29 Ağustos 2013

beddua

Kalbin sıkışır. Bilirsin ki kötü birşeyler oluyor ya da olacak. Bu fena bir histir. Ve çok acaiptir ki asla yanılmaz. Mesela sen böyle kalbini tuta tuta dolanıyor ve hiçbir yere sığmıyorken baban bir yerlerde kalp krizi geçiriyordur. Birazdan adamın biri babanın telefonundan arayıp sana acil olarak hastaneye gelmen gerektiğini söyler. Sonrası rüya gibi geçip biter. Tek hatırladığın ölü bir babanın buz gibi alnını öptüğündür.

İşte bu yüzden deli gibi korkarsın kalbinin sıkışmasından. Hele bir de hayatının en kötü zamanlarının yaşandığı Ağustos ayındaysan daha da fena... Batıl inançların vardır evet. Hele sevdiklerin söz konusuysa dünyanın en batıl inançlı insanı bile sayılabilirsin. Kendi ölümünden hiç korkmazsın ama sevdiğin birilerinin tırnağına taş değecek diye aklın çıkar.

Son zamanlarda bu hissi sık sık yaşıyorsun. Kalbin sıkışıyor. Ağlamaklı oluyorsun ya, çok insan var çevrede, ağlamıyorsun. Utanıyorsun çünkü göstere göstere ağlamaktan. Ağlamak ayıp değil ayıp olmasına ama biliyorsun ki artık bambaşka anlamlar yükleniyor tüm insani olan duygulara. Tıpkı güzel olan ne varsa kirli bir çamurun içinde yitirilip yok edilmesi gibi bu duygularda alet ediliyor şuna buna. 

Bir de miden bulanıyor sürekli. İnsanlığından çıkmış kim varsa bir bir boy gösteriyor baktığın ne varsa. Utançtan ölecekmiş gibi oluyorsun, yer yarılsın da içine gireyim diyorsun. Elin kolun var, var olmasına da bağlı olduktan sonra hiçbir şey yapamadıktan sonra olup olmamasının ne değeri var diye düşünüp duruyorsun. 

Kahrolası bir kabusun içine uyanıyorsun her sabah. Dünya buram buram ceset kokuyor çünkü. İki dudak arasından çıkıyor binlerce kişinin yaşayıp yaşamayacağının kararı. Kadın-çocuk, yaşlı-genç kimin ne olduğun önemi olmayan bir dünyada hepimizin bir toplu iğne kadar bile değeri olmadığını şaşkınlık ve dehşet içerisinde görüyorsun ya ölmek ya da yaşamanın değeri ne? 

İnadına umut inadına yaşamak diyen sen kendi sesine inanmıyorsun artık. Sonra bir kitabın içinde binlerce yitik hayatı, binlerce güzel kalpli insanı okuyup göz yaşlarına boğuluyorsun. Çünkü tüm bu güzellikler geçmişin senin. Hepimizin. Atalarımız iyi insanlardı diyeceksin belki birgün. Ama biz şimdi birbirimizin kanını içen vahşileriz. Ceplerimizi doldurduğu sürece kimin ölüp kimin kaldığının bizim için değeri yok. 

O zaman batsın dünya. Batsın da yeniden daha insanca kurulsun diye geçiriyorsun içinden. Kan emicilerin gözünü toprak doyursun diye okkalı bir anneanne bedduasını da es geçmiyorsun. Sıkışan yüreğin azıcık ferahlıyor. Belki kabul olur diyorsun bedduam. Kimbilir bu katillerin, ahlaksızların hepsi batar yerin dibine de masumlar birazcık nefes alır diyorsun. Kimbilir...

Fotoğraf: Şuradan

25 Ağustos 2013

zaman zaman zaman...

