28 Temmuz 2013

dünyanın tüm kahraman kadınları ve erkeklerine...

Bence dünyadaki en güzel hikayeler, herşeyin bittiği anda yeniden başlayanların hikayelerdir. Kir pas içinde bir evin ortasında duran ve ne yapacağını bilmeyen bir adam getirin gözlerinizin önüne. Elinde ne var ne yoksa kaybetmiş olsun. Yas tutsun hayatının bitenleri için. Hayatına son vermekten başka bir şey geçirmesin aklından. Hatta belki denesin bile. Ama sonra birşey olsun. Tıpkı o adam gibi o olan şeyin ne olduğunu biz de bilemeyelim. Titreyen bacaklarına birden can gelsin. Hayat ondan birşeylerini çalmışsa o da hayattan başka şeyleri dişleriyle tırnaklarıyla kaza kaza almaya karar versin. Sözcüklere dökmese bile gözlerinin içinde çakan şimşeklerden, kalbini yakıp kavuran ateşten anlayalım biz bunu. İnsanın ne olursa olsun hayata tutunuşunun, mağlubiyeti kabul etmeyip sonsuza kadar direnişinin gücüdür işte bu. Bu yüzden de dünyanın en güzel hikayeleri bu adamların ve kadınların hikayeleridir. Çünkü ister inanın ister inanmayın tüm kadınların ve erkeklerin içinde üzeri tozlarla örtülmüş bir kahraman gizlidir. Kimi gün yüzüne çıkar kimi ise kendine inançsızlığından toprak altında kaybolur gider. 

Ben insanın içindeki kahramana inanıyorum. Her ne olursa olsun, kaç yaşına gelmiş olursa olsun, her ne kaybetmiş olursa olsun o kahramanın onu kurtaracağına inanıyorum. Tırnaklarımızın başımızı kaşımaya değil hayata tutunmaya, dişlerimizin hayatın neşesinden kocaman bir ısırık almaya yaradığına ve ruhumuzun kederlerle değil neşeyle, huzurla dolu olduğuna inanıyorum. Tüm olup bitene, dev canavarlara, sayıca çok olana, haksızlık ve zalimliğe inançla, umutla direcek kadar cesur, kuvvetli adamlar ve kadınlar olduğumuzu biliyorum. Gerçeğin ve hakkın, doğrunun ve adaletin boyun eğmeyecek kadar güçlü olduğunu da öyle...

İşte tüm bunlar yüzünden, dünyanın tüm kahraman kadın ve erkeklerini yüreklerinden öpüyorum.

foto: şuradan

24 Temmuz 2013

karpuz çekirdeği

Üzerinde beyaz fanila ve çizgili pijamasıyla kapının önünde duruyor. Tıpkı eski filmlerdeki ekmeğini taştan çıkaran, babacan, hep gülümseyen adamlara benziyor. Elinde bir kap var. Kedileri çağırıyor. Onun kedileri çağırdığını bilmeyen biri çocuklarını çağırıyor sanabilir. Sesinde öyle bir şefkat var. Bu adamın kedilere olan sevgisini etrafındakiler anlayamıyorlar. Neden gidip onlar için balık tuttuğunu, cebindeki parayı onlara ciğer almak için harcadığını, tatilini geçirmek için gittiği yayladan üç güne bir inip kedilerinin yanında soluğu aldığını gerçekten kimse anlamıyor. 

Şöyle bir düşününce anlamayana da hak veriyor insan aslında. Her gün şiddete ve kana boğulmuş bir dünyadan haberler duyan kulakların bu adamın sesindeki şefkati duyunca bocalaması pekala anlaşılabilir. Birbirine bağırıp çağıran insanlarla dolu bir mahallede yaşayan, horoz ötüyor diye horoz ve tavukların tünediği ağacı taş yağmuruna tutan bir adamın normal bir insan gibi dolaşabildiği bir sokakta oturmak zorunda kalan, hırsız, arsız ve uğursuzun bolca bulunduğu bir ülkede yaşamaya mahkum insanların böyle katıksız ve kusursuz merhamet sahibi bir yüreği anlamasını beklememiz biraz fazla olur sanki. Ona "deli" diyebilirler, kafayı sıyırmış diyebilirler ve normal olmadığını vurgulamak için pek çok sıfat bulabilirler. Zira üzerinde yaşadığımız topraklar sürüden ayrılanı "deli" diye nitelemek için oldukça yaratıcı ve üretken.

