28 Aralık 2012

....

Şimdi mesela kalkıp gitmiş olsak seninle ikimiz, ama öyle böyle bir gitmek değil sözünü ettiğim, hiç ardına dönüp bakmadan, sanki şimdi şu an doğmuş gibi bir ruhla, hiç nefret etmemiş, hiç ağlamamış, hiç üzülmemiş, hiç gülmemiş gibi, öyle çıplak, gökyüzünü ilk kez görüyormuş gibi, deniz nedir bilmezmiş gibi, ağaç nedir, yaprak nedir adlarını bile duymamış gibi öylesi şaşkın bir ruhla... Ne olur?

Ya da mesela içimizde kalmış ne kadar öfke, düş kırıklığı, hınç varsa onu bir bir kusarak sahiplerine, ardımızda kalan çok ama çok sevdiğimiz herkese son bir kez sımsıkı sarılarak ve de, yok yok öyle tasını tarağını toplamadan, ellerimiz ve ayaklarımızdan gayri, ruhumuz ve kırık kalplerimizden gayri hiçbir şey almadan yanımıza... 

Belki de en sevdiğimiz küçücük birşeyi alarak, bir kitap mesela çok ama çok sevdiğin, belki bir mendil anneannenden hatıra, belki de ölü babanın çakmağı... Onları alsan yanına. Eski sefil dünyandan sana kalmış ne varsa değerli, ama illa ki bir insana ait olan, bir fotoğraf olur ya da bir tel toka, bir küçük kaktüs bile olur. Alsak ve gitsek...

Bir kıyı bulsak kendimize. Kimsenin ayak basmadığı. Yoktur ya hayal işte benimkisi. Kocaman ağaçlar olsa bir de. Hani yalnız hissedersen kendini diye sarılacak koca bir gövde işte. Hatta dallarının altında durur ve yeterince beklersen, azıcık eserse rüzgar, saçlarını bile okşar o yapraklar. Hiçbir şey istemez ve beklemez senden inan. Toprak koyu kahve olsa. Otlar püskürse yerden. Arada yağmur yağsa. Daha çok daha çok yeşil olsa toprak. Saçları uzuyor sansak. Gülsek kıkır kıkır. Hiç ayakkabı giymesek. Hatta ayakkabımız bile olmasa. Kendimizi dünyanın en ilkel iki insanı ilan etsek. Gülsek amma çok gülsek. Orman da gülse bizimle, bulutlar, çiçekler, otlar, kurbağalar, yılanlar bile gülse. Öyle çok gülsek öyle çok gülsek ki, sırf şu birkaç dakika için bile değerdi onca acıyı çekmiş olmak desek. Ömrümüz bundan böyle kimsenin kölesi olmadan, kimseye boyun eğmeden, kimseden tiksinmeden ve iğrenmeden, hesaptan ve kitaptan uzak geçse. 

Ne olur?

Foto: Galactic-dreamer

24 Aralık 2012

iyi bir kitaptan sonra...

1Q84 bitti. İyi bir kitaptı çünkü son sayfanın son cümlesini okuyup bitirdiğimde kitabı baştan okumak istediğimi hissettim. Bu bana çok nadir olur. Yüzyıllık Yalnızlık ve Tutunamayanlar hariç hiçbir kitabı iki kez okumadım. Çünkü okumak istediğim çok kitap var ve hayat hepsini okumak için çok kısa. Ama bu 1256 sayfalık tuğlayı yeniden okumayı gerçekten istedim.