Kökten değişim! Evet olup biteni bu şekilde adlandırmak en doğrusu. Bu yüzden son günlerde bana "nasıl gidiyor?" diye soranlara "kökten değişiyorum" demek geliyor içimden. Ama insanları bilirsiniz, "ne demek istiyorsun?"dan tutun da" delirdin mi?"'ye kadar binlerce soruyu ceplerinde hazır bulundururlar ki benim o soruları cevaplayacak ne zamanım ne de yüreğim var. Zira odak noktam insanlar ve soruları değil. Eskiden belki ama şimdi kesinlikle değil. 

Şöyle düşünün; kelli ferli bir yaşa gelmişsiniz ve birden fark ediyorsunuz ki, ne önsezileriniz size gerçeği söylüyor ne de gözlemleriniz, tahminleriniz sizi gerçeğe götürüyor. Şahane değil mi? Kocaman bir kadınsın ve hala hiçbir nane öğrenememişsin. Sanki bugün dünyaya fırlatılmış gibisin ve yeryüzünde yaşayan bunca insan asla çözümlenemez bir bilmecenin birer parçası. 

Sakallı haklı. Kaçıp gidip bir ormanda yaşamak en iyisi, en doğrusu. Onun gibi senin de miden bulanmaya başlar yakında. İnsanların suratlarının ortasına kusmak isteyeceğin zaman çok yakında hatta. Yalan ve riyaya alışırım sanıyordun ya palavra evlat. Kalbi ve vicdanı olan kimse bunlara alışamaz. Sen bu kör inadı sürdürdükçe, bildiğin gibi yaşamakta direndikçe böyle olacak. Zira senin doğru bildiklerin eski kitaplarda kaldı artık. Bu çağ senin çağın değil. Bu dili bilmiyorsun. Bu yüzden de anlamıyorsun hiçbir şeyi.

Madem bunları biliyorsun o halde neyi kökten değiştiriyorsun diyeceksiniz. Ah siz caaanım insanlar, soru sormakta üstünüze yok. Zaman dostum zaman. İşte neyin değiştiğini zaman bize gösterecek... 

Resim: Şuradan

15 Ağustos 2013

Ağustos ve yine kediler...

Tam tepemde üçte biri düzgünce kırılmış beyaz bir tabak gibi görünen Ay var. Ayaklarımda eskimiş siyah spor ayakkabılar, yürüyorum. Yalnızım ve bu yalnızlıktan memnunum. Asfalt ağustos güneşini gün boyu içine çekmiş, şimdi tam şu an, ben üzerinde yürürken, uyuyan yaşlı bir adam gibi o sıcak, ölümcül nefesini üflüyor ayaklarıma doğru. 

Bahçe duvarının tam köşesinde daha önce hiç görmediğim bir kedi duruyor. Boynunu ileri doğru uzatmış, bir şeye dikkatle bakıyor. Yanından geçip gidiyorum. Bugün kedilere hiç yüz vermek istemiyorum. Onlar da bana bulaşmasalar iyi olur. Huzursuz değilim. Huysuz hiç değilim. Sadece ne yapmak istediğimi bilemez bir haldeyim. Sanırım sadece sessizlik istiyorum. Gün boyu saçma sapan sözcükler duyan bu kulakların sadece sessizliğe ihtiyacı var. 

Ben bunları düşünürken yavru kedi oynamak istiyor. Ama halim yok. Benden yüz bulamayınca kendine kabuklu siyah bir böcek buluyor. Böceğin sert kabuğuna küçük patisiyle vurup duruyor. Böcek acayip bir tıslamayla yanıt veriyor. Böceği kurtarıp, kedinin eğlencesine son verebilirim, ama yapmıyorum. Doğanın işine karışmam genelde. Yavru kedi bir süre sonra böcekten sıkılacaktır. Onun derdi böceğin canını almak değil. Sadece oynamak istiyor. Ama tüm yavru kediler gibi o da kendisi ile oynanmak istenmediğini anlamıyor ya da anlamamazlıktan geliyor.

"Kediler hakkında bu kadar kafa yormaya devam edersem yakında onlardan birine dönüşeceğim" diye homurdanarak yürümeye devam ediyorum. Hava hala çok sıcak. Ağustos'un tek güzel yanı söylenişi. Ağustos. Keşke söylenişin gibi ılık olsaydın.

