31 Mart 2013

heyhat...

Marketin önünde indim. Hala bırakmayı beceremediğim sigaralardan iki paket aldım. Bir de bakkalın çok övdüğü ayçekirdeğinden. Film izlerken iyi gidermiş. Öyle dedi bakkal. Eyvallah dedim. 

Okul paydos etmiş, çocuklar bağıra çağıra sokaklara dökülmüştü. Her çocuğun yanında annesi babası. Ben de aynı okula gittim diye düşündüm. Ama okuldan bizi almaya kimse gelmezdi. Çünkü başımıza birşey gelme olasılığı yoktu o zamanlar. İnsanlar birbirine güvenirdi ve kötü insanların sayıca az olduklarına inanırlardı. Tabi bu asırlar önceydi. Bu yüzden çocuklarının ellerinden tutmuş giden anne babaların hali içime dokundu. Dünyanın nasıl da gitgide güvenilmez berbat bir çöplüğe dönüştüğünü falan filan düşündüm. Bu çok acıklı ve içinden çıkılmaz bir düşüncedir. Romanlardan öğrendiğim "bir düşünceyi kovmak ister gibi elini salladı" cümlesini hayata geçirdim. Sahiden de gitti. Acaip işler bunlar. 

Beyin tuhaftır. Bir düşünceden kurtuldum sanırken o olayı başka birşeye bağlar. Elbette diğer insanlarınki gibi benim de beynim tuhaftı ve bu yüzden de benim düşüncem de başka bir yere aynı kökten bağlandı. H.'nin anlattığı kasabayı düşündüm. Kimsenin kapısını kilitlemediği ve yıllarca tek bir hırsızlık vakasının görülmediği ama kasabalıların geçtiğimiz yıl göçle gelenlerden sonra kapılarını kilitlediklerini çünkü hırsızlıkların arttığı o kasabayı. İnsanın evini kilitlememeye ihtiyaç duymaması nasıl bir duyguydu acaba? Bunu asla bilemeyeceğiz. Biz sadece şunu bileceğiz, kapılarımız bir karış kalınlıkta on kilitli kapılardan olsa bile evimize  hatta biz uyurken bile hırsız girme tehlikesi her daim var. Sadece eşyalarımızın değil canımızın bile tehlikede olduğunu da hiç aklımızdan çıkarmayacağız. İşte bu ve bunun gibi şeyler yüzünden ne birbirimize güveneceğiz ne de dünyanın iyi bir yer olduğuna. Böyle yaşayaıp adına da yaşamak diyeceğiz. Çok acaip.

Yine elimi salladım. Bu sefer daha sert. İş çıkışı yorgun bir gün için pek uygun olmayan düşünceler bunlar. Karşımdan gelen anne ve kızına odaklanıp düşünmemeye çalıştım. Anne kızının elini sıkı sıkı tutmuş muhtemelen ona öğüt veriyordu. Seslerini ancak yaklaştıklarında duyabildim. Anne kızına ".... yaparsan cennete gidemezsin" diyordu. Muhtemelen yedi sekiz yaşlarındaki kız ise yüzünde isyankar bir ifade ile "iyi ama ben cennete gitmek istemiyorum ki zaten" dedi. Gülmeye başladım. Yahu bu hayat yakamı bırakmayacak mı? Gel de şimdi bu laf üzerine, annenin çocuğunu eğitme biçimine, kızın haleti ruhiyesine takılıp kalma, düşünme... Hey Allahım...

Fotoğraf: şurdan

28 Mart 2013

güzelim hayat...

Karşımda hüngür hüngür ağlıyor. Bense onun kollarından tutup sarsmak ve "kendine gel ulan" diye bağırmak istiyorum. Ama benden beklenmeyen ölçüde sakinim. Sessizce duruyor ve bakıyorum. Çünkü söylenecek tek bir kelime yok. Durun durun "seni zalim" demeden önce bir dinleyin. Anlattıklarım bittiğinde siz de onu kollarından tutup sarsmak ve "kendine gel ulan" diye bağırmak hatta hızınızı alamayıp okkalı bir Osmanlı patlatmak isteyebilirsiniz. Zira bu yazının konusunu teşkil eden kişi, inadından hayatını zehir eden bir insan evladı .