Size de öyle olur mu bilmiyorum ama ben bazı kitaplar bitince kendimi arkadaşlarımdan ayrılmış gibi hissederim. Şimdi de Aomame ve Tengo'yu özleyeceğimi hissediyorum. İkisi de çok ama çok sevdiğim karakterlerdi. İnsan bir kitabı sevince, o kitabın içine iyiden iyiye girince kitabın karakterleri ile birlikte yaşamaya başlıyor. Onların evlerinin içinde, eşyalarına dokunarak yaşıyorsun uzunca bir süre. Onlar sanki dünyada bir yerde yaşıyorlar, nefes alıyorlar, öylesi gerçekler. Eğer tehlikedelerse sırt kasların geriliyor mesela, sayfaları okurken bakıyorsun ki hızlı hızlı nefes almaya başlamışsın. Eğer mutluysalar, ki bu mutluluk yıllarca hayaliyle yaşanmış bir mutluluksa, gözlerinden yaşlar akıyor sevinçten. İşte bu diyorsun. Edebiyat bunu yapmalı. Harflerden ibaret adam ve kadınları senin gerçeğin yapmalı. Bu yüzden Murakami'nin önünde saygıyla eğiliyorum.

İyi bir kitabı bitirdikten sonra insan ne okusa bilemiyor. Çünkü böylesi iyi bir romanın ardından seni ne keser bilemiyorsun. Kitaplığın önünde dikilip duruyorsun. "O olmaz, bu olmaz, bu beni kesmez" diyor ve kendini Ali Ağaoğlu gibi hissediyorsun. Çok acaip birşey bu okuma işi. 

Kitap demişken dün akşam uzun zamandır ertelediğim bir işi yaptım. Tüm kitaplarımı gözden geçirdim. Okuduğum ve bir daha asla okumayacağım kitapları elden çıkarmazsam odanın içinde yatacak, oturacak bir yer bulamayacağımdan köklü bir elden çıkarma gerekiyordu ama siz deyin üşengeçlikten ben diyeyim kitaplarımdan ayrılamamaktan uzun zamandır erteleyip duruyordum bu işi. Ama dün akşam annem "senin vermek istediğin bir kaç kitabını bizim bakkala götürdüm. Adam çok sevindi. Bazılarını kendisi almış bazılarını da dağıtmış insanlara" deyince "vaktidir" deyip sıvadım kolları. Hayli kitap çıktı. Bizim kitapsever bakkal için büyük bir kutu hazırlandı. İş arkadaşlarımın kitap tercihlerine göre kitaplar gruplandı ve benim üzerimden de büyük bir yük kalktı. Ben işimi bitirince kuzenim kahveye geldi. Kitap yığınlarını görünce o da heveslendi okumaya beğendiklerine el koydu. "Sen kütüphane mi oldun ayol" dedi. Nasıl yani dedim. "E baksana kitapları insanlara dağıtıyorsun. Üstelik kim neyi sever ona göre ayırmışsın."dedi. Güldüm. Kitaplarıma düşkünlüğümü bildiğinden şaşırdığını da söylemeyi ihmal etmedi. "Fikrimi değiştirdim" dedim. "Kitapları okuyup biriktirmenin bir mantığı yok. İnsanlar okusunlar birbirlerine versinler. Bu daha iyi değil mi? Ama bazılarına kıyamıyorum hala. Onları veremem. Onları dönüp okumak isterim çünkü." Güldü "İyi de neredeyse 40-50 kitabı elden çıkarmışsın." Gülümsedim. "Böylesi daha iyi" dedim. "Daha okunacak çok kitap var."

Fotoğraf. guardian

20 Aralık 2012

özenti okur

Daha önce söylemişimdir, evde okunacak dünya kadar kitap varken kendimi durduramayıp çılgınca kitap aldığımı ve hatta 100 yıl yaşasam bile muhtemelen bu kitapları bitiremeyeceğimi. Varın ne kadar kitap olduğunu tahmin edin artık. Az önce internette dolaşırken son okuyacağınız kitap hangisi olsun istersiniz isimli bir yazıya denk geldim. (Bu arada Egoistokur'u şiddetle tavsiye ederim.) Yazıda Lost'tan söz ediyor ve Desmond Hume'un sürekli okuduğundan hatta Dickens'ın Our Mutual Friend romanını hep yanında taşıdığından, ölümün iyice yaklaştığını hissettiğinde o kitabı okuyacağından bahsediyordu.

