29 Eylül 2013

Çıplak ayaklar, pembe ayakkabılar, Sartre ve Marquez

Kitapçının raflarından birinin önünde, elimde Jean Paul Sartre'ın Bulantı'sıyla duruyorum. Bulantı'dan ne kastettiğini tam olarak bilmiyorum. Bu yüzden kendi bulantımı düşünüyorum. Bu hafta insanlığın haline bakarken hissettiğim şeyin adı bu. Bu zamana kadar hiç böyle bakmadım onlara. Halleri komedi ve dram karışımıydı. Oysa şimdi içim ezilerek bakıyorum. Geçen haftaki çıplak ayaklı çocuk mesela. İki yaşında var yok. Sarı saçlı, tombul ayaklı, pasaklı ve çok ama çok tatlı bir çocuktan söz ediyorum. Z. ile bahçede otururken önümüzden annesi ile geçen çocuğun ayaklarına bakakalmıştık. Z. dayanamadı, "Ayakkabıları yok mu bu çocuğun?" diye sordu. Annesi bize dönünce çocuk da dönüp gülümsedi. Kim olsa içi ezilirdi o gülümsemeye. Sefaletin, yokluğun, acının farkında olmadan hala gülümseyebilen yegane canlıdır çocuklar. Ve bu yüzden de ne zaman gülümsese böyle bir çocuk içinizden bir cenehhem alevi geçip yakar kalbinizi. "Yok babam yok" dedi çocuğun annesi, utandı galiba biraz da çocuğu kucağına alıverdi. Öptü bir de kocaman. Mesaj açıktı, "ben onu sefil etmem etmesine de elde yok avuçta yok" demekti o öpücük. Hızlı adımlarla geçip gittiler. İçimize bakmaktan, sarsılmaktan aklımıza gelmedi kadıncağıza ayakkabı alsın diye para vermek. Aslında bunun kararını vermek de zor birşey. Birine yardım etmeye çalışırken onun gururunu incitmek var işin ucunda. Alır mıydı o parayı almazdı büyük ihtimal. Çocuklarının ayaklarının çıplaklığından utanıp onu kucağına alan ana bunu kendi suçu sayıyorsa başkasından para almak da gücüne gider muhtemelen. İşte bu gibi şeyler yüzünden Sartre'ın bulantısıyla benimki aynı mı diye kafa yorup duruyorum. Okur görürüz diyorum sonra. Belki de aynı yerden yaralanıyoruzdur.

Ben bunları düşünürken iki küçük kız önüme geçiyor. 6 ya da 7 yaşında olmalılar. Biri Marquez'in Kolera Günlerinde Aşk'ını alıyor eline. Boyları ancak o rafa yetişiyor. Kitabı evirip çeviriyor, yanındaki arkadaşına gösterip "Sence annem bunu sever mi?" diyor. Elimdeki kitaba bakıyor gibi yapıp bir yandan da onları izliyorum. Küçük kızların sohbetlerini yetişkinler bölmemeli. Sesimi çıkarmıyorum. Diğeri omuz silkiyor "Bilmem ki" diyor. Annesine hediye almak isteyen kız hecelereyerek kitabın adını okuyor, "ko-le-ra-gün-le-rin-de-aşk" Kıkırdıyorlar. Sanırım aşk kelimesi kıkırdatıyor onları böyle. Kitabı almaya karar veriyorlar. "Bence annem bunu sever" diyor giderken "içinde aşk geçiyor." Kızların arkalarından bakakalıyorum. İkisini de tutup şapır şupur öpesim var. 

Bulantım geçiyor şimdilik. Aklım bu kez şansa takılıyor. Çıplak ayaklı çocuklar ve annesine kitap alan pembe ayakkabıları kızlar neye göre belirleniyor?

Foto: Radikal

25 Eylül 2013

kazkafalılar güruhu...

Size birşey söyleyeyim mi, tam olarak tanımlanamayan ve sırf birilerinin hayatını berbat etmek, sinirlerini bozmak için var olan bir güruh var. Bunları suratlarına bakınca hemen tanıyamıyorsunuz, ancak bir süre geçmesi ve sizin onları gözlemlemeniz gerekiyor. Bu güruh muhatap olduğu insanları kızdırmak, sinirlendirmek ve germekle besleniyor. Yaşam enerjilerini bundan alıyorlar. Ve ne kadar korkunç ki bunlardan pek çoğunu tanıyorum. 

Bugün bu tiplerden birinin gırtlağını sıkacaktım. Gereksiz konuşmalarla kafamı beynimi yedi koskoca adam. (pardon adam mı dedim, lafın gelişi işte) Bu toplumun sorunu bu işte, hayat ve olaylar üzerine kafa yormayıp, işi gücü insanlar olan salakların sayısı çoğunlukta. Sen bunu neden dedin, o bunu neden öyle yapmış vıdı vıdı vıdı... Olayın bütününü görmekten aciz olana, cahil lafının iltifat sayılacağı denli beyinsiz olana, seni dinlemeden, anlamadan kendi minicik zekasıyla yorum yapmaya kalkana ne denir? (yine pardon zeka mı dedim? yine lafın gelişi diyelim o halde...)

Allah belanızı versin ya... Bu sabah sakin olacağıma, kimseyi pek fazla umursamayacağıma, kendi işime gücüme bakıp bunlara kafa yormayacağıma, zihnimi bu küçük adamlara değil de büyük olaylara odaklayacağıma söz vermiştim. İnsana kendini mahcup ediyor kazkafalılar. Şuraya okkalı okkalı laflar yazasım var ama değmezler.

Bunlar benim sınav sorularım galiba yoksa bunca peş peşe gelmezler. Ama başaracağım. Sakin olacağım ve öfkeden elim dilim dolanmayacak. Sorun şu ki, bu kadar cahil ve kafasız olmayı kabullenemiyorum. Kafatasının içindeki o kıvrımlı gri organın her insanda kullanıldığına dair yersiz bir inanca sahibim. Ama hepimiz biliriz ki bazı bardaklar kullanılır bazıları ise vitrin süsüdür. İşte ben bu vitrin süslerine bir türlü anlam veremiyorum.

Yazmak sahiden teskin edici bir güce sahipmiş bu arada. Klavyenin tuşlarını baya bir zedelesem de kelimeler sakinleştirdi... Ama kararlıyım yarın çok sakin olacağım. Eğer sakin olmazsam bu beyinsizlerin tuzağına yeniden düşümüş olacağım ki tuzağın tuzak olduğunu bilerek düşmek aptallığın daniskası olur. Umarım aptalın teki değilimdir...

01 Eylül 2013

canı cehenneme...

Yaz bitti. Bugün Eylül teşrif etti ve ben Ağustos'tan kurtuldum. Benim lanetli ayımdır kendisi. 

Tüm yaz boyunca paket paket sigara içtim, kutularca ice-tea. Bol bol kendimle kavga ettim. Sövdüm saydım kendime. "Tembelsin" dedim "herşeyi erteliyorsun" dedim. Kendimden utanmam gerekirdi ama hiç utanmadım. "Ben böyleyim" deyip omuz silktim, sonra böyle devam edemeyeceğime karar verdim. Hergün işimden nefret ettim. Hergün sabah uyanmaktan da... Günleri kendime zehir ettim. Yaz bitsin de kurtulayım diye dua ettim.

Tüm yazlık kıyafetleri bahçeye yığıp yakmak istedim mesela. Kitaplarımı (düşünebiliyor musunuz kitaplarımı bile) yakıp kül etmek istedim. Kıyamadım. Hatta hayalini bile kuramadım. Buna "kadın tırlatmış" yorumunu getirecek olanlara bir çift sözüm olacak (sahi sinirlenince söz neden çift olur? Karısı komşuyla kavga eden adamın dışarı çıkıp karısına destek olması gibi birşey mi bu?) Neyse dağıtmayalım, dağılmayalım. Ne diyorduk? Bir çift sözüm vardı bana delirmiş diyene. Sahi kuzum siz hiç bıkmadınız mı tüm hayatınızdan. Herşeyin külliyen yok olmasını yeni bir hayata sıfırdan başlamayı gönlünüz hiç arzu etmedi mi? Şanslı bir hayatı yaşıyor ya da akla zarar bir iyimserliğin sularında yüzüyor olmalısınız. 

Cep telefonumu parçalara da ayırmak gibi bir hayale sahiptim tüm yaz bir de. Kimse beni bulamasın, yitip gideyim istiyordum. Sukunet ancak cep telefonsuz bir dünyada mümkün değil midir azizim? Tüm bunları düşünürken "ulan ne güzel şey yaşamak" diyen insanlarla tek tek tanışıp röportaj yapmayı planladım. Ama bir tekini bile bulamadım. Bence o insanlar tüm kanallarda konuşmalı gazetelerin pazar eklerinin orta sayfası onların röportajına ayrılmalı. Dünyanın bizim gibi manyaklara değil onlar gibi iyimser güzel yürekli adamlara kadınlara ihtiyacı var çünkü.

Her gece dua etmeyi denedim ama dua yerine Tanrı'yla sohbet ederken buldum kendimi. Zaman zaman kavga ettik. Daha doğrusu ben ettim. O her zamanki yüceliği ile benim gibi bir sefilin saçmalıklarına gülüp geçti muhtemelen. "İyi olacaksın endişelenme" diyen bir ses duydum rüyamda bunun Tanrıdan bir mesaj olduğuna kanaat getirdim. 

Sıcak havadan ölesiye nefret ettiğimi bu yaz da tüm yazlarda olduğu gibi bir kez daha anladım. Soba başı, çay, kitap, saçma sapan diziler filmler, portakal ve elma, mercimek çorbası, cumartesi öğleden sonra sıcak çikolata bu cehennem sıcağında cennetin parçaları gibi gözüktü gözüme. Kışı deli gibi özledim. 

Bu sabah Eylüle uyandım sonra. Mis gibi bir sonbahar olacak bu dedim. İnşallah demeyi de ihmal etmedim tabi. Kalktım tüm evi silip süpürdüm. Battaniye örmeye karar verdim. En sevdiğim kitapları çıkarıp oradan buradan okudum ve geçmişte kalan ne varsa "canı cehenneme" dedim. İyi geldi...