Resim: şuradan

bir kedinin diğer kedilerle imtihanı...

Gece saat 01.30. Aniden uyanıyorum. Bu, benim gibi uykusu lime lime olmuş bir çarşafa benzeyen biri için oldukça doğal. Yatakta oturup beni uyandıranın ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Kapının hemen önünde bir karaltı duruyor. Oraya kazara düşmüş bir giysi sanıyorum önce. Sonra hafiften bir kıpırdanma oluyor benim giysi sandığım o yığında. Rüzgar yok. Bir tişörtün kolu uçuşamaz. Sonra bunun bir kuyruk olduğunu fark ediyorum. Ardından basıyorum çığlığı. Eve asla adımını atmayan Otello bu. Kapkara tüyleri ile alev alev yeşil gözleri ve burnu havada yürüyüşü ile bu gece eve girmeye karar vermiş. Ben bağırınca Otello en ufak bir korku belirtisi göstermeden ağır ağır salona yürüyor ve ben kendime gelene kadar çoktan pencereden bahçeye atlıyor.

Kedilerin sağı solu belli olmaz. Asla evcil olamayacak denli özgür yaradılışta olan Otello'nun ya bu gece çok sıkıldı canı ya da insanlar aleminin nasıl uyuduğunu, evlerinin içinde neler olduğunu merak etti. Bilirsiniz hayvanlar aleminin en meraklısı olarak bilinir kediler. O da merak etmiş olmalı bizim nasıl, ne şekilde yaşadığımızı. Benim odamın önünde duruşunu da pekala her akşam yaptığım yürüyüşlerde beni takip etmesiyle, bahçe duvarının üzerinde tembelce uzanıp alay eder gibi beni süzmesiyle ilişkilendirebiliriz. Ona ara sıra takılıp "naber Otello" demem de onu aramızda bir dostluk olduğuna inandırmış olabilir. Bu nedenle beni korkutacağını tahmin etmeden gece sürpriz bir ziyaret gerçekleştirmiş olmalı. 

Otello pencereden atladıktan sonra "çok mu bağırdım" acaba diye bir endişe kaplıyor içimi. Onu korkutmuş olabilirim. Ama öyle ağır adımlarla çıktı ki sanmıyorum korktuğunu. Olsa olsa darılmış olmalı. Ya da belki şöyle düşünmüştür, "korkak aptal, sürprizimi mahvettin. Ah insanoğlu korkunca kendin olmaktan nasıl da uzaksın. Her gün bize sevgi sözcükleri söyleyen şu aptal kadın şimdi onu uyandırıp korkuttuğum için bastı çığlığı." Otello kızmışsa bana, haklı. Kim misafir olduğu bir evde böyle karşılanmak ister ki? Ona ziyaret saatleri konusunda uzun bir söylev çekmeye karar veriyorum. Dinler ya da dinlemez. Ama bunu yapmam gerek. Gerçi Otello tüm kediler gibi kafasına göre takılan bir tür olduğu için muhtemelen çenemi boşuna yormuş olacağım ama olsun.

Yatağın ortasında oturup düşünüyorum. Sahiden korktuğumuz zaman nasıl da başka birine dönüşüyoruz. En sevdiğimiz insanlara, hayvanlara nasıl da başka biriymişiz gibi yaklaşıyoruz. Korkudan arınmanın bir yolu olmalı ama ne? Canımız pek mi tatlı? Tüm bu korku o canı savunmak için mi? Ve hayat o canı korumak için korka korka yaşamak demek mi? Bütün bu korkularla yaşamaya yaşamak denebilir mi?

Ah Otello. Yeşil gözlü mağrur kral. Senin gibi korkunca tırnaklarımı çıkarıyorum ben de. Sana bağırmam bu yüzdendi. Umarım affedersin...

