23 Şubat 2014

yensek de yenilsek de...

Murakami şöyle diyor, "Fakat nedendir bilmem, eskiden beri bir başkasına üstün gelmek ya da yenilmek pek umurumda olmadı. Bu özelliğim bir yetişkin olduktan sonra da değişmedi. Hangi konuda olursa olsun bir başkasını yenmeyi ya da ona karşı yenilmeyi kafama takmam. Daha ziyade aklım kendi koyduğum standartları sağlamaya odaklanır"

Bu bölüm belki de ancak benim gibi "yenilmeyi pek umursamayan ve bu yüzden de kendisinde bir eksiklik olduğunu düşünen" birinin ilgisini çekebilir. Çocukluğumdan beri hangi oyunu oynarsak oynayalım ne yenmeyi ne de yenilmeyi umursadım ben de Murakami gibi. Bir farkla. O da şuydu ki yenmeyi kafasına takmış, bu yüzden tırnaklarını kemiren çocuklar karşısında hasbelkader galip gelmişsem duyduğum üzüntüydü. Bu fazla duygusal tutumu şöyle açıklayabilirdim o zamanlar, "yazık, yenmeyi çok istiyordu." Oysa benim umurumda değildi. Ardı ötesi oyundu. Oyun. Bu bir savaş değildi. Kimse canını ortaya koymuyordu. Yenilmek sadece çocukların aptalca alaylarına maruz kalmak demekti ki bunun da zırnık önemi yoktu. Oysa yenme hırsı olan bir çocuğun belki uykuları bile kaçabilirdi. Ne gerek vardı o halde. Bu budalaca duygusallık yüzünden sırf üzülmesin diye en sevdiğim arkadaşıma bile isteye yenilmişliğim olmuştur. O mutlu mutlu benimle dalga geçmiş, kendi başarısıyla gurur duymuş, ben de mahsusçuktan kızıyor gibi yapmışımdır. Zira hırs dolu bir çocuk için öfkelenilecek bir başka şey de yenilgisine bozulmayan, bunu umursamayan bir başka çocuktur.

Bir gün biri bana "hiç mi hırsın yok senin?" diye sormuştu. Bir tavla ya da kağıt oyunu sonrasıydı muhtemelen. Oyun konusunda hırsım yoktu elbette.Şaşırarak bakmış ve bunun iyi birşey olmadığını söylemişti. Hırs önemli birşeymiş başarı için. Öyle demişti. Başarı konusunu çok düşündüm sonraları. Çok para kazanmak, bir sürü insana emirler verecek bir konumda olmak, sahnelere çıkıp ödüller almak vallahi de billahi de umurumda değildi. Eğer bunları istemeyenler kaybedenler kulübüne yazılacaksa ben başkan olmaya bile aday olabilirdim. Benim hayal ettiğim tek başarı bütün bu saçmalıklar içinde huzurla yaşamayı başarabilmekti. Bu yüzden de dervişlere, sufilere, tek hırka ve asa ile dolaşıp başkaca birşey istemeyenlere hep hayranlık duydum. Herşeyden el etek çekmiş dağ başına ev kondurup içinde huzurla yaşayan az konuşan saçı sakalı birbirine girmiş adamlara daha da çok... İşte benim başarı anlayışım buydu. Neyin yenilgisinin ya da yengisinin hesabını yapar ki böyle biri? 

Aslına bakarsanız asıl başarı sabah uyandığında tek bir zorunluluğunun olmadığı bir yaşamdır. Hayal edebiliyor musunuz böyle birşeyi? Bir kedi iseniz belki böyle bir yaşamınız olabilir ama bir insansanız ve diğer insanlarla birlikte yaşıyorsanız asla... Tüm bunları anlattığım insanlar bana tuhaf bir yaratıkmışım gibi baktıkları için belki de uzunca bir zaman hırsımın olmayışını bir eksiklik olarak gördüm. Başarı için çabalamayacak kadar tembel birinin bahanesi ya da. Ama şimdi hiç de öyle düşünmüyorum. Bütün bu aptallıklar silsilesi içinde birilerinin başarı diye şişirdiği balonların içine girmeyi reddediyorum. Varsın kaybedenler kulübünün başkanı olayım umurumda değil. Ben bir tek düzgün bir insan olmanın ve düzgün bir insan olarak huzur içinde yaşamanın, kimsenin canını yakmamanın, insanlara sözcüklerle bile olsa birazcık mutluluk vermenin peşindeyim. 