Sık sık bir adaya düşsem ya da biri beni bir yere kapasa tek bir kitap seçme hakkı verse hangi kitabı seçerim diye salakça bir soru sorarım kendime. (Sahi insan neden bu tip acaip sorular sorar? Buna vereceği cevap kendisi hakkında neyi öğrenmesini sağlayacaktır ki? Neyse bu sorular da başka bir yazı konusu olsun. Zira bende bol miktarda kendi kendine sorulan sorulardan var.) Tek bir kitabı seçme hakkım olsa sorusuna geri dönersek, buna zaman zaman değişen cevaplar veriyorum. Ama bu cevaplar çoğunlukla Karamazov Kardeşler, Anna Karenina, Binbir Gece Masalları oluyor. Ve son olarak Binbir Gece Masalları'nda karar kılıyorum. Gerçi rivayetlere inanacak olursak Binbir Gece Masallarının tümünü okuyup bitiren ölürmüş. Her neyse.

Yazıda bir başka konuya daha değiniyor ki onun üzerine düşünürken baya bir eğlendim. Lost'ta dizi karakterlerinin okuduğunu ve yerli dizilerde böyle birşeyin neden olmadığını soruyor. Gerçekten şöyle düşündüm de sanırım bir tek Muhteşem Yüzyıl'da okuyan birileri var. Pargalı İbrahim Paşa Dante Aligeri'nin İlahi Komedya'sını okuyordu. Daha sonra da Şehzade Mustafa da aynı kitabı okudu. Onun dışında Kurtlar Vadisinde sanıyorum Polat Alemdar bazı kitaplar okudu ve bu kitaplar sonradan çılgınca sattı. Siz başka bir dizi de okuyan karakterler gördünüz mü? Ben görmedim.

Lost'ta Sawyer da okuyordu. Ben hep onu sahilde bir yerlerde oturmuş okurken hatırlıyorum. Hatta okumak onun karakterinin önemli bir parçasıydı. Ya da Desmond'u ele alalım. Desmond inanılmaz çekici bir karakter. Dolayısıyla onun yaptığı herşey, ya da başka çekici bir karakterin yaptığı herşey onu örnek alan birilerinde bir özendirme yaratmaz mı? (Bu özendirme lafı ne gıcık bir laf yahu.) Eski filmlerde Humprey Bogart çok sigara içtiği için pek çok insanın sigaraya başladığı söylenir. Yahu şimdi Kenan İmirzalıoğlu sürekli birşeyler okusa şu sigara özentisi okuma özentisine dönüşmez mi acep? Kenan demişken aklıma geldi, Ezel dizisinde Ramiz Dayı bol bol okuyan bir adamdı değil mi? Ama hiç aklımda değil ne okuduğu. Üstün körü mü geçilmişti acaba? Buradan yerli dizi senaryosu yazanlara duyurulur, lütfen şiddet eğilimli karakterler değil de okuyan karakterler yazalım. Bakarsınız gençler sigaraya değil de okumaya özenirler. Belli mi olur?

17 Aralık 2012

Murakami, karanlık kuyu...

Son zamanlarda gecem gündüzüm Murakami oldu. Haftasonu yataktan çıkmadan 1Q84 okuyunca bu çok doğal elbette ama bir de yan etkiler var. Kitabı okuyanlar bilir, Little People kitabın en çekici noktalarından biridir. İnsanı tedirgin ederler hem de meraktan delirtirler. Benim gibi kitabın içine dalanların da rüyasına girip korkudan öldürürler. 

Size de olur mu bilmiyorum ama ne zaman Murakami'nin kitaplarını okusam tedirgin bir hal sarar beni. Onun çok acaip bir dünyası var. Hep merak ederim biz okurken bunun içine girip böyle tedirgin oluyorsak o yazarken ne hale geliyor acaba? Mesela ben uyuyan birine bakınca hele de ağzı hafif aralık kalmışsa ağzından dışarı Little People çıkacak sanıyorum. 