"Bir seçim yapmak zorundasın" dedim. O da bana "ben hayatımı başkalarına göre yaşamak istemiyorum" dedi. Elbette haklı. Ama bazı durumlar vardır ki bu durumlar hayatı başkalarına göre yaşamak anlamına değil birilerinin hayatını kurtarmak için kendinden hayallerinden feda etmek anlamına gelir ki hayali bol olan insanoğlu kendine yeni hayaller bulabilir. Yeni hedefler edinip küllendiği yerden yeniden alevlenebilir. İnsan sandığından çok daha güçlü, kararlı ve inatçı bir yaratıktır çünkü.

Seçimini yaptığını söyledi. Ben de eğer seçimini yaptıysa durumu kabullenip yeni bir yol çizmesi gerektiğini sakince söyledim. O ağlamaya devam etti ve ne yapacağını bilmediğini söyledi. Ben de herkesin bazen kendini çaresiz umutsuz hissedebileceğini lakin bunun geçici olduğunu acıya uzun süre dayanıklı olmadığımızı bunun için de kendimizi kurtaracak birşeyleri bulmada çaresizliğin yaratıcılığını körüklediğini anlattım. O ağlamaya devam etti ben de kendimi söylediklerine inanmayan, ezberden konuşan kişisel gelişimciler gibi hissettim. Doğruları az çok bilen ama hayatın o doğrulara göre daha karmaşık olduğunu anlamış her insan evladı benim gibi hisseder sanırım. Ben de sustum. O ağladı ben de mendil verdim. Söylediklerimin kimse için bir anlamı yoktu nasılsa. Konuşmanın da kimseye faydası yoktu.Yapılacak en iyi şey susmaktı. 

Ama kızmaktan kendimi alamadım. Kendini bu kadar küçük görmesine, tek seçeneği olduğunu düşünecek kadar hayatı küçümsemesine, geçmişteki tüm travmaları sürekli ama sürekli yeniden yaşayıp durmasına kızıp durdum. Sessiz sakin ona mendil uzatırken kızgınlığımı pek güzel sakladım. 

Kötü olan şu ki, insan bazen biri karşısında göz göre göre kendini, hayatını mahvederken birşey yapamıyor. Karşındaki öyle inatçı ve kulakları öylesine sağır biri oluyor ki sen ne dersen de o duvara çarpıyor, iz bile bırakmadan kayıp yerdeki toza karışıyor. Sözcükler buhar olup uçuyor ve o hala aynı şekilde kendini didik didik yemeye devam ediyor. Sen bu arada intihara meyli var mı onu ölçmeye, eğer varsa onu nasıl ne şekilde engeleyeceğini düşünmeye başlıyorsun. Kan çanağı gözlerine, titreyen çenesine bakıp hayretler içinde kalıyorsun, bir insanın kendi hayatını nasıl böyle cehenneme çevireceğini bir türlü anlayamıyorsun. Ama biliyorsun ki bazıları cehennemi yuvaları beller ve acıdan başka bir yaşam yolu bilmezler. Böyle çözümü basit konularda bile sabah hiç uyanmamayı dileyerek yataklarına yatarlar. İşte sen de insanı böylesine hafife alan anlayışa kızar köpürürsün. Kendi gücünün, neler yapabileceğinin farkında olmayan ruha okkalı Osmanlı tokatları sallamak istersin ki ruh oldukça kaygan olduğu için canı yanmaz diye düşünürsün. 

Ah güzelim hayat, ah akılsız başlar... siz ikiniz neden geçinemezsiniz bilmem ki...

Fotoğraf: şurdan

27 Mart 2013

iyi böyle..

Düzenli ve özenli blog yazanlara hayranım. Ben hiç böyle biri olamadım. Bazen kafamın içi anlatacak hikayelerle doldu bazen de boş bir çuval gibi yığılıp köşemde kalakaldım. Bazen her gün bir yazı yazıp kafamda başka yazı fikirleri ile dolaşırken bazen de tıpkı şu ara olduğu gibi uzuuuun ama çoook uzuuuuun süreler yazıyla çiziyle işi olmayan serserinin biri olup çıktım. Günlerin birbiri ile alakasız şeyleri okumakla geçtiği, yorgunluktan bitkinlikten çoğu zaman elimde bir dergi ya da gazete parçası ile uyuyakaldığım, "dün ne  yaptın?" diye sorsalar bir müddet düşünmeden cevap veremediğim tuhaf günler bunlar.