16 Şubat 2014

anneanne lafları...

Tüm öğleden sonra okudum. Kendimi öyle kaptırmışım ki ne annemin dışarı çıktığını duydum ne de evde uzun zaman yalnız olduğumun farkına vardım. Kapı çaldı. Annem mutfaktadır, açar diye bekledim. Kapı birkaç kez daha ısrarla çalınca annemin çıkmış olduğunu fark ettim. Kitap okumaya dalmasam da duymazdım gerçi çıktığını zira kendisi hayalet gibi sessizce yürümekte bir üstaddır. Kaç kez korkudan öldürüyordu beni bu yüzden.

Her neyse kapıyı açtım. Manzara evlere şenlikti. Annem ve arkasında beş tane tombul tavuk. Gülmeye başladım. Anneminkilerle beraber altı çift göz şaşkınlıkla bana baktı. Neden gülüyormuşum? Yer değiştirelim de sen bak manzaraya dedim anneme. Tavuk çetesinin reisi aldırmadı. Onların acıktığını ve yem vermesi gerektiğini söyledi, elindeki kovaya yem doldurdu ve "hadi gelin kızım" diyerek çete üyelerini toplayıp gitti. Tavuklardan biri eksikti. Pencereden başımı uzatıp sordum. O tavuk sevgililer gününde anne olmaya karar vermiş, bulduğu birkaç yumurtanın üzerine yatmış. Annem çıkan civcivlerin aşk çocukları olacağını düşünüp ilişmemiş. Böyle söyledi. Şunu da ekledi tabi, yüzümdeki pis sırıtmayı kesmezsem benim için fena olurmuş. Zira tavuklar kendileri ile alay edilmesine fena bozuluyorlarmış. Bunu onlar mı söyledi dedim. Yok onlar söylememiş ama annem onların dilinden anlarmış. Bence annem kızıyor aslında. Tavukların umurunda bile değil. 

Annem tavuklarla uğraşadursun ben kitabımı okumaya devam ettim. Tüm gün yataktan çıkmadığım için sırtım fena halde ağrıdı tabi ama bunu ancak kitap bitince fark ettim. Biraz anneme takılayım dedim. Ayaklarını uzatmış oturuyordu. Haberleri izlemeye başladık. Kokoş bir kadın yüzüne hüzünlü bir ifade vermeye çalışarak, depreme karşı güçlendirme çalışmaları yapılan bir binanın yıkıldığını söyledi. Annemin yorumu evlere şenlikti tabi. Neresini güçlendiriyorlarmış eski binanın, nene gelin olur muymuş? Ney ney ney dedim gülmeye başlayarak. Öyle dermiş anneannem eski birşeyin yeni hale getirilmesine; "Nenem gelin olur mu?" Yahu anne dedim bu laflar kaybolmasın. Sen bana söyle ben de yazayım. Belki birilerinin aklında kalır. Yazık güzel laflar.

O söyledi ben de yazdım. 

Fotoğraf şuradan

13 Şubat 2014

vişneli pasta

Zaman zaman büyük bir kalabalık halinde oturmak zorunda kalıyoruz. Ve doğal olarak bu kalabalıktaki insanların ortak olan pek fazla konusu olmuyor. Kalabalık ne kadar büyükse sessizlikte o kadar rahatsız edici oluyor. Böyle zamanlar için geliştirdiğim saçma olduğu kadar eğlenceli bir yöntem var. Tek bir soru soruyorsunuz ve bu soruya nedense herkes cevap vermek için gönüllü oluyor. Bilirsiniz herkes oyunlara bayılır. Bu da bir çeşit oyun ne de olsa. Örneğin, bir yemek olsaydın, bu bir pasta ya da tatlı türü de olabilir, ne olurdun ve neden? Haydi size de sorayım. Nasılsa blog yazar ve okurları olarak birbirine hiç benzemeyen bir kalabalığız.