Bu adamın karakterleri hep yalnız ve yalnızlıktan rahatsız olmayan tipler. Müziksiz yaşayamıyorlar ve alkolü seviyorlar. Muhtemelen Murakami her birine kendi parçalarını yapıştırıyor. Çok doğal. Ama nedense karanlık ve tekin olmayan bir yanları var. Tengo'nun, Aomame'nin hele ki Fukaeri'nin. Hiç gülümsemiyorlar, istemezlerse sorulara cevap vermiyorlar ve kafalarına göre takılıyorlar. 

Ben biraz neşeli ve umutlu karakterleri mi seviyorum acaba da bu insanlar bana robotlarmış gibi geliyor. Aslında Aomame'nin saklandığı evde kendi başına hiç rahatsız olmadan zaman geçirdiği bölümlerde tuhaf bir huzur hissediyorum. Kendine yeşil çay yapıp Kayıp Zamanın İzinde'den bölümler okuduğu sayfaları, balkonda oturup Tengo'nun gelmesini umut ederken kafasından geçenleri okumayı da...

Kitapların ruhları var. Muhtemelen bu ruh aslında onu yazanın ruhu. Mesela Paul Auster ne anlatırsa anlatsın "aslında hayat güzel, tamam bazen zor ama yine de güzel." dermiş gibi. Murakami ise "hepimizin içinde çok acaip şeyler oluyor olmasına ya yine de normalmişiz gibi yaşıyoruz, ne budalalık" dermiş gibi. Bazı yazarların ruhlarından gereksiz bir nezaket ve sahtelik akıyor ya da. İsim vermeyelim üzülmesinler. Bazılarının satırlarından da "dünya umurumda değil, ben böyle algılıyorum, böyle yazıyorum"... Mesela Dostoyevski beni intihar duygusuna sürükler. Tolstoy ise "eğer basit görmeyi ve düşünmeyi başarırsan çözülemeyecek birşey yok, herşey ortada" dedirtir. Marquez  "aslında herşeyin komik bir yanı var, biraz masalsı ve biraz uçuk bir yanı da" 

Ama Murakami'nin çok karanlık bir yanı var. İçine bakıp hiçbir şey göremediğiniz ama bakmaktan kendinizi alamadığınız dipsiz karanlık bir kuyu gibi... Bu da bir hüner.

FOTOĞRAF: mürekkephaber

13 Aralık 2012

Kal orada!

Algılama donabilir. Bir iş gününün ortasında saçma sapan bir işle uğraşırken, bir arkadaşınızla sıkıcı bir sohbetin ortasındayken ya da bir gazete haberini okurken öylece kala kalabilirsiniz. Size bir tavsiye eğer böyle bir duruma düşerseniz "bana ne oldu? Ne yapacağım şimdi?" falan gibi saçma sapan sorular sormayın kendinize. Çünkü bu sorularla hiçbir yere varamazsınız. Çünkü makine donmuştur. Gereksiz ve aşırı çalışmaktan isyan bayrağını çekmiştir zihniniz. Size vermek istediği mesaj çok basittir, "Yeter ulan! Senin gibi zirzopun saçma sapan olaylara takılıp onları sanki dünyanın en önemli olayıymış gibi evire çevire kocaman bir yumağa dönüştürmesinden bıktım. Yeter!" Bu kadar basittir mesaj. Kurcalamayın.

