Kardeşim gibi akıllı, mantıklı ve zerre kadar batıl inancı olmayan koca bir adamın ölüm karşısında tutunduğu dala bakıyorum, içim kabarıyor. Tutuyorum ama akıyor gözümden bir damla.

O güne kadar hiç anlatmadığı bir başka hikaye anlatıyor. Babamın ölümünden hemen sonra tek başına oturuyormuş odasında. Babamla konuşuyormuş kendi kendine. Ona ne söylediğini anlatmadı ama muhtemelen o hayattayken onunla daha çok vakit geçiremediği için özür diliyordur. Ben öyle yapmıştım. Ona pişmanlıklarımı anlatıp özür üzerine özür dilemiştim. Belki duyuyordur umuduyla hala konuşurum onunla. Derdimi anlatırım. Güzel birşeyler olunca sevincimi söylerim. Hata yapmışsam nasıl düzelteceğimi sorarım ve daha bir sürü şey... Her neyse, kardeşim yalnız başına otururken bir kuş gelmiş ve pencereye konmuş. Kardeşim kuşa, kuş kardeşime bakakalmışlar. Kuşla konuşmaya başlamış. Nedendir bilinmez kuş kaçmamış. Dinlemiş anlattıklarını. "Babamdı o" dedi. Ne annem ne de ben tutabildik gözümüzde biriken yaşı. 

Az önce Kürşat Başar'ın Yaz adlı kitabını okurken tıpkı böyle bir sahne ile karşılaştım. Kadın ölümüne inanmadığı kocasını yıllarca beklemiş ve çocuklarını onu babalarının ölümüne inandırmak için dil dökmüşler. Bir gün bahçede otururken ve yine aynı konuyu konuşurken büyük güzel bir kelebek gelmiş ve annelerinin başının üzerinde uçmuş durmuş. Sonra omzuna daha sonra da eline gelip konmuş. Kadın kelebeği kanatlarından tutmuş, koklamış ve çocuklarına dönüp "ben size demedim mi?" demiş. Onun ölen kocası olduğundan eminmiş çünkü. Çocuklardan biri kardeşinin kolundan tutup "Gel" demiş "Annemin babamla konuşacakları vardır"

Gözlerimden akıyor da akıyor. Bu gözyaşları tam bir karmaşanın ürünü. Özlemek, mahrum olmak, ölüm karşısında mantığını kaybetmek, büyülü masalsı şeylere sığınmak ve daha da ötesi tam bir çaresizlikten oluşan bir karmaşa...Kelebekler, akrepler ve kuşlar... Babalar, anneler ve kardeşler... İnanın bana bu gülünecek birşey değil. Tam aksine acı ve çaresizliğin kalbinin attığı bir yer bu...

Resim:  Arantzazu Martinez

02 Ağustos 2014

Floransa sendromu, koro seçmeleri ve gözyaşları...

Adına Stendal ya da Floransa Sendromu deniyor. Bir sanat eseri karşısında, onun görkeminden, güzelliğinden büyülenip kendinden geçme, bayılma olarak tasvir ediliyor. Dün National Geogprahpic'in Ağustos sayısını yutar gibi okurken rast geldim ilk kez. Enfes bir heykelin fotoğrafının yanında minik bir yazıda söz ediliyordu sendromdan. Hemen küçük bir araştırma yaptım. Sendrom bilimsel bir araştırmaya konu olmuş. Floransa'daki  Medici Riccardi Sarayı'nın ziyaretçileri gözlemlenmiş, görüntüleri kaydedilmiş ve ziyaretçilerin kalp atış ve nefes alış hızları, tansiyonları, göz ve kas hareketleri incelenmiş.Ziyaretçilerin görüntüleri kaydedilmiş ve eserlere bakarken ne hissettiklerini yazmaları istenmiş. Eserlere bakanların yüz kaslarının gevşediği, göz bebeklerinin küçüldüğü, kalp atışı, nefes alış hızı ve tansiyonlarında değişiklikler olduğu belirlenmiş. Ziyaretçiler ise hissettikleri "tatlı bir yorgunluk" ve "aşırı duygulanma" hali olarak tanımlamışlar.

Tüm bunları okuyunca aklıma ilkokuldaki koro seçmeleri geldi. Seçmelerde bir şarkı vermişti öğretmen her birimize. Onu söyleyecektik, o da sesimizin koroda yer almaya uygun olup olmadığına karar verecekti. Şarkıyı söylemeye başladım.Ortalarına bir yerlerine geldiğimde gözümden yaşlar akıyordu. Allah'ım ne utanç! Öğretmen ve diğer çocuklar şaşkınlık içinde bakarken yerin dibine geçsem diye düşünüyordum. Zira en olmayacak şarkıyı vermişti ve ben neden bilmem şarkının dibine kadar girmiştim. Öğretmen omzuma hafifçe vurdu, "geç bakalım" dedi. Belli ki o koroda olmazsam ağlamaktan öleceğimi sanıyordu. Gözyaşlarının sebebini muhtemelen böyle yorumladı. Başka türlü nasıl yorumlasın o yaşta bir çocuğun bir şarkıda bunca duygu yoğunluğu yaşayacağı kimin aklına gelir ki. Zira ben bile tam olarak neden böyle olduğunu anlayamamıştım. Hangi şarkıyı söylemeye çalışıyordum işte orası muamma. Zira utançtan yerin dibine girdiğim bu sahneyi öyle bir silmişim ki hafızamdan daha dün o yazıyı okurken anımsadım. Bu kez utanarak değil elbet gülümseyerek. Ve bu kez o zaman neden öyle gözyaşlarına boğularak o şarkıyı söylemeye çalıştığımı bilerek. Zira hala ne zaman bazı şarkıları içimde duya duya söylemeye kalksam yine aynı şey oluyor. 

Bu sendromdan musdarip olanların hamurlarında şahane bir maya olduğunu düşünüyorum. Zira güzellik karşısında büyülenmek her babayiğidin harcı değil. Zaten güzellik denilince pek çok insanın aklına büyük ustaların eserleri değil Adriana Lima ve aynı türden olanların geldiği düşünülürse, güzelik tanımı bu şekilde olanların muhteşem bir heykel karşısında onun çıplak poposu ya da memelerinden ötesini görememe ihtimalleri oldukça yüksek. Aslında elbette insan da en güzel sanat eserlerinden biri. Hatta belki de en güzeli. Ama dediğim gibi bakış farkı var. 

Bu sendromu sadece sanat eseri karşısında değil doğadaki pek çok şey karşısında da yaşayabilmek mümkün. Mesela Sekoya ağaçları, denizlerin en muhteşem yaratıklarından biri olan yapraklı deniz ejderi, ormanın en şahane kuşlarından şaşaalı quetzal vs. Her ne karşısında olursa olsun bu duygulanımı hissetmek olağanüstü bir duygu değil mi? Sıkıcı, rutin günlük hayat içinde böyle birşey karşısında büyülenip kalmak, içinden bir volkanın yükseldiğini hissetmek, göğsünün içinde bir dalganın göğüs kemiklerine çarpıp durduğunu duymak, yüz kaslarındaki hafif gerilim ve gözyaşlarının kontrolünden çıkması... Bence bütün bunlar hayatın içinde bizi katılaştırıp, insan olduğumuzu unutturan herşeye karşı bir meydan okuma, kafa tutma biçimi... 

Resim: Caravaggio