Bazen düşünüyorum da hep birlikte delirsek, dünya daha iyi bir yer olur sanki. Öyle delirsek ki her canlıya anamıza babamıza saygı gösterir gibi saygı göstersek. Mesela önyargılarımız olmasa, herşeyin mümkün olduğuna inansak. Dinlesek ve anlamak için özen göstersek. Sevgi ilk önceliğimiz olsa ve sevgi lafını olur olmaz kullanıp içini boşaltmasak. Sadece insanları değil tüm doğayı içine alsa "biz" kelimesi. Hayata saygı duysak. Sanki o zaman hep birlikte rahat bir nefes alacağız. Ama hamurumuzda var huzursuzluk bizim. Elimiz ayağımız rahat dursa fesat kalplerimiz harekete geçiyor. Dile hakim olsak kaşımız gözümüz oynuyor. Korkarım dünya bir gün bıkıp usanacak bizden hepimizi karpuz çekirdeği gibi tükürüp atacak.

Foto: şuradan

22 Temmuz 2013

ay çarpması...

Yürüyüşe çıkmıştım akşamüstü. Gökyüzü Ayvazovski tablolarından birine benziyordu. Gördüğüm en güzel şeylerden biri diye düşündüm. Aslında belki son zamanlarda buna benzer pek çok şey görmüştüm de fark edememiştim. İnsan bazen açık gözlerle dolaşıp kör olabiliyor, bilirsiniz. (dilerim bilmiyorsunuzdur nasıl olduğunu) İçine baka baka kör olursun ya, bundan söz ediyorum. 

"Bana bir şey çarpmış olmalı" diye düşündüm. Gözleri görmeyen Türkan Şoray misali bana bir şey çarpmış ve gözlerimi açmış olmalıydı. Kaza ya da değil. İyi olmuştu sonuçta. Bir insan, bir sözcük, bir durum ya da duygu. Ya da hepsinin karışımı bir şey. Ne olduğunu bilmenin bir önemi var mı? Belki. Ama bilmesem de olur diye düşündüm.

Yürüyüşümü bitirdim, eve döndüm, çamaşırlar yıkanmış, makineden çıkardım ve sepeti kucakladığım gibi dama çıktım. Bulutlara baka baka asarken çamaşırları tabak gibi bir dolunay çıktı bulutların içinden. "Bu ne şimdi?" dedim sevinçle sırıtarak. Sürprizler bitmiyor. Biraz rüzgar esti, elimde bir tişörtle aya bakakalmış beni kendime getirdi. Bu romantizmin bir sebebi olmalı. Beni yeniden böyle hülyalı hülyalı aya baktıran bir şey olmalı. İyi böyle dedim. Kesinlikle çok daha iyi. Yeni halimi yeni bir elbise gibi giyindim. Pek de yakıştı.

Bulutları, gökyüzünü ve ayı sindiremeden daha gürültücü komşulardan biri (ki iyi ki var ve iyi ki benim komşum) Neşeli Günler'in sesini öyle bir açtı ki, filmi neredeyse izliyor gibi hissettim.  Çamaşır asan birine bundan güzel hediye mi olur? En sevdiği filmlerden birinin sesi eşliğinde kocaman bir dolunayın altında böyle şahane bir akşam mı olur? Ve tüm bunlar nasıl bir anda, kendiliğinden bir araya gelir? Yüzümdeki gülümseme kulaklarıma kadar varmış olmalı.

Yan tarafta bir açık hava sineması var gibiydi. Bilir misiniz bilmem tahta sandalyelerinde oturup çekirdek yiyebildiğin, gözlerini kocaman perdeye diktiğin ve tepende çatı olmayan sinemalar vardı eskiden. Dünyadaki en harika şeylerden biriydi. Elvan gazozu, çekirdek, film ve günlerden cumartesi. İnsan çocukluk günlerini sanki dün olmuş gibi nasıl böyle net anımsayabiliyor?

Her neyse... İnsan neyi nasıl görmek isterse öyle mi görüyor ne? Ya da illa bir şeyin çarpması mı gerekiyor gözlerimizin açılması için. Bana bir şey çarptı. Kimbilir belki aydır...

21 Temmuz 2013

okumak, yazmak ve diğer şeyler

Kitap okuyan birinin yazmaya karşı bir sempatisi olduğuna inanırım ben. Bugüne dek tek bir kelime yazmamış olsa dahi içinde bir yerde, belki kendisinin bile bilmediği, bir yazma aşkı saklanıp, uyuyor olabilir pekala. Siz, şu an bu kelimeleri okuyanlar, çoğunuz blog yazıyorsunuz, yazmıyorsanız bile muhtemelen hayatınızın bir yerinde bir zaman belki günlük yazdınız, bu da mı yok, peki mektup yazmadınız mı hiç? Daha genç olanlarınız e-mail de mi yazmadı? 