Ben muhtemelen vişneli pasta olurdum. Genel itibariyle neşeli ama beklenmedik zamanlarda şaşırtıcı ölçüde ekşi. Ama olay bununla bitmiyor. Birine sadece kendini ne olarak tanımladığını sormak madalyonun tek tarafını göstermeye yarıyor. Asıl bu soruyu şöyle sorduğunuzda "X kişi bir yemek olsaydı, bu bir pasta ya da tatlı türü de olabilir, ne olurdu ve neden?" Çok enteresan bir biçimde insanların kendilerini tanımlamalarıyla başkalarının onları tanımlaması arasında çoğu zaman bir fark oluşuyor. Bunu hemen kendi üzerimden bir örnekle anlatayım, az önce birkaç kişiye sordum ve sırayla şu cevapları aldım, biri sütlaç dedi diğeri karakız pastası bir başkası tiramisu beni deli etmeye çalışan bir başkası ise bol hıyarlı salata olduğumu söyledi. Sağolsunlar hepsi de bir tatlıyla tanımladılar son kişi hariç. Zaten olayı tek ciddiye almayan oydu ki kendini inek yahnisi olarak tanımladı.  

Onların kendi tanımlamalarından da söz etmeliyim. Biri kendini baklava olarak tanımladı. Ben ise onu cevizli kurabiye. Onu cevizli kurabiye olarak tanımladım çünkü hem saf ve düzgün biri hem de onu tanıyınca ruhunun tam ortasındaki ceviz lezzetini fark edebiliyorsunuz. Kendini kebap olarak tanımlayan birini ise yoğurtlu bir meze olarak tanımladım. Çünkü dışarıdan bakınca yoğurt bölümünü görebiliyorsunuz ancak tadınca yani onu iyi tanıyınca özünde ne olduğunu anlıyorsunuz. Ve kesin bir karara varıyorsunuz; ya onu çok seviyor ya da nefret ediyorsunuz. 

Sonuç itibariyle herkesin kendi algısıyla başkasının onu algılaması arasında çoğu zaman fark oluyor. Ama eğer bu iki algı arasında büyük bir fark yoksa kendimizi doğru ifade edebiliyor olduğumuzu düşünüyorum. Ama büyük bir fark varsa yan insanlara kendimizi iyi anlatamıyoruz ya saklanıyoruz ya da etrafımızdaki kişiler bizi tanımak için yeterince emek sarf etmemişler diye düşünüyorum. Bu sadece bir tahmin elbette. Günlük hayat psikolojisi diyelim ki uzman psikoloji ile uzak yakın alakası yok.

Haydi biraz oyun oynayalım. Soruyu cevaplamak ister miydiniz?

Fotoğraf: şuradan

07 Şubat 2014

Hayat cidden çok acaip azizim...

"Nasılsın fındık içi" dedi bir ses. Kafamı kaldırdığımda ilk gördüğüm kocaman içten bir gülümseme. Zayıf mı zayıf, esmer, üstü başı dökülen ve garip bir biçimde neşeli bir kadın duruyor karşımda. "İyisin değil mi?" diyor iyi olduğumu söylüyorum. "Sen de iyi misin?" diyorum. Hiç tanımadığım bu kadına siz diyemiyorum çünkü onda insanda aşinalık, akrabalık, arkadaşlık hissi yaratan birşey var. Sıcak birşey. Sözcüklerle anlatılamayacak denli sımsıcak birşey. Hiçbir şey istemiyor benden. Dilenci değil. Sadece iyi dileklerini getirmiş. Hepsi bu. Allah'tan iyilikler diliyor üzerime. Ben de onun için diliyorum. Otur diyorum, yok sadece geçiyordum diyor.

Geçenlerde yine böyle bir kadına rastlamıştım. Öyle bir "guzuuuuum" dedi ki yemin ederim boynuna sarılıp öpesim geldi o teyzeyi. İçtenlik başka birşey azizim. Çalışıp kazanılacak, okuyup öğrenilecek birşey değil. Bazıları böyle bir kalple doğuyor. Belki de herkes böyle doğuyor da bunlar bozulmuyorlar. Ötesini berisini düşünmeden pür iyilik, pür güzellikle konuşuyorlar. İşte ben bu kadınlara bakınca aklıma Anadolu kelimesi geliyor. Esas Anadolu bu kadınların memleketi olmalı diyorum. Serin dereler, kirlenmemiş ormanlar bu kadınların. Tıpkı onlar gibi olan bu gök ve toprak onların. Ve işin en acaip yanı şu ki şu koca Anadolu'da en yoksul olanlar da onlar. Toprağın esas sahipleri şimdi bu toprağın en sefilleri.

