27 Şubat 2013

Haşim Bey ve Selvi Hanım

Haşim Bey iri ve dalgın bir adamdır. Öyle dalgındır ki etrafındaki tüm insanları kendisine sessizce yaklaşmakla ve onu korkutmakla suçlar. Öyle iridir ki karısı Selvi Hanım eğer böyle yemeye devam ederse oturdukları evin kapılarını iki katı genişliğe çıkarmaları gerekeceğini, çıkacak masrafın da Haşim Bey'in cebini hayli yakacağını söyler durur. Haşim Bey kaba düşünceleri arasından süzerek kendisine tek kelimelik bir felsefe edinmiştir, "Boşveeeeeer" Yaptığı herşeyi bu felsefe üzerine bina eder bu yüzden de kimsenin kendisi hakkında düşündüğü hiçbir şeyi umursamaz. Bu umursamamazlığın, yediği yemeklerin şişmanlatıcı özelliğini iki katına çıkardığını iddia eder, ama kilolarından kurtulmak için en ufak birşey yapmaz. Çünkü Haşim Bey'e göre yemek yemek dünyadaki en önemli hazların başında gelir. 

Haşim Bey'in karısı Selvi Hanım ise, eşinin aksine incecik dal gibi bir kadındır. Yine Haşim Bey'in aksine bir tavşan gibi uyanıktır. Öyle ki tek gözü açık uyur. En ufak çıtırtıyı, sokaktan evin içine dolan belli belirsiz sesleri, Haşim Bey'in nefes alışverişindeki belirsiz değişimleri herşeyi ama herşeyi duyar. Bu yüzden de mahallede olup biten herşeyden haberdardır. Ona göre herşeyi bilmek olası herşeye hazır olmak anlamına gelir ki bu da uzun ve iyi bir yaşam için şarttır. 

Haşim Bey ve Selvi Hanım birbirlerine asla küçük isimleri ile hitap etmezler. İlk tanıştıkları çay bahçesinde birbirlerinin isimlerinin arkasına hanım ve bey sıfatlarını yerleştirmişler ve yirmi yıllık evlilikleri boyunca da asla bu kuralı bozmamışlardır. İkisi de alışkanlıklarına bağlıdır ve bunun rahatlık getirdiğine inanırlar. Tek ortak özellikleri de budur zaten.

Haşim Bey ve Selvi Hanım, bir gece bu kelimeleri yazan parmakları uyandırmışlar ve artık bilinmek istediklerini parmakların sahibine ısrar ve inatla belirtmişlerdir. Parmakların sahibi susamış olarak kalktığı yatağından kalkıp mutfağa gitmiş, iri bir portakalı soyarken Haşim Bey ve Selvi Hanım'ın birbirleri hakkındaki şikayetlerini dinlemiş, bir yandan merak etmiş bir yandan da huzursuz olmuştur. Gece vakti kalem kağıt bulmaya üşenen parmakların sahibi hafızasına güvenerek Haşim Bey ve Selvi Hanım'a söz vermiş ve şu an onların ilk kısa hikayelerini buraya dökmüştür. Ve hatta belki demiştir parmakların sahibi "sizi tamamen anlatan bir kitap bile yazabilirim."    

Fotoğraf: şurdan

18 Şubat 2013

Kış geçer...

Ne acaip! Durup dururken geliyorlar aklıma. Musluktan buz gibi su doldururken, yaz kış buzlu su içen o adamı anımsıyorum mesela. Sonra dalıp gidiyorum yıllaaar yıllar önceye. Yaşanan herşey kocaman bir saçmalığın parçası gibi geliyor. Olmayacak hayaller, saçma sapan kavgalar,dargınlık ve gözyaşları. Bütün bunlar yanında sevinçten uyuyamadığın geceler, tek bir gülümseme için yapılan şaklabanlıklar falan filan... Hayat bütün bu saçmalıklardan mütevellit. Ne tuhaf, ne acınası, ne dokunaklı...

İnsan kaybederim diye nasıl da korkuyor. Oysa kimse kimse için ölmüyor. Herkes herkessiz yaşayabiliyor. Ama bunu anlamak hayli zaman alıyor. Tutku enfes birşey aslında. İnsanın ruhunu diri tutan birşey. Gençken, hayli gençken, onun o yakıp kavuran hali ile var oluyorsun zaten. Sonra yaşlanınca biraz durgunlaşıyorsun, tutku falan birşey kalmıyor.Bu halini önce yadırgasan da iyi geliyor bir süre sonra bu sükunet. Ama biliyorsun ki tutku asla ölmüyor. Uyuyor bir süre, ama insan var oldukça, nefes aldıkça asla yok olmuyor. Bir zaman sonra birden kendini 18 yaşında buluveriyorsun. Yaşlanmak ruh için fasa fiso. Yok öyle birşey. İnsanların kırış kırış olmuş yüzlerinde ve ellerinin altında bile gizlenen bahar çiçekleri var. Ne hoş. Ne umut verici.