Benim gibi zirzop aklı olan biri iseniz eğer ve arada bir böyle donup kalıyorsanız ne yapmanız gerektiğini kendi tecrübelerinizle çoktan çözmüş olmalısınız. Ama eğer bu ilk kez başınıza geliyorsa o zaman belki biraz tavsiyeye ihtiyacınız olabilir. Belirtiler şöyle başlar, kendinizi ıssız ada fotoğraflarına merak sarmış biri olarak bulabilirsiniz mesela. Uzun uzun içinde insan olmayan manzaralara bakar durursunuz. Orada olmayı yalnız olmayı kimsenin sizden birşey istemediği ya da beklemediği günleri yaşamayı, üşümek, acıkmak, susuz kalmak gibi dertlerinizin olmadığı, basit ama çok basit bir yaşamınızın olduğunu hayal eder durursunuz. Bu bir lükstür elbette bilirsiniz bilmesine ya ruhunuz yine de bütün bu hülyalara karşı duramaz. Uçup gider bir palmiyenin tepesine konar, ılık güneşte yıkanır, kuş sesine kulak verir, denizin maviliğine şaşar kalır. 

Sonra masanızın önüne insanlar gelir. Birşeylerden söz ederler, birini şikayet eder ne kadar haklı olduklarından bahsederler. Cümlelerinin arasına kendilerini öven bir kaç sözcüğü de iliştirmeyi asla ihmal etmezler. Şaşar kalırsınız. Sahte bir utangaçlık altına gizlenmiş bu  kibrin nasıl olup da varolabildiğini aklınız bir türlü almaz. Bir de ellerinde alışveriş torbalarıyla aldıklarını size göstermeye hevesli bir grup vardır. Onlar sizi daha da şaşırtır. Siz sade ve basit bir yaşam peşindeyken onların evlerini, dolaplarını, çekmecelerini bütün bu çer çöple doldurup onların arasında ruhlarını kaybetmeleri dehşete düşürür sizi. 

Bakarsınız ki, herkes bir yana savrulmakta ve orada kendi benzerlerine yapışmaktadır. Sanırlar ki eğer o kocaman yığına tutunmazlarsa yutacak yeryüzü onları. Siz hiç bir yığının o sümüksü yüzeyine tutunmak istemezsiniz. Vıcık vıcık o yüzey midenizi kaldırır, içinizi bulandırır. İşte bu yüzden de koca dünyanın ortasına böyle şaşkın ve tek başına kalmış gibi hissedersiniz kendiniz. İşte o kalakalma hali budur. Etrafta gördüğünüz şeylerin aslında etrafınızda olmadıklarını fark etmiş olmaktır bu hal. 

Ama endişeye gerek yok. Hayat öyle fettandır ki sizi o kalakaldığınız halden çekip çıkarıverir. Aklınızı başınızdan alacak pek çok şey sunar, hiç birşey bulamazsa birine aşık eder ki farkına varmayın tüm bu saçmalıkların. "Yaşa git ulan ötesini berisini karıştırma" demenin en romantik yoludur çünkü aşk. 

Kalakalmak iyidir ayrıca. Size kendinizi kış uykusunda uyanmış ayı gibi hissettirir. Biraz kaba saba ama güçlü biraz yırtıcı ama mutlu biraz şaşkın ama dinlenmiş... İyidir bu yüzden kalakalmak...

Fotoğraf: natural home

10 Aralık 2012

hoşçakal...

Aralık vazgeçmek için en iyi ay. Karar vermek için ve artık olmayacağını anlamak için de öyle. Bu yüzden sana ve sana dair herşeye veda etmeye karar verdim. Boşuna dememiş adam "güzel şeyler pat diye olur, bu kadar bekletmez" diye. Artık beklemenin, olacağını umut etmenin anlamı da yok. Bitsin.

Bugün birşeyi farkettim. Kalplerimiz arasında çok uzak bir mesafe var. Sen başka bir yerdesin. Sözcüklerin cümlelerin başka bir yöne meyyal. İşin tuhafı sen bile bilmiyorsun nereye ya da neye meylin olduğunu. Oysa ben biliyorum kendimi. Sana olan yakınlığımın bir anda sırf senin yüzünden uçup gittiğini. Bu yüzden de külliyen vazgeçiyorum senden. Artık elini uzatsan da yakınımda dursan da hiç ama hiç anlamı yok. Bitti.