Yok içime düşmedim. Hayır hayır hiç mutsuz da değilim. Bilakis azizim, gayet iyiyim, gayet huzurluyum. Hep söylerim, yogunluk ve yorgunluk iyidir. Beynin fazla enerjisini tüketir ve sen de saçma sapan geçmiş saplantılarından aptalca gelecek hayallerinden sıyrılır sadece ama sadece şimdi de yaşarsın. Elimizde olan tek zaman dilimidir "şimdi". Bunu ancak böyle anlarsın.

Artık" şöyle olsa böyle olsa" ile başlayan cümleler kurmuyorum. Bütün bu saçmalıklara vakit ayırmanın aptallık olduğuna karar verdim. Tek istediğim içinde bulunduğum her ne ise onu dibine kadar yaşamak. Acı da olsa tatlı da olsa bu böyle. Hayatın sürekli yüzeyinden geçip duruyoruz bence. Çünkü çok fazla şey var ve herşey çok hızlı. Ama ben artık bunu yapmak istemiyorum. Var olan herşeyi görmek, duymak, dokunmak ve bilmek hırsından arınıp tek bir şeye odaklanmak istiyorum. Biliyorum bu hem daha dinlendirici ve huzur verici olacak hem de bu hız beni tüketmeyecek.

Bence biz insanlar fazla hırslıyız. Teklif edilse birkaç tane daha göz, birkaç tane daha kulak, daha fazla el ve kol isteriz. Yemekleri küçük haplarla geçiştirip, uyukuyu ve dinlenmeyi yine küçük haplarla halledebiliriz fırsatımız olsa. Neye yetişip neyi çözeceksek. İnsanın modern çağdaki en büyük kaybı birşeylerin tadını çıkarmayı unutması.Ben son günlerde her ne yaşıyorsam onun bilincinde yaşamaya çalışıyorum. Ne geçmişe yanıp yakılıyorum ne de gelecek günlerin kaygısından perişan oluyorum. Ne varsa şimdi var diyorum... İyi böyle...

Resim: şurdan

03 Mart 2013

hiç

Şimdi benim kalbim kapısı içerden kapanmış küçük düzensiz bir oda. Herşey dışarda kalsın diye, acıdan ve kederden gözleri kapkara olmuş adam ve kadınlar unutuluş kitabının sayfaları olsun diye, azcık nefes alayım ve kayıp gideyim zamanın içinde diye.

Şimdi kalbim kendi kanıyla yazılmış bir şiir. Günlerin bir damla kan olduğu ve yaşlı ömrümün binlerce kelimesinin kendini yazdığı pek kederli pek dokunaklı bir şiir. Şairini hiç görmediğim ama delicesine tüm kalbimle sevdiğim bu şiir kutsal bir metin gibi alnımın çizgileri arasında kargacık burgacık harflerle duruyor şimdi.

Şimdi benim ömrüm unutmak istediğim bir hikaye. Silip yeniden yazmak istediğim, yeniden başlamak isteyip de başlayamadığım, sırf bu yüzden de isyan ve öfkeyle yakıp kül ettiğim anlar bütünü ömrüm. Kabuğunu soyup özüne bir türlü ulaşamadığım tuhaf bir meyve ya da. 

Şimdi benim sözcüklerim bilinen hiçbir dile ait değil. Ne okuyabildiğim ne yazabildiğim bir alfabeyle anlaşılmayı beklemek gibi umutsuz bir çabanın çocuğum şimdi. Kaçıp saklanamayacak kadar korkmuş, şaşkınlığı korkusuna baskın gelmiş çıplak ayaklı bir çocuk.

Şimdi nefesim içime hayat üflemiyor. Şimdi nefesim beni her gün biraz daha karanlığa yaklaştırıyor. Şimdi artık ben ben olmaktan çıkıp dağılan bir kayaya dönüşüyorum. Ve vallahi billahi şu halimden kurtulmak için çırpındıkça daha da batıyorum. 

Şimdi ben bir hiçim. Öyle de kalmak istiyorum bir süre. Sessiz, sakin, sanki hiç var olmamış gibi gözlerden uzak, kendimden uzak, hayattan uzak bir yere demir atmak istiyorum. Kimse bana dokunmasın bir süre istiyorum. Kimse beni görmesin, kimse bana ilişmesin...Geri döneceğim biliyorum. Ama kim olarak dönerim ve ne zaman dönerim işte ondan pek emin değilim.

Fotoğraf: Şurdan