Foto: şuradan

12 Ağustos 2013

Reyhan kokusu...

Sabah reyhan kokan bir adam yanımdan geçti. O geçip gitti ama arkasında karmakarışık anılarla yüklü, beni sarıp sarmalayan bir bulut bıraktı. O bulutun içinden önce anneannem çıkıp geldi sonra da  gözleri kehribar rengi olan o adam.

Anneannem başına bağladığı tülbente reyhan takardı. Ona huzur verdiğini söylerdi. Sadece ona değil yanından geçtiği herkese aynı duyguyu yaşatırdı o koku. Ellerinde bir dal reyhanı ovalar, saçlarına boynuna sürerdi. Misler gibiydi anneannem. Huzur demekti, sonsuz şefkat demekti ve benim hayattaki ilk öğretmenimdi. Şimdi sonsuz uykusunda kimbilir belki de reyhanlarla dolu bir bahçede dolaşıyordur. Dilerim öyle olsun.

Bulut dağılmaya başlarken içinden süzülüp gelen adamsa bir zaman çok acıtmıştı kalbimi. Bana aşka dair içinde reyhan geçen bir hikaye anlatmıştı. Kusuruma bakmayın ama o hikayeyi kendime saklayacağım. Çünkü o hikaye benim aşkımın en özel hikayelerinden biriydi. O reyhan kokusunu duyunca artık ona kızmadığımı farkettim. Sevgi daha ağır basınca insan öfkesini, kızgınlıklarını unutuyor. Her ne kadar canı yanmış olursa olsun yaşanmış güzel günler hatrına hem onu hem kendini affediyor ve nefretle hatırladıklarını güzel anılar kutusuna yerleştirip artık öyle anımsamaya karar veriyor.

Sabah sabah sevindim bütün bunlara işte. Anneannemi yeniden hissettiğime, sevginin ve affetmenin içimde nefretten daha çok yer kapladığına sevindim. Kalbi temiz tutmak gerek. O temiz kalbin içine azıcık reyhan kokusu sürmek de gerek. Hayatın güzel şeylerini hatırlatsın diye....

05 Ağustos 2013

benim hala umudum var...

Uzun zamandan beri ilk defa içimde umut yeşermeye başladı. Sebepleri söze dökmek zor olsa da bunu hissetmek güzel. Tıpkı uzun bir kıştan sonra gelen bir bahar gibi bu umut; tatlı, ılık ve mis kokulu. 

Birşeylerin değişmek üzere olduğu hissinin ne demek olduğunu unutmuşum. Teslim olmuşum. Ve işin acı yanı bunu şimdiye dek hiç farketmemişim. Ama bugün anlıyorum ki, insan teslim olmadığı müddetçe, kalbi cesaretle attığı sürece her zaman birşeylerin değişme olasılığı mevcut. 

Tek tek bunu hissedebiliriz her birimiz. Kendi küçük dünyalarımızda, aptalca işlerimizde hissedebiliriz. Neyin neden olduğunu bilmeden rüzgarla gelen bir değişimin o tatlı kokusunu tadını çıkara çıkara duyabiliriz burun deliklerimizde. Amaaa bir de kocaman bir değişimin gürül gürül bir çağlayan gibi uzaktan gelen sesi vardır ki hayatlarımızın arka planında işte o ses hem bizim küçük hayatlarımızı hem de bizi çepeçevre kucaklayan havayı sarar sarmalar. İşte bu bizi hem tek tek kucaklar hem de toplu halde.

Bazıları bu umudu aptalca bir iyimserlik olarak yorumluyor. Hiç sakıncası yok. Her ne olursa olsun umut iyidir ve herkese herşeyden çok lazımdır. O cesur insan yüreğinin yakıtıdır. Bizi ayakta tutar, uyuşmuş ellerimize kollarımıza bacaklarımıza kan pompalar. Aptalca ya da değil, dayanaktan yoksun ya da sağlam temelli, ne olursa olsun inanın bana umut her zaman herşey için lazımdır insanoğluna.

Bu yüzden öfkeden ve küfürden ziyade, büyük ya da küçük işlerde o umut ateşine küçük bir dal parçası da olsa atmalıyız. Biri birşeyden şikayet ettiğinde, dünya bir başkasının sırtına tüm gücüyle bindiğinde, herşey arap saçına döndüğünde ısrarla ve inatla umudu zerketmeliyiz birbirimizin kollarına. 

Dünya yanmadığı ve kıyamet kopmadığı sürece, nefes aldığımız sürece her zaman küçük de olsa doğru olmayanı değiştirebilme şansımız var bence.

foto: şuradan

02 Ağustos 2013

Şimdilik...

Tepemdeki ışıkların bir bölümü lıp lıp yanıp sönüyor. Bozulmuş. Kalkıp kapamaya üşeniyorum. Aslında üşenmekten ziyade bana kendimi bir film karesinde hissettirdiği için kapamıyorum. Şöyle bir şey hayal edin (muhtemelen izlediğiniz filmlerden birinde denk gelmişsinizdir böyle bir görüntüye) yarı kasvetli bir ofiste ya da evin salonunda, ( gündüz olmasına rağmen ışıkları yakmak zorunda olduğun her yer zaten yarı kasvet yüklü değil midir?) bir kadın elini çenesine dayamış oturmaktadır. Birşeyler kırılıp kopmuştur içinde ve aklı karışmıştır. Yaşı hayli büyük olmasına rağmen dostluklarını, arkadaşlıklarını sorgulamak zorunda kalmış, tüm yakınlıkların aslında kendi kafası içerisinde yaşandığını, herşeyi yanlış algıladığını, en yakın olduklarının bunca zaman sonra bile nasıl da yabancı olduklarını görmüş ama bunu anlamakta oldukça zorlanmıştır. Hüznü gereksiz, öfkesi aşırı, bunca üzüntü ise abartılıdır. Bunu bilmekte ama duyguları aklına her zamanki gibi galip gelmektedir. Kadın aslında en çok da çoktan başardım sandığı birşeyi hala başaramadığını gördüğü için dertlenmektedir. O hala ve ısrarla insanlardan samimiyet beklemekte, bunun bir hata olduğunu bilmesine rağmen, beklentilerin hem kendisine hem de karşısındaki insanlara çok ağır bir sorumluluk yüklediğini mantığıyla çözmesine rağmen yine de bunun üstesinden gelememektedir. İçindeki hüznün gelip geçeceğini bilir ama asıl dert bu insanlara yeniden yakınlık duyup duyamayacağıdır ki kolay kırılmayan kalbi donduğunda böyle, çok zor çözülmekte ve çözülse bile bir daha asla eskisi gibi olamamaktadır.

İşte bu kadın o lıp lıp yanıp sönen bir ışığın altında büyülenmiş gibi oturmakta şu an. O ışık gibi içindeki duygular da göz kırpmakta. Aklı toparlanıp mantıklı düşünmeye ihtiyaç duymakta, kalbi sarılıp sarmalanmaya... Belki biraz yalnız kalmaya, herkesten uzak olup neyin neden olduğunu anlamaya çalışmaya... Ya da en iyisi tüm bu şeyleri bir bavula kaldırıp demlenmeye bırakmaya... Çünkü kadın biliyor, bazen üzerine çok düşünülen şeyler işleri arap saçına çevirmekten başka bir şeye yaramaz. Çünkü kadın gerçekten biliyor bunca hüzün aklı ve kalbi ziyan etmekten başka birşeye  getirmez...

Karar veriyor kadın şimdi, onları seviyor evet. Onlar onun arkadaşları evet. Ama biraz uzak olursa daha iyi olur diyor. Demlensin çay gibi dostluğumuz da diyor. Eğer varsa gerçek anlamda bir bağ kırılmaz kolay kolay elbet diyor. Konuşup duruyor ya yine kalbindeki kederi biraz zor atar bunu biliyor...