Dostoyevski "insan herşeye alışır, bu onun en önemli özelliğidir." diyor. Haklı. İnsan herşeye alışıyor alışmasına ya aslında hep geçmişi anımsıyor. "Eski güzel günler" diye başlayan cümleler kurdukça biliyorsun ki alışmanın diğer adı çaresizlik. Ve çaresizlik dünyada var olmuş ve olabilecek en kötü duygu. Bu yüzden sırf karşı koymak için silkinip duruyoruz. Böyle gitmez diyoruz birşeyler yapmalı diyoruz ve çılgınca umut ediyoruz. Eksik olan tutkumuz biliyoruz. Ama tutku öyle derin uyuyor ki silkelensek de sarssak da hiçbir şey değişmiyor.

"Sağlık olsun" ne güzel laf. Teselli edici, yara sarıcı bir yanı var. Ne çok söylüyoruz bu yüzden. Kendi yaralarımızı sarmak için, başkasının yarasına derman olmak için, ne çok... Şimdi de "sağlık olsun" deme vakti. Gidenlere ve hayal kırıklıklarına. Boş bir gökyüzüne bakıp derin bir nefes alır gibi öylece durma vakti. Kuşların kanatlarına takılıp sıcak ülkelere gitmiş hayallerimizin yaz gelince geri döneceğine inanma vakti bir de. Tüm kışlar geçer. Üşürsün, bıkarsın, yorulur ve bunalırsın ama geçer. Bahar gelir, yeşile boyanır her yan. Şaşırırsın. İçinde açan çiçeklere, alnının ortasına vuran güneşe, ellerinden fışkıran hayata şaşırırsın. Kış geçer... Hepsi geçer. Sağlık olsun...

Fotoğraf: whataredreams

14 Şubat 2013

iki köfte bir bardak buzlu rakı...

Bir bahar akşamı hatırlıyorum. Balkonda duruyordum. Güneş batıyordu. Çok romantikti ama bu umurumda bile değildi. Dünyanın gelmişine geçmişine sövmekle çok meşguldüm çünkü. Sonra birden alt kat balkonda rakısını doldurmakla meşgul o adamın şişenin bardağa çarpışının ince ama dokunaklı sesini duydum. Ne batan güneş ne bahar hiçbir şey bu kadar gerçek değildi. Gerçek olan tek şey, o adamın iki köfte bir bardak buzlu rakı eşliğinde bıkmış usanmış gövdesinin öyle mahzun duruşuydu.

Bugün o adamdan hiç farkımız yok. Eksiğimiz bir bardak buzlu rakı ve iki köfte. Usanmış, mahzun gövdemize baka baka ağlayalım şimdi...

Resim: Rafaël Duran-Camps

07 Şubat 2013

Sevgili Hayat,

Sevgili hayat,
Sen şimdi bana okkalı tokatlar atmaya devam ediyorsun ya canın sağ olsun. Şu saatten sonra inan bana umurumda değil. Elimden pek çok şeyi almış ve kıtır kıtır yemiş bulunuyorsun bir de. Afiyet bal şeker olsun. Ben her zaman kendimi toparladım şimdi de aynı şeyi yapabilirim. Sen sanıyorsun ki ben artık yaşlandım yoruldum ama bir şeyi göz ardı ediyorsun bebeğim ben her zaman inatçıydım şimdi daha da beterim. 

Ne öğrenmeliyim biliyor musun? Sakin olmayı. Mesela biri sana bağırdığında sessiz durup, sakin bir sesle "biraz sakin ol lütfen" dersen, bağıran o kişi de birden kendine gelir ya. İşte sevgilim hayatcığım ben de aynı şeyi sana yapmayı düşünüyorum. Ben böyle sessiz ve umursamazken at bakalım atabiliyorsun o tokatları. 

Bugün deliliğin eşiğinde durup düşündüm. Geçeyim mi geçmeyeyim mi? Ama karar verdim ki kalıp savaşmak daha iyi. Delirmek de bir seçenek elbet ama henüz zamanı gelmedi. Şu kafatasımın içinde duran yumuşacık peltecik var ya onu sana rağmen dipdiri tutmaya karar verdim. Etrafta bin tane çamur adam ve kadına rağmen, tüm bu saçma sapan akışa rağmen, dünyaya rağmen kısaca sisteme rağmen hatta vallahi de billahi de onu sapasağlam ayakta tutmaya kararlıyım.

İçimde birşeyler öldü sanıyordum bu akşamüstüne kadar. Sonra ne oldu bilinmez aslında yeni birşeyin başladığını hissettim. Yeni bir yaşam. Onu henüz nasıl kuracağımı bilmesem de başladı işte. İyi olacak biliyorum. Olmazsa da olduracağım. İşte buna yemin edebilirim. 

Neyse hayat fazla zamanını almayayım. Bilirim sen boyun eğmeyenlerden fazla haz etmezsin. Beni de ailenin yaramaz çocuğu kabul et bundan böyle. Bilirim sen en çok kızdığını en çok seversin...

Fotoğraf: peaceful eye