12 Haziran 2014

Olur ya...

Ön sıradaki koltukta kıpırdanıp duruyor. Arada bir babasını dürtüyor birşeyler anlatıyor. Babası pek oralı değil kah etrafı izliyor kah elindeki telefonda birşeyler yapıyor. Babasından istediği tepkiyi alamayınca koltukta ters dönüyor. Göz göze geliyoruz. Beş yaşında var yok. Kısacık saçları özenle taranmış. Kocaman gözlerini açmış bana bakıyor. Gülümsüyorum utanıyor başını eğiyor. Yan tarafında bir balerin edasıyla oturan ablasına bakıyor. Ablası tepesinde topuzu süslü elbisesiyle bir prenses gibi oturmuş alt koltuklardaki tebaasını süzüyor. Çocuk fena halde sıkılıyor. Ben de öyle. Tekrar bana bakıyor. Yüzünde kırmızı iki dudak. Belli ki sevgisini yanağa yapıştırılan iki dudakla gösterebilen bir teyze ya da abla öpmüş onu. Parmağımla kendi yanağıma pıt pıt vuruyorum. Ne demek istediğimi anlamıyor. Muhtemelen "beni öp" dediğimi sandı. Kendi kendime gülüyorum. Ben gülünce çocuk daha da utanıyor. Daha fazla utanmasın diye sahneye bakıyorum. Konserin başlamasına çeyrek saat var daha. 

Birazdan yanıma bir anne ile kızı gelip oturuyor. Kız da çocukla aynı yaşlarda. Annesi diğer tarafa ufaklık benim yanıma oturuyor. Kız öyle sevimli ki insanın sarılıp öpesi geliyor. Gülümsediğimi ancak o da bana gülümseyince fark ediyorum. Kız gözünü ayırmadan saçıma bakıyor. Ben de onun saçına bakıyorum ve anlıyorum neden gülümsediğini. Bana baktığı vakit aynada gördüğü kendi saçlarını görüyor. İkimizin de bukleleri var. Annesine bakıyorum. Kadının ipek iplikler gibi uysalca aşağı inen saçları var. Bu kızla ikimizi yan yana gören pekala onu benim kızım sanabilir. Bu çocuk benim olsaydı diye geçiyor bir an içimden. Pek emin olamıyorum bir çocuğa bakıp bakamayacağımdan. Tek emin olduğum onu çok fazla seveceğim. Ama elbet bu yetmez.

Birazdan konser başlıyor. Işıklar kapanıyor ve koro peşrevle açıyor konseri. İliklerime kadar içime doluyor müzik. Tüylerim diken diken oluyor.  Birbiri ardına sanat müziğinin en güzel şarkılarını söylüyor solistler. Amatörler ama bu işi gönülden yaptıkları belli. Samimiyet, her zaman olduğu gibi, herşeyin önüne geçiyor. Birazdan arka sıradan biri kulağıma eğilip fısıldıyor "iki tek atılmaz mı şimdi bu şarkılarla" Dönüp bakıyorum çok sevdiğim bir arkadaşım. Gülümsüyorum "Hiç atılmaz mı?"

Çocuklar kıpırdanmaya başlıyorlar. Öyle ya onların ne işi olur sanat müziğiyle. Daha öyle küçükler ki isteseler bile uzun süre dinleyemezler. Öndeki çocuk babasını dürtüp duruyor. Adam pür dikkat koroya bakıyor. Anneleri yok yanlarında. Kendi kendime "be adam çocukları evde bıraksaydın ya" diyorum. Aklımdan bin tane ihtimal geçiyor, ya eşi ölmüş de bu adam iki çocukla kalmışsa, ya çocukların şimdiden sanat müziğini sevmesini istiyorsa... Ben bunları düşünürken bir kadın solist sahneye geliyor. Adam hemen telefonunu çıkarıp çekime başlıyor. Şimdi anlaşıldı. Anne koroda şarkı söylüyor. Çocuklar kıpırdamayı kesip annelerine kilitleniyorlar. Akıllarından ne geçtiğini deli gibi merak ediyorum. Gurur mu heyecan mı? Yoksa evde onlara kek yapan anneyi süslü bir tuvalet içinde sahnede şarkı söylerken görmenin şaşkınlığı mı?