Ben kendime yeni bir hayat çiziyorum dostum. Ve artık içinde sen yoksun. Kırgın mıyım? Hiç değilim. Biraz hayal kırıklığı var, o kadar da olur artık. Ama en fenası şaşkınım. Senin bir uzak bir yakın duruşundan yorgun ve bitkinim. Senin duvarına çarpa çarpa paramparça olmaktan bıkmışım. Şimdi o parçaları alıp sessiz bir köşede birleştirmek için gidiyorum. Biliyorum bu bitecek ve geçecek. Daha iyi olacak herşey. Sandığım kadar da zor olmayacak, bunu da biliyorum. Ve senin ne hissedeceğinin artık önemi yok.

Herkes alışır birilerinin yokluğuna. Kimse, biri gitti diye ölmez. Sen de ölmeyeceksin. Merhaba diyeceksin, kelimelerin buz gibi bir duvara çarpacak, şaşıracaksın ama ölmeyeceksin. Yüzün düşecek gülümsemediğim için, ama inan bana ölmeyeceksin. Düşüneceksin düşüneceksin ve kendinde hiç bir kusur bulamayacaksın. Benim dengesiz olduğuma karar vereceksin. "Canın sağ olsun" diyeceğim ama yemin olsun ki en ufak bir açıklama bile yapmayacağım. Çünkü açıklasam bile umursamayacağını ya da en azından öyle görüneceğini bileceğim. İşte tüm bu duvarlar, umursamazlıklar yüzünden hayatından gidiyorum.

Bence çok da iyi ediyorum. 

fotoğraf: Good Bye Lenin

08 Aralık 2012

okurun süslüsü...

"Ne garipsin" dedi. Eşyalarım arasında en çok göze çarpan kitap ve parfüm bolluğuymuş. İkisine olan düşkünlüğüm arasında tezat varmış. "Bunun nesi garip?" dedim. "Herkes birşeylere düşkündür." İyi de parfümlerle makyaj malzemesi olsa neyseymiş. Ya da kitaplarla defterler ya da kalemler olsa... Ama parfüm ve kitabın bolluğu, ne bilsinmiş, bir acaipmiş işte.

Güldüm. "Anladım ben seni" dedim. "Senin kafanda iki şablon var. Biri okuyan tip, kısa saçlı, kendini okumaya adamış, makyaj yapmayan, üstüne başına özen göstermeyen model. Diğeri de kafasının içi boş, tek bir kitabı bile olmayan, aklı fikri üst baş, makyaj, parfüm, topuklu ayakkabı olan model. Eh ben de iki kümenin kesiştiği yerde durunca şablonlarına uymadım. Doğru mu?" Doğruymuş.

Buna çok kızıyorum. Okumaya öğrenmeye düşkünsün diye paspal olmak zorundasın diye bir kural mı var? Topuklu ayakkabıları ile tıkır tıkır yürüyen misler gibi kokan bir kadının koltuğunun altında kitap olamaz mı? Ne yardan ne serden vazgeçemiyorsak, şablona uymuyorsak bu iyi birşey değil mi? 

Aslında galiba eskiden beri okur yazar kadın erkek egemen toplumda aklıyla var olabilmek için biraz erkeksi görünmek zorunda kalmış. Profesörler ya da bilim kadınları hep gözlüklü, kısa saçlı, uzun etekli ya da pantolonlu, koyu renk takımlı olunca akıllı, kafası çalışan kadın böyle görünür imajı mı vermişler nedir? Ama öyle değil kardeşim. En azından ben öyle değilim. Kitabevinden çıkıp parfümeriye giren, alışveriş torbalarının birinde yeni çıkan kitaplar, diğerinde de makyaj malzemeleri, topuklu ayakkabılar, parfümler olan bir tipim ve bundan da gayet memnunum. 

