31 Temmuz 2014

tembel teneke

Zaman zaman size de oluyor mu bilmiyorum ama yazmak bazı zamanlar bana çok uzak bir eylemmiş gibi görünmeye başlıyor. Yazmak zorunda mısın yazma diyenleriniz çıkacaktır. Elbette zorunda değilim. Ama yapmaktan keyif aldığım nadir şeylerden biri bu. Ve bundan vazgeçmek istemiyorum. 

Bugün uzun zamandan sonra ilk kez blog blog dolaştım. İnsanlar ne yazmış, gündemlerinde neler var şöyle bir baktım. Çok da keyif aldım. Yeni bloglar keşfettim. Saati düşünmeden yazıların içine kaybolup gittim. Ve onları okurken bir yandan da neden yazmaktan bunca uzaklaştığımı düşündüm. Hem bu blogda hem de milliyet blogda dünyanın yazısını yazmış biri olarak şimdi bu durgunluk çok acaip geliyor. Zira uzun bir zaman hemen hemen hergün yazarak geçirdim zamanımı. O zamanlar anlatacak şeyim mi çoktu şimdi birşey kalmadı mı bilmiyorum. Aslında var, var olmasına ama belki de benim uğraşasım yok. Böyleyse sorun yok. Ama ya artık beynim düşünmeden, sorulamadan donuk donuk günlük hayatı yaşıyorsa? Ya bunun için birşey yazmak istemiyorsam? Düşüncesi bile korkunç.

Bu ara okumak konusunda da sıkıntılıyım biraz. Bulut Atlası hala elimde sürünüp duruyor. Sıkıcı mı? Hiç değil. Bilakis. Ama zamanımı daha çok oyun oynayıp saçma sapan gündelik sorunları düşünerek geçirdiğim için zaman kalmıyor galiba. Bazen diyorum kafa yoracak işleri bir kenara atıp dinlenmeye mi ihtiyaç duyuyoruz acaba? Peki ya böyle yaparak rahata alışıyorsak? Okunması kolay yaz kitaplarından sonra Tolstoy, Nabokov bize fena halde sıkıcı gelirse? Ya da hiç yazmaya yazmaya yazma isteğini yitiriyorsak? Falan filan.

Böyle olunca yani okuyup yazmayınca günleri boşa harcamışım gibi geliyor. Odam tıka basa kitap doluyken benim aptal bir bilgisayar oyununda zaman geçiriyor olmam ciddi bir vicdan azabı. Bunu ne zaman birine söylesem "boşver biraz da dinlen" diyor. İlk başlarda hak versem de şimdi aynı şekilde düşünmüyorum. Çünkü beyin inanılmaz bir şekilde tembelliğe eğilimli. Bir kez kaybetti mi normal çalışma biçimini, kolaya alıştı mı bir daha eskiye dönene kadar akla karayı seçtiriyor. Ne yapmalı?

Velhasılı bu tembellik fena halde canımı sıkıyor...

14 Temmuz 2014

seninle...

Seninle yıldızlı gökler, altın kumsallar, yeşil bir deniz düşlüyorum. Yıldızlar senle daha yakın oluyor, kumsallar sonsuza uzanıyor, denizin içinde binlerce yeni dünya doğuyor. Ah canımın içi, kutup yıldızım seninle herşey dönüşüp, başka birşey oluyor...

Seninle bir tablonun içine hapsolmak istiyorum. Bir müzenin duvarında solgun sarı bir ışık altında kalakalmak, uzanmış elinin gölgesi olmak, ayaklarının altında uzanmış çimlere bakmak, tablonun ortasında dahası kalbinin ortasında açan bir mahzun çiçek olmak istiyorum. Ah göz bebeğim, yedi rengim seninle ben yeniden doğuyorum.

Seninle genç hüzünlü bir aşığın kömürle duvara yazdığı bir şiirin iki dizesi olmak istiyorum. Biri olmadan diğeri eksik kalan, art arda okunduğunda umut, bir başına okunduğunda keder veren iki dize olalım istiyorum. Şiire aşık olmayan hiçbir göz dokunmasın, okumasın bizi diyorum. Ah ömrümün şiiri, sevincim ve kederim sen yalnız ama yalnız benim dudaklarımdan dökül istiyorum. 