Anlatmak, öykülemek bizim hamurumuzda var. Hatta anlatarak, yazarak, ölümü inkar etmek, kemiklerimiz un ufak olduktan sonra bile, en azından birinin eski bir bisküvi kutusunda sakladığı bir mektupta dahi olsa var olmak tüm istediğimiz. Kim hiç olmamış gibi dünyanın kitabından silinip gitmeyi ister ki? Hangi insan bunu kabullenebilir? Belki de yazmak başta olmak üzere yaratıcı olan her iş dünyaya bir çizik atmak için, "ben yaşadım, bir zamanlar buradaydım, beni hatırlayın" demek için var. Belki de insanlar, yaratıcı olmayanlar, bu yüzden okullar yaptırıp isimlerini bu okullara veriyorlar.

Konuyu fazlasıyla dağıttım. Asıl anlatmak istediğim yazmakla olan ilişkimdi aslında. Son zamanlarda yazıdan ne çok uzaklaştığım üzerine düşünürken bu sabah, bunun altında yatanın kayıtsızlık olduğu kanısına vardım. Kayıtsızlık benim sözlüğümün en korkunç ve uzak durulması gereken kelimeler bölümünde yer alır ki şu anki ruh halimi ancak korktuğumun başıma gelmesi olarak açıklayabilirim. Olup biten her şeyden usanmış ve bakıp gören ama elinden hiçbir şey gelmemesinin dehşeti içinde kalakalmış biri oldum. Son zamanlarda hepimizin gördüğü mantık dışı gidiş, aklın sınırlarını zorlayan saçmalıklar, zorbalık ve insani olan hiçbir şeyi içinde barındırmayan katılıklardan bıktım. Çoğunuzun olduğu gibi benim de içimde kusma isteği var. Gazetelerin, haberlerin, fotoğrafların üzerine kusmak istiyorum ben de. Bütün bu saçmalıkların içinde doğru düşünmeyi unuttum. Kendimi doğru ifade etmeyi, kelimelere dökmeyi, unuttum. 

Bütün bu olan karşısında iki seçeneğiniz var. Ya umudunu yitirmeden mücadele etmek ya da elinden bir şey gelmeyeceğini anlayıp tüm duygular ve düşüncelerden arınıp kalakalmak. Aslına bakarsanız bir üçüncü seçenek daha mevcut, kayıtsızlık içinde duruyor gibi görünüp, bireysel mücadele tekniklerini bu sırada kafanın içinde geliştirmenin yollarını aramak. Bu çok daha akıl karı gibi görünüyor.

Her neyse yine konuyu dağıttım. Sanırım kayıtsızlıktan kurtulmak adına biraz daha sık yazacağım. Disiplin edinmek adına, kendimi yeniden eskisi gibi umutlu hissetmek adına bir de... Dolayısıyla bazen saçmalayabilirim. Bir önceki yazdıklarımla ters düşebilirim. Fikir değiştirip, kafa karışıklı yaşayabilirim. Ama ne olursa olsun, buraya, defterlere, kağıtlara, peçetelere yazmalıyım. Bu kayıtsızlıktan, bu durgunluk ve teslim olmuşluktan kurtulmanın başka çaresi yok çünkü. 

Resim: Şuradan

20 Temmuz 2013

bahçe

Akdenizli olmaktan her zaman gurur duymuşumdur. Her ne kadar yazları, Akdeniz'in göbeğinde cehennemin tam ortasında yani, yaşadığım için pişman olsam da yine de Akdenizli olmayı hep sevmişimdir. Portakal ağaçları vardır mesela, sonra yıllardır üzerinde yaşadığınız topraklarda sanki az önce yaratılmış gibi birden bire ortaya çıkmış tuhaf renkli zararsız böcekler. Kısaca, şaşırmayı seviyorsanız birebirdir Akdeniz.

Her akşam içi hamama dönmüş evinize dayanamaz bahçeye çıkar oturursunuz. Benim gibi şanslılardansanız eğer tek katlı minik evinizin önünde küçük bir bahçe, bahçede onlarca çiçek, bir köşede nane, maydanoz az ileride biberiye ve caaanım portakal ağaçları vardır. Kocaman bir masaya çiçekli bir örtü serersiniz. İçeriden güvecin kokusunu alır taşırsınız ki masa masa olsun. Üzerine tabaklar, bardaklar ve çeşit çeşit yemekleri koyar kulağınız dostlarda beklersiniz. Az sonra en sevdiğiniz insanlar yolun başında görünürler. Onları her gün görürsünüz görmesine ya bu akşam bir başkadırlar işte. Hava enfestir, yemek güzel kokuyordur, dostlar ise hiç olmadıkları kadar güzeldirler. İçinize hayat dolar dolar. 