Kim ne derse desin, dış görünüş önemlidir arkadaşım. Yok dış güzellik değil iç güzellikmiş de falan da filan da. Tabi ki ruhunu besle onu güzelleştir. Oku öğren aklını besle. Ama paspal da olma kardeşim. En azından aynanın karşısına geçtiğinde kendini iyi hisset, kendini beğen, sev, saygı duy ki başkaları da sana saygı duysun. Şimdi soruyorum, karşınıza darmadağın, kötü kokan, pis, üstü başı darmadağın bir adam ya da kadın mı gelse ona saygı duyarsınız yoksa tam tersi biri mi? Ben hem ruhun hem de bedenin eş zamanlı saygıyı ve beslenmeyi hak ettiğini düşünenlerdenim. Biri ile ilgilenip de diğerini ihmal etmenin saçmalık olduğuna inanıyorum. Şablona da uymuyorum, uymaya da hiç niyetim yok.

Fotoğraf: sytleite

06 Aralık 2012

Kalbimden kalbine kısa mesaj...

Yağmuru seviyorum. Gökyüzünde kocaman kurşuni bulutlara bakmayı daha da çok. Ama burada böyle floresan ışıklar altında oturmaktan ölesiye nefret ediyorum. İnsanlar koşturarak geçiyorlar etrafımdan. Ellerinde ne olduğunu bilmediğim kağıtlar. Öfkeyle koşturup duruyorlar. Bu hız ömrümü tüketiyor. 

Ağır aksak şarkılar dinliyorum bu yüzden. Zaman yavaşlasın, insanlar gözümün önünden silinsin diye. Ama olmuyor. Değişen birşey yok. biri gelip bakış açımı değiştirmemi söylüyor. Git başımdan diyorum. Kimseyi çekecek ne halim ne yüreğim var. 

Bütün bu karanlık içinde seni düşünüp bir hayale sığınıyorum ancak. Elimden gelen bu. Seni en son gördüğüm zamana geri dönüyorum. Uzakta durmuşsun. Yorgun görünüyorsun. Ve ben aklından ne geçtiğini, ikimizin senin için ne ifade ettiğini, dahası ikimiz diye birşeyin olup olmadığını merak ediyorum. Sen bir zaman aramızdaki bağ diye birşeyden söz etmiştin. Bunu anımsıyorum sonra. Ama bu bağın bir pamuk ipliği mi yoksa bir halat mı olduğunu bir türlü çözemiyorum.

Hep aynı durgun suda olduğunu düşünüyorum. Hiçbir şey değişmiyor sende. Bazen kapı duvar oluyorsun, bir tek değişen bu diyorum. Öyle uzak öyle anlaşılmaz ve öyle kararsız. Kaşlarının biçimine bakıyorum. Sakladığın kelimeleri orada bulurum sanıyorum ama yok olmuyor. 

Yağmur hala yağıyor ve ben üşüyorum. Şimdi neredeysen seni bulup kalbinin içine süzülmek ve orada herkesten saklanmak, ısınmak istiyorum. Kendime bir yuva bulmuş olmanın huzuruyla uzun uzun ağlamak istiyorum bir de. Kalbinde küçük dereler oluşturmak, kalbinin toprağını sulamak ve orada sadece ikimize ait bir bahçe yetiştirmek istiyorum. Kirlenmemiş ne varsa bu dünyada hepsini toparlamak ve ikimize küçük bir ev yapmak bir de... 

Kurşuni bulutlara bakıyorum. Ellerimi açıp bir kaç damlayı yakalıyor ve bahçemiz için saklıyorum. Olur mu bilmem ama ben tüm iyi dileklerimi bulutlara iliştiriyorum. Ve kalbimden kalbine bu iyi dilekleri muhafaza etmesini söyleyen bir mesaj yolluyorum. Aramızdaki bağın gücüne güveniyorum. İyi dileklerimi toprağa gömmeyeceğine de öyle... 

Fotoğraf: askactor