Seninle bir balıkçının ayaklarını yıkadığı çeşme olmak istiyorum. Ne zaman çağıldayarak dökülsek her yan huzura kessin diyorum. Su gibi aziz olalım, onun gibi katışıksız, saf ve masum kalalım istiyorum. Denizim, tuzum sensiz ben hiçbir yere sığamıyorum.

Seninle zamanın bilinmeyen bir noktasında kaybolmak istiyorum. İstiyorum ki parmak uçlarımız birbirine değdiğinde zaman yitip gitsin ve biz sonsuzluğun içinde kalalım. Ah benim gecem, gündüzüm, kayıp zamanım... İnan bana sensiz geçen her an kederimden ölüyorum.

Sana binlerce şey söylemek istiyorum. Kalbimi koparıp ellerine versem diyorum. Yalnız bir meyve gibi saklasan onu, kıymetlendirsen ve hiç vazgeçmesen ondan... Kalbim, ruhum sen diyorum sen sadece... Zaten başka da birşey diyemiyorum...

Resim: Sir Lawrence Alma-Tadema

06 Temmuz 2014

masal

"Sen burada yokken içimi kuruttular benim" dedim ona... Ve sonra... Sonrası kocaman bir hiç. Gözlerini aça aça dinledi içimden taşıp duran nehri. Ellerine baktım sonra. Hala öyle masum. Koca dünyanın kirini pasını aşıp gelmiş bir adamın elleri nasıl böyle masum olur? 

Hiç kaçırmadan gözlerini, sanki ruhumun içini görmek istermiş gibi baktı bana sonra. İşte o an anladım geçen bunca zamana rağmen biz hala onunla aynı ağacın altında iki kara önlüklü masum çocuktuk. Geçsin dedim yıllar ne olmuş yani. İnsan isterse zamanı durdurabiliyormuş meğer. Bunu da onunla anladım.

Denizin kıyısında oturdu benimle. Kimsenin yapmadığı birşey değildi elbet ama kimse onun gibi değildi. Dünya üzerine yağsa kollarını açıp bir şemsiye oluşturacakmış gibiydi. Sustuk bir süre. Kelimelerin kiyafetsiz kaldığı yerlerden birindeydik galiba... 

O bana bir masal armağan etti. Hiç kimsenin bilmediği. Dünya yüzünde hiçbir çocuğa ya da büyüğe anlatılmayacak bir masal. Sonun mutlu ya da mutsuz bitip bitmediğini umursamayacağın türden bir masal. Kelimelerden kelebekler yaptık birlikte rengini ne o ne de benim tarif edebileceğimiz. Hepsi zamanla birlikte gökyüzüne karışıp gitti. 

Bir ad koymanın ne manası var diye düşündüm o denize bakarken. Adı her neyse ne. Kimin umurunda. Buradayız ve varız. İşte deniz, salata tabağı, balık kılçığı, sigara, su ve garson çocuk. Sahi kimin umurunda. Gerçek dedim kendi kendime. Değilse bile kimin umurunda. 

Hem vallahi hem billahi böylesi uçup giden bir zaman görmedim. Zalimdi hep ya zaman bu kez daha da beterdi. Hayatımın iki gününü dişlerinin arasında ezdi, çiğnedi ve ayaklarımın dibine tükürdü. Ah ki ahhhh... İnsan ne zavallı ne sefil... Zamanın çiğneyip tükürdüğünü bile koynuna alıp saklıyor. Ve her düşündüğünde "ah" diyor... Kalbinin her ezildiğinde "ahhh"...

Zamanında demiştim ki Tanrı'ya "bana bir işaret yolla ki yeniden kendim olabileyim... Unuttuğum ne varsa hatırlat bana... Ben kendimi yitirdim ve o yitirdiğim herşeyi çok ama çok özledim..." Beni duydu... ve bana çocukluğumu yolladı... O kocaman adamın hala masum gözlerinin aynasında baktım kendime... O küçük ve mutlu kızı gördüm.... Gülümsedim sonra... Yüzümün derinine yerleşip kalmış ne kadar acı varsa hepsi kelebeklerin kanatlarına takılıp gitti...

O bana bir masal armağan etti... İçindekilerin hep çocuk kaldığı bir masal...

Resim: Herbert Draper