Masanın etrafında oturur Akdeniz'in gürültücü çocukları. Kadim zamanlardan bu yana iyi ve güzel olan ne varsa hepsinin özü, suyu içlerindedir bu insanların. Gülmesini bilirler, en ağır sözlerinin içine sevgilerini bir güzel harmanlar öyle söylerler, gülümseyince gözleri çizgi gibi olanından, dudaklarının arasındaki incileri sergileyenine, gözlerini kocaman kocaman açarak kalbini ortaya koyanından, hüzünün sevgisini boğmasına izin vermeyenine kadar gece boyu bu insanları öpüp kucaklamak istersin. Ay ışığında yıkanırsın onlarla, bir daha unutulmayacak bir güzellik kazırsın hayata. Uzun ve sıkıcı bir hayata atılmış bir çelmedir bu gece. Dostlukların bittiği, vefanın yittiği yalanına okkalı bir şamardır ayrıca. 

Onlar gurur duyarlar mı bilinmez Akdenizli olmaktan ama sen bilirsin onların içlerinde Akdeniz'i dolu dolu taşıdıklarını. Kimse bundan söz etmese de tuzlu tenlerinde, süzülüp gelmiş zeytinyağı gibi parlak, altınsı gözlerinde, konuşurken ellerini kollarını sallayışlarında, heyecanlarında, sevgilerinde, coşkularında ve dahi aşklarında...

Foto: şuradan

01 Temmuz 2013

yılan hikayesi...

Tepenin yamacındaydı ev. İki katlı, güzel bir bahçe içinde, akla ziyan ölçüde cennetvari. Bu kadarını tahmin etmemiştim. Karşındaki ne kadar iyi bir anlatıcı olsa da bazı şeyleri görmeden güzelliğini kavrayamıyorsun. Büyük demir bir kapıdan geçtik ve kuzenlerin cennetine adım attık. Hercai menekşeler ve adını bilmediğim pek çok çiçek... İnsan sıkılıp daraldığı bir kalabalıktan geçip de böyle bir yere varınca güzellikten aklımı oynatırım diye korkuyor. Ne var ne yoksa içine çekip hapsetmek ve daraldıkça dönüp bu gerçekdışı güzelliği anımsamak istiyor. 

Bahçede oturduk. Kuzenim bir yılan hikayesine başladı. Geçen gün kümesin önünde bir yılan görmüş. Yılan telden başını sokmuş ve küçük civcivlerden birini tam boynundan yakalamış. Tel çok dar olduğu için çıkaramıyormuş ama inat etmiş bırakmıyormuş da. Kuzenim çok korkmuş tabi. Onu öldürebilirmiş çünkü evde av tüfeği varmış ama bakmış ki yılan kara yılan öldürmemiş. Çünkü kara yılanları öldürenlerin başına geleceği az çok biliyormuş. Anneannemin anlattıklarını anımsadım hemen. Rahmetli, "Kara yılan asla öldürülmez kızım" derdi "eşi gelir seni bulur ve asla intikamını almadan bırakmaz. Eğer onu öldürürsen başına geleceği de göze alman gerekir. Yıllar geçse de ölmediği sürece seni unutmaz ve intikamını alır." Kuzenim bir taş atmış ve yılanı korkutmayı başarmış. 

"Sahi" dedim "yılanın eşi gelir mi acaba?" Gelirmiş elbette. Hatta geçtiğimiz yaz S. ablalar bir kara yılanı öldürmüşler. Her gece eşi gelip pencerelere kırbaç gibi vuruyormuş gövdesini. Çıldıracak gibi oluyorlarmış. Onu da öldürmek zorunda kalmışlar. Geçen yaz kuzenlerin evini boyayan usta da bahçede görmüş bir tane. Adam küreği indirmiş ikiye bölmüş hayvanın gövdesini. Kuzen görünce korkmuş tabi. Aklının bir yanında S. ablanın hikayesi bir yanında babasının verdiği öğüt. Koşa koşa mutafağa gitmiş ve bir parça un alıp yılanın ağzına doldurmuş. "İyi de neden böyle birşey yaptın?" dedim. Meğer kazara öldürürsen bir kara yılanı ağzına bir parça yiyecek koymalıymışsın ki eşi gelip ona baktığında hırsızlık yaptığı için öldürüldüğünü görsün ve intikamını almasın. 

Kuzen anlattıkça anlattı bu yılan hikayelerini, büyülenmiş gibi dinledim. Seviyorum ben bu tür masalımsı hikayeleri. Gerçek olabilecekleri ihtimalini aklımdan çıkarmadan merakla dinliyorum. Asla kestirip atmıyorum "mantıksızca" "saçma" diyerek. Çünkü ben sanırım dünyanın en çok bu masalsı halini seviyorum. Söylediklerime gülenlere ise dünyayı gösteriyorum "şöyle bir bakın olup bitene, asıl saçmalıklar, mantıksızlıklar, akıl dışı olan her şey bizim hayatımızda." Ama insan alışageldiğini, kabul ettiğini akıl sınırları içinde sanmakla öyle meşgul ki mantıksız ve saçma olanı masallarda sanıyor...

Fotoğraf: artindia