30 Kasım 2012

cuma mektupları

Durgun bir günün ortasında durmuş seni bekliyorum. Biliyor musun, kafamın içindeki fotoğrafında hep o güneş gibi gülümseme var. Öyle bir gülümseme ki bu, öfkeden kuduruyorken ben, dünyanın saçma sapan bir yer olduğuna iyiden iyiye inanmışken hatta, herşeyi silip atıyor. Beni yeniden inandırıyorsun herşeyin yeniden iyi olacağına, mutluluğun mümkün olduğuna ve iyi olan herşeye. Sen olursan hiçbir şey kötü olmaz gibi geliyor bana. Seninle tüm zorluklara dayanırım diye geçiyor aklımdan. İşte bu yüzden kalbinden öpesim geliyor seni...

Sana hiç söylemiyorum, söyleyemiyorum bunları. Çünkü şimdi bile, yani bu sözcükleri yazarken bile, tam olarak anlatamıyorum kalbimden geçeni. Bir nehrin sularını düşün ve benim bunları yazarak, alıp sana getirebildiğim ancak bir bardak su... Düşün gerisini... 

Şimdi burada olsan diye geçiyor aklımdan. Öylece otursan şu koltukta. Tek sözcük söylemeden öylece otursan. Vallahi gün bambaşka olacak, bilmiyorsun. Tüm bu durgun akan zaman fışkırıp kaynayacak. Ilık bir yağmur yağacak üzerime, beni tüm bu tozdan, bulanıklıktan arındıracak. Bir şarkı başlayacak uzakta bir yerde. Bir tek ben duyacağım, kimbilir belki sen de öyle.

Sen kapıdan her girdiğinde bir gökkuşağı doğuyor bunu da bilmiyorsun. Tüm bu toza bulanmış renkler ışıl ışıl ışıldıyor. Ve bütün bunlar yüzünden, şimdi durgun bir günün ortasında durmuş seni bekliyorum. Çünkü ben ancak seninle kendimi evimde hissediyorum. 

27 Kasım 2012

Eğer ben bir Kızılderili olsaydım...

Eğer ben bir Kızılderili olsaydım büyük ihtimal adım "göbeği kendinden önce giden tembel teneke" olurdu. Daha doğrusu önceki adım başka birşey olurdu da son haftalardaki halim olsa olsa bu adı hak ederdi. Evet itiraf ediyorum şu aralar biraz şişkoyum. Yok öyle aman aman değil, endişeye mahal yok ama eskiye nazaran (bu lafa hastayım) tosun denebilir. "Eee rejim yap" diyen kendini bilmezler çıkabilir aranızda ama baştan söyleyeyim o sözü söyleyene sırtımı dönerim. Zaten annem sürekli "Sen biraz kilo mu aldın kuzum" deyip duruyor. Haydi annemi boşvereyim ama ya dün olanlar. Benim koca göbekli arkadaşım Z. "Ay ben çok yedim galiba nefes alamıyorum" lafımın üzerine "şişkooo şişkooo" diye uzun bir müddet benimle dalga geçti. M. de eksik kalmadı ikisi bir güzel makaraya sardılar beni. Oysa Z. hiç saklamaya gerek duymadığı göbeği M. ise bol gömlekler olmadı kucağına aldığı yastıklarla saklamaya çalıştığı göbeğiyle hiç de benden kalır değiller ama işte makaraya sarılan ben oldum. İnsan kendisiyle dalga geçince diğerlerine de mi çanak tutuyor acaba? Şöyle şişko oluşunu dert eden ve kendisine şişko dendiği zaman ağlayan, küsen ve bir kaç gün bunalıma giren, bunalımına paralel olarak rejimini sürdüren bir tip olamadım ya, yanarım yanarım da ona yanarım. 