Yanımdaki kıvırcık durmaksızın hareket ediyor. Ya koltukların altına giriyor ya öndeki çocuğun kafasına vurup saklanıyor ya koltuğun tepesine çıkıp oturuyor ya da ayaklarıyla ön koltuğun sırtını tekmeliyor. Annesi en ufak bir tepki vermiyor. Gerçi verse ne olacak bu küçük cadıyı durdurmak pek mümkün görünmüyor. Konser bitiyor küçük kız çılgın gibi alkışlıyor. Işıklar yanınca fark ediyorum ki salon hınca hınç çocuk dolu. Bir yandan garibime gidiyor bir yandan da hoşuma... Belki diyorum onların müzik zevkine bir katkısı olur bu konserin...Öyle ya "biz Heybelide her gece mehtaba çıkardık" şarkısı belki dillerine dolanır belki... Kimbilir belki onlar bu şarkıları öğrenirlerse eski güzel günleri de geri getirirler kendi zamanlarına... Olur ya....

Resim şuradan

10 Haziran 2014

bisikletle ağır ağır...

Pencerenin önünde ne yapacağını bilmez bir şekilde duruyorum. Ne kadar zamandır buradayım hiç bir fikrim yok. Bisikletlerini ağır ağır süren o iki çocuk ne zaman geçmişti? İşte onlar geçtiğinden beri buradayım. Onların sanki dünyada herşey yolundaymış gibi sakin hallerini gördükten sonra birşey kopmuş olmalı aklımın içinde. Başka bir tarafa kayıp gitmiş olmalı ruhum, dünyanın en kederli köşesine atmış olmalı beni bir dalga...

Bu mümkün mü? Olup bitene kayıtsız kalmak. Sanki herşey olması gerektiği gibi oluyormuş gibi devam etmek mümkün mü? Bunca şey olurken dünyanın bir alev topu değil de yeşil mavi bir gezegen olduğunu düşünmek, hayatın bir armağan olduğuna inanmak, aslında insanların özünde iyi olduklarını savunmak gerçekten olası mı?

Eskiden pek saf ve pek iyi niyetliyken ben ya da şöyle diyelim dünyanın hala iyi olacağına ve hatta biraz çalışırsak bir şeyleri düzeltebileceğimize inanırken ve inatla, ısrarla bunu korumaya uğraşırken griye çalan bu gezegenin bir zamanlar olduğu gibi mavi yeşil olacağını bilirdim. Bilirdim diyorum çünkü aklın yolu bir sanırdım. Ama şimdi ne gerçek ne yalan ne doğru ne yanlış hiç bir fikrim yok. 

Bu, içinde yaşadığımız, artık kesinliklerin olmadığı bir dünya gibi geliyor bana. Herşeyin kaypak bir zeminde durduğu en ufak bir sallantıda herkesin ve herşeyin aniden yerinin değiştiği ve bu yüzden de ne zaman başımızı çevirsek gördüklerimizin yerine yeni başka birşeylerin gelip oturduğu bulanık, kaygan bir dünya. Dolayısıyla amaçlarımızı yitirdiğimiz ve hayatın anlamı konusunda durup düşünmeye bile mecalimizin kalmadığı bir hayat.

Belki de o iki bisikletlinin yaptığı en doğrusudur. Sakince ilerlemeye devam etmek, güneşli bir günün altında yanında kim varsa onunla havadan sudan söz etmek, birşeylere gülmek ve herşeyi boşvermek. Bunca boş şeye kafa patlatmamak...  En doğrusudur... Bilemiyorum...

Fotoğraf