Hayat cidden çok acaip azizim...


Fotoğraf: memurlar.net

05 Şubat 2014

denge

Adam çayına tek bir şeker atıyor. Nasıl da zarif bir hareketle, tek bir şeker. O çayını ağır ağır karıştırırken hiçbir şeyi kararında yapamadığımı düşünüyorum. Bir zamanlar üç hatta belki dört şekerle içtiğim çayı uzun zamandır hiç şekersiz içiyorum. 

İnsanlar bu dengeyi nasıl sağlıyor ve nasıl koruyorlar merak ediyorum. Mesela sadece yemeklerden sonra sigara içenler var bildiğim. Oysa ben ne zaman sevinsem ne zaman üzülsem hatta hiçbir şey hissetmesem bile kültablalarını tepeleme dolduruyorum. Bir gün sigara ile aramız bozulursa -ki umarım bozulur- biliyorum ki bir daha elime bile almayacağım.

Bu dengesizlik durumu sevinç ve kederde de aynı. Bir sabah kederden içim katılırken bir sabah küçük bir serçe gibi neşe içinde uyanıyorum. Elbette ikisinin de sebebini bilmiyorum. Rüyalardır belki. Herşeyi dibine kadar gerçek sanan benim gibi birinin rüyalarını da gerçek sanması, her ne olduysa o anda hissettiğini günün geri kalanına da taşıması çok acaip değil.

Bir kız tanırdım eskiden. Uzun, sarı, her daim temiz ve uzun uzun fırçalanmış saçları vardı. Aman Allah'ım düzenin ve tertibin ayaklı sembolüydü. İnce uzun ve tertemiz parmaklarıyla kırmızı minik bir ajanda çıkarırdı çantasından "bir dakika not alayım ki unutmayayım" der tüm sohbeti mahvederdi. Ben dolma kalem lekesine bulanmış parmaklarımla, kafamın üzerinde terk edilmiş bir kuş yuvası gibi duran saçlarımın darmadağın buklelerini çekiştirirdim o böyle yapınca. İşte bu kız tam bir denge timsaliydi ve hayatımda gördüğüm en sıkıcı insandı. Ne zaman ne yapacağını bilirdiniz onu tanıdıktan bir hafta sonra çünkü. Fena halde boğardı sizi bir süre sonra. Şayet onun gibi bir düzen timsali değilseniz.

Ben belki de sağı solu belli olmayan, aklını bir türlü okuyamadığım insanları sevdiğim için bir türlü dengede duramıyorumdur. Denge bana çok ama çok sıkıcı geldiği için bir uçtan diğerine zıplayıp duruyorumdur ya da. Hiçbir şeyin yüzeyinden geçmeyip dibi görmeden çıkamıyorumdur o duygudan. Seviniyorsam başım bulutlara değiyordur, üzgünsem yerin dibini boyluyorumdur bu yüzden belki. Bilmiyorum.

Resim: Alex Hall

01 Şubat 2014

karaya vurmuş balıklar

Gün geçtikçe katılaştığımı farkediyorum. Katı, sert ve kırılmaya çok daha müsait. Oysa aklımı başıma devşirdiğim günden beri tek bir hedef doğrultusunda ilerlediğimi sanıyordum ki o hedef esnek, hoşgörülü ve kolay kolay öfkelenmeyen, huzur dolu biri olmaktı. Bir yerlerde yoldan sapmış olmalıyım.

Böyle durumlarda zamanı, mekanı ve insanları suçlamak kolaydır. Hatta daha da ileriye gidip Tanrı'yı bile suçlamanız olasıdır. Oysa başımıza gelenler her ne kadar bizim suçumuz olmasa da verdiğimiz tepkiler tamamen kendimizle ilgilidir. Sanıyorum bendeki sorun da tam olarak bu. 

Şu lafı severim; "ne arıyorsan o olursun" Çok insan buna sevgi arıyorum, aşk arıyorum, başarı bilmem ne diye cevaplar verir. Ama bence çoğumuz aslında ne aradığımızı bilmiyoruz. Ben samimi olarak şunu itiraf edeyim ki muhtemelen ben öfkelenecek birşeyler arıyorum. Bu kadar çok öfkenin başka bir açıklaması olabilir mi? Algım sadece aptallıkları, saçmalıkları görüyorsa başka nasıl açıklayabilirim bunu? Dünya bu kadar korkunç olamaz. İçinde mutlaka güzel birşeyler de olmalı. 

Sabah uyandığımda şunu soruyordum kendime, "Sen ne zaman bu kadar kör oldun?" Sahi ne zaman? İşte buna bir tarih vermek çok zor. Ama zamanın birinde birşeyler yüzünden, hayır birşeyler yüzünden değil kendi yaptığım birşey yüzünden, kör olmuş olmalıyım. Şimdi yeniden mi görüyorum? Yok hayır sadece bu körlükten kurtulmaya çalışıyorum. Başarır mıyım? Başarmak zorundayım zira böyle yaşayamam. İçimi bu kadar öfke ve nefretle doldurmuşken yaşayamam. 

Şöyle düşündüm, pek çok haksızlıkla yüz yüze gelmek zorunda kaldım. Bildiğim ve olması gerektiğine inandığım herşeyin tersine döndüğü bir dünyanın içinde uzun zaman nefes almaya çalıştım. Ama bunları düzeltmeye çalışmak yerine kızdım, öfkelendim ve alıp başımı gitmeyi düşündüm. Nereye gideceksem? Sanki bunların hiç olmadığı adil bir dünya mevcut. Yok öyle birşey. İş zaten bunların olmadığı bir dünyada yaşamakta değil, iş bunlar olmasına rağmen bunların hakkından gelmekte. 

Güçsüz olmayı kabul etmez benim kadar öfkeli olan biri. Aslında öfke dozu ayarlanır ve pozitif yönlendirilirse iyi birşeydir de. Lakin ben şimdiye dek bunu beceremedim. Birşeyler yapmak zorundayım. Daha önce de dediğim gibi bu şekilde yaşayamam.

Bu ülkede yaşayan pek çok insanın aynı şeyi hissettiğinden kuşkum yok. Zira olmaması gereken herşey bir şekilde normalleşiyor burada. Kabul ediliyor ve hatta esprilere malzeme oluyor. Dürüst olmak, hak aramak, adalet istemek ise kimi zaman aptallık kimi zaman da hayalperestlik olarak adlandırılıyor. Ve bizim gibiler, yani ahlak, erdem, vicdan, merhamet kelimeleri ile büyütülenler bir tür uyumsuzlar olarak yaşamlarına devam etmeye çalışıyorlar. Karaya vurmuş balık misali. 

Kendimi insanlığa örnek gösterecek denli mükemmel değilim. Demek istediğim bu değil. Sadece düzgün dürüst yaşamaya çalışan biriyim. Bu da acaip değil herhalde. Acaip mi? Değildir zira böyle çok insan tanıyorum. Karaya vurmuş bu balıklar tıpkı benim gibi öfkeliler. Onlar da kendi değerleri ile şu an varolan dünyanın uyumsuzluğundan dehşete düşmüş durumdalar. Kimi benim gibi katılaşmaya başlamış kimi ise hala hoşgörü ile hala iyi niyetle yaşayamaya devam etmekte.

Sonuç itibariyle bu kadar katı olmak istemiyorum. Daha sakin durmak istiyorum tüm olaylar karşısında. Sakin durursam daha akılcı düşünebileceğimi biliyorum çünkü. Ağzımdan çıkanı kulağım duysun istiyorum mesela. Sonradan geri alamayacağım sözler etmek istemiyorum. Zaman zaman cevap vermemenin en sağlıklı davranış biçimi olduğunu öğretmeyi istiyorum kendime. Ve vallahi deniyorum. Başarır mıyım bilmiyorum ama gerçekten deniyorum.

Resim: Salvador Dali