Kızılderili dedim de aklıma geldi. Burada bir köy var adı Kızıldere. Bizim karşı komşu da o köydenmiş. Annem onlardan söz ederken Kızıldereliler der. Benim safın safı bir arkadaşım, annemin onlardan söz ettiğini duymuş beni kenara çekip sordu "Sahi Kızılderililer mi yaşıyor karşınızda? Durur muyum? "Ah sorma kardeş" dedim "Biliyorsun yıllar önce ülkeleri istila edildi. Bunların ataları da o zaman düşünmüşler nereye gitsek diye. Haritayı açmışlar öncelerine kabile reisi saçından bir teli koparmış ve havaya üflemiş. O da ne saç teli bizim buranın üzerine düşmüş. Onlar da buraya taşınmışlar." Ağzı açık dinledi beni. Ben onun saflığına hayretler içinde bakarken o hikayenin büyüsüyle kendinden geçmişti bile. Dudaklarımın kenarındaki alaycı kıvrımı (Ay ben bu tanıma da hastayım) görünce anladı dalga geçtiğimi. "Şaka yapıyosuuuuun" diye şakıdı. Sırıttım hem de en pisinden. O da saçımı çekti. Anlattım onların Kızılderili değil Kızıldereli olduğunu, Kızıldere'nin bir köy olduğunu.

Dün bir arkadaşım kendinde en sevmediğin özellik nedir diye sordu. Öfke dedim ama galiba alaycılık olmalıydı. Kimseyi küçük düşürmek amacıyla yapılan bir alaycılıktan söz etmiyorum elbette, bunu asla yapmam. Ama biri bana yukarıdaki gibi bir malzeme verince dayanamıyorum elimde değil. Bu kötü mü? Değil galiba. Çünkü sonunda herkes gülüyor ve komik anılar olarak bunları bir yerde saklıyor. Birşeyin sonunda herkes gülüyorsa bu onun kötü birşey olmadığını ölçmek için yeterli bir ölçüt değil midir? Ne diyorsun?

26 Kasım 2012

sendromtesi

Pazartesi sendromu diye birşey var. Haydi çalışanlarda bu sendromun olması normal, ev kadınları ve emeklilere ne oluyor peki? Onlar da yaşıyorlar bu sendromu. Medyanın gücü mü demeli? Hani bir laf vardır "hayatlarında hiç aşktan söz edildiğini duymasalar asla aşık olamayacak insanlar var." diye bu söz belki aşk için değil ama pazartesi sendromu için kesinlikle geçerli.

Medyanın benim üzerimde kafamın içine yerleştirdiği abuk sabuk fikirlerden daha fazla etkisi var. Diziler mesela. Geçen gün hangi dizide olduğunu hatırlamıyorum şöyle birşeye rastgeldim, bir adam kızın birine diyor ki "seni görmezsem mutlu olamam" kız da ona diyor ki "dünyada mutlu olmak için 1 milyon sebep var." Hemen altta bir yazı beliriyor, "Dünyada mutlu olmak için 1 milyon sebep var." Tahmin edeceğiniz gibi bu bir içecek reklamının sloganı. Sağlıklı ve normal bir insan olarak sinir oldum tabi. Ulen herşeyin içine sızmak zorunda mısınız? falan dedim. Vallahi yakında insanlar iç çamaşırlarına bile reklam alacaklar. Hatta bırakın çamaşırları vücutlarına dövme olarak belki bazı sloganlar yazdırırlar. Şunlara ne dersiniz, kızın biri boynuna "ateş bizi çağırıyor" yazsa mesela, ya da adamın biri baldırına "sağlam basıcan bu hayatta" yazdırsa. Yaparlar valla, hiç şaşırmam.

Bu ara Murakami'nin 1Q84'ünü okuyorum. 1255 sayfalık tuğla. Muhtemelen kitap bittiğinde okuyuş biçiminden dolayı Arnold ya da Stallone gibi kaslara sahip olacağım. O kaslardan birinin üzerine Murakami diğerine de 1Q84 yazdırırım artık. Neyse söz etmek istediğim bu değildi. Murakami'yi severim ama birşey beni deli ediyor. Birini tarif ederken kıyafetlerini ayrıntısıyla anlatıyor, hangi renk olduğunu, nasıl olduğunu hatta markasını bile veriyor. Calvin Klein ceket giyen adamlar, 1960 tasarımı Givenchy elbise giyen kadınlar, Polo tişörtler falan. Okurken gözünde canlandırıyorsun tamam harika ama şimdi düşünmeden de edemiyorsun,  Murakami'ye bu markalar şöyle mi diyorlar, "kardeş sen bizim isimlerimizi yaz romanında biz de seni görürüz."  Böyle birşey yok da bizim Murakami çok mu meraklı giyim kuşama. Bunu bazı başka romanlarda da görüyorum gerçi. Çok mu cahilim bu işler böyle mi dönüyor yoksa kafam artık komplo teorilerinden başka birşey üretmiyor mu?

Bu konu bir kenara kitap çok güzel. İnsanın başta gözü biraz korkuyor kalınlığından ama başlayınca da elinizden bırakamıyorsunuz. Keşke bir kaç cilt yapsalarmış ama yapmamışlar nedense. Kitapevlerine seslenerek noktalayalım öyleyse, "Arkadaşım lütfen 1000 küsür sayfa olan kitapları birkaç cilt yapın, çok ağır oluyor, okuyamıyoruz. Lütfen.."

Resim Slawek Gruca

17 Kasım 2012

okurken...

Okuyan insanların fotoğrafları beni her zaman büyülemiştir. Bakmalara doyamam. Az önce benhayattayken'in blogundaki linkteki fotoğraflara baka baka dakikalar geçirdim. Nasıl her yiğidin bir yoğurt yiyişi varsa her okurunda bir okuma biçimi var diye geçirdim kafamdan fotoğraflara bakarken. Mesela benim okurken görünüşüm aynen Bill Murrey'inki gibi. Yukarıdaki gibi yani.

Ben hiç bir zaman oturarak kitap okuyamadım. (yemek yerken hariç) Ne zaman öyle okumaya kalksam dikkatim dağıldı, aklım başka bir yana kaydı, beceremedim. Hoş zaten uzanabilme fırsatım varsa asla oturan biri değilim belki de ondandır. Uzanmasam bile en azından kaykılarak otururum ki bu ofiste başıma hayli bela açıyor. Tembel olduğumu bilmeyenler ya da unutanlar beni saygısızın teki sanıyorlar ki, pek de umurumda değil. İnsanların hakkımda ne düşündüğünü umursamayı bırakalı çok oldu. Zira hangi birinin istediği gibi olmayı başarabilirim ki? Eğer onların istediği gibi olursam ben kendimi nerede bırakacağım. Bu nedenle umurumda değiller. 




Ne diyorduk? Evet kaykılarak oturmak. O da yandaki gibi oluyor ki hiç tavsiye etmem. Elinizdeki kitap heyecanlıysa, kaptırıp gitmişseniz, nereden olduğunuzu, kim olduğunuzu, hatta dünyayı unutmuşsanız o zaman kendinize geldiğinizde, (telefon çalarsa, biri sizi çağırırsa falan) fena halde beliniz ağrıyor. Beliniz ağrımasa bile usul usul kayıp poponuzun üzerine oturuveriyorsunuz ki, cidden acı verici. Ha bir de diz problemi var. Bu oturuş dizleri yoruyor ve fena acıyorlar. Hatta ayağa kalktığınızda saçma sapan yürüyorsunuz bir süre. Of anlatırken bile belim ağrıdı.




İşte zaman zaman yaptığım ve sonucunda ağrı ve sızılara neden olan bir okuma şekli daha. Arkadaki pencereyi görüyor musunuz? Muhtemelen o pencereden muhteşem bir sonbahar güneşi geliyordur. Sayfalar üzerinde öyle masalsı şahane bir oyun oynar ki o güneş, hemen bulduğunuz koltuğa oturursunuz. Ama oturarak okumak size göre değildir ya pufu bacaklarınızın altına çeker, uzanırsınız. Beliniz, boynunuz tüm gövde hayli dengesiz bir hale gelir. Ama okumayı sürdürürsünüz. Sonuç aklınızda az önce okuduğunuz enfes kelimeler, belinizde kopacakmış gibi bir ağrı, başınızın altına koyduğunuz kolunuzda kasılma ve bu gibi şeyler.







İşte benim en çok bulunduğum hallerden biri daha. Geçen gün sağlıklı beslenme konusundaki bir yazıda yemek yerken asla okumayın diyordu. Hemen üzerini çizdim ki bunu asla beceremem. Dünyadaki en büyük zevklerimden biri bu çünkü. Bu nedenle benden kitap alırsanız arasından ekmek kırıntısı, roka, domates kabuğu falan çıkabilir şaşırmayın ve pis olduğumu düşünmeyin. Siz okurken kendinizden geçmiyor musunuz Allah aşkına? Eğer geçmiyorsanız okumanın ne manası var kuzum? Annem her zaman kızmıştır bana sofrada birşeyler okuyorum diye. Ben de her zaman kulak tıkamışımdır bu sözlere. Ne yapalım hepimizin ayrı bir zevki var, benim zevklerimden biri de bu. Sağlıklı yaşam yazarı şöyle diyordu bir de, yemek yerken okursak ne yediğimizi, doyup doymadığımızı bilmezmişiz. Tam aksine bakmadan yediğimde o şeyin tadına daha çok kafa yoruyorum ben. "Birşey yiyorum tadı da güzel ne ola ki bu" falan oluyorum. Hatta bu yöntemle önyargılı olduğum yiyecekleri bile yiyebilirim. Mesela bamyayı koy önüme elime de bir Haruki Murakami tutuştur bak nasıl yiyorum o bamyayı. Şimdiye kadar denemediyseniz deneyin. Vallahi yemek yerken okumak çok keyifli.
Fotoğraflar: awesome peole reading

14 Kasım 2012

Benim asıl canımı sıkan şey...

Bir arkadaşıma geyik bir doğum günü partisi düzenledik. Aslında amaç doğum günü kutlamak değildi. Bir araya gelip muhabbet etmek aynı zamanda da koca adama doğum günü pastası üzerindeki mumları üfletmek ve günü o geyikle sona erdirmekti. G. garson kıza mum olup olmadığını sordu, kız "var. kaç yaşına giriyor, kaç mum koyalım?" dedi. G. güldü. "Yok yahu yaş sayısı kadar muma gerek yok, koca adam zaten"dedi. Garson kızın cevabı şahaneydi "Madem koca adam ne diye doğum günü partisi yapıyorsunuz?" Hepimiz dumur vaziyette kalakaldık. Aynı kız oflaya puflaya masalara bardakları, çatal bıçakları, tabakları koydu. Oflaya puflaya gitti ve oflaya puflaya geri dönüp benden çakmak istedi. Verdim. Köşeye geçip bir sigara yaktı. İstediğimiz çayları daha sonra içebileceğimize karar vermiş olmalı ki pek umursamadı. Uzun uzun sigarasını içti. Oflaya puflaya sigarasını söndürdü ve aşağıya indi. Elinde pastayla geri geldi. Çakmak istedi, pastanın üzerindeki mumları yakacakmış. "Az önce sana vermiştim çakmağımı"dedim. Omuz silkti, yan masadakilerden birinden çakmak aldı pastanın mumlarını yaktı. Binlerce kez ofladı pufladı ve ortadan yok oldu.

"Bu kızın neyi var böyle?" dedim. "Bir derdi ya da sıkıntısı var herhalde ki böyle aklı başında değilmiş gibi davranıyor." Öyle değilmiş. Bu onun tarzıymış. "İşte" dedim "yaptığı işe saygısı olmayan, işinde iyi olmayı umursamayan biri daha." "Nasılsa geçici bir iş paramı alır günü bitiririm" mantığıyla hayatlarına, işlerine devam eden genç kızlar ve adamlar. 

Dün M. ile bu konu üzerinde konuşuyorduk. Cafe sahibi bir arkadaşının bir türlü doğru dürüst garson bulamadığından yakındığını, bulduğu tüm garsonların en fazla 2 ay çalıştığını söylediğinden söz etti. Bundan yakınan çok işveren varmış. Konuştuğu tüm işverenler aynı şeyi söylüyormuş neredeyse. Sonra eski zamanlardan konuşmaya başladık. Cafelerde, lokantalarda biz çocukken hep aynı garsonların çalıştığını hatırladık. Kimsenin servislerden ya da kaba davranışlardan şikayet etmediğini, hatta lokantaların müdavimleri ile garsonlar arasında dostluk olduğunu konuştuk.

Ben bunun nedenini genç adamların ve kadınların artık dünyadaki herşeyden haberdar olmasına bağladım. Bu küçük yerdeki hayatın onlara artık yetmediğini, internetten, televizyondan kendi yaşlarındaki gençlerin nasıl yaşadıklarını gördüklerini ve o hayata imrendiklerini, garsonluğun onlara ağır geldiğini, sürekli kafalarında  yaşıtlarınınki ile kendi hayatlarını kıyasladıklarını bu nedenle de asla mutlu olmadıklarını ve yaptıkları işe saygı duymadıklarını söyledim. Eskiden böyle değildi çünkü o zaman insanlar bu küçük yerde dış dünyada neler olup bittiğinden habersiz yaşıyorlar ve kendi işlerine bakıyorlardı. Televizyon siyah beyazdı ve sadece bir eğlence aracıydı. Şimdiki gibi seni sürekli almaya, tüketmeye, daha iyisini hak ettiğine inandırmaya ve o hayatı elde etmek için elinden geleni ardına koymamaya teşvik etmiyordu. Belki de bu yüzden, insanlar yaşadıkları yerde olabildiğince mutlu olmaya çalışıyorlardı. Dünya o zaman onlar için kocaman bir yerdi. Şimdi ise dünya küçük ve hepimize "istediğin herşeye bir şekilde ulaşabilirsin" diyen reklamlarla dolu her yan. 

Geçmişe mehtiye düzmüyorum. Geçmiş geçmişte kaldı ve elbette bugün onu sadece güzel taraflarıyla anımsıyoruz. Benim canımı sıkan dünya "ilerledikçe, modernleştikçe" daha mutsuz oluşumuz. Belki de modernliğin bedeli budur. Belki de bu yüzden bazılarımız sürekli köylerde, dağ tepelerinde yaşama hayali kurup duruyoruz. Bu bedeli ödemekten memnun olmayan bazılarımız elbette. Kaymağını koca göbekli adamların yediği, sefasını koca popolu hanımların sürdüğü modern dünyanın zehrini, pisliğini biz taşımak istemiyoruz. Mutluluk gerçekten sadelikte belki...

Fotoğraf: Hi-Tech

12 Kasım 2012

ağzımı burnumu kırasım var...

Mesela kocaman bir kadın olduğun halde hala tepkilerini kontrol edemiyorsan, daha da kötüsü ne hissettiğini tam olarak tanımlayamıyorsan bir salak olduğunu söylemek hata olur mu? Bence olmaz. Geçen gün bir arkadaşım "ben insan sevmiyorum" dedi. Kedi, köpek, çiçek, böcek seviyormuş ama insan sevmiyormuş. Ben insan seviyorum da bazılarına tahammül edemiyorum. Çünkü onları anlayamıyorum. Bu yüzden de onlarla şu sıralar bir arada olmak istemiyorum. Savulun...

İşte bu yüzden kışı seviyorum. Evin içine kapanıp herkesi ve herşeyi dışarıda bırakmayı zorunlu kılıyor çünkü. Dahası kimse bunu garipsemiyor. Hava soğuk diye dışarıda değiliz sanıyorlar oysa bence hepimiz tüm yaz içli dışlı olup birbirimizden bıktık ya, şimdi de birbirimizden saklanıyoruz. Yoksa soğuk vız gelir tırıs gider bize. İşte bu yüzden güç toplayıp yeniden birbirimize tahammül edebilir hale gelmek için dinleniyoruz. Na acaip...

İçimden televizyonu baltayla parçalamak geçiyor bu ara bir de. Sanki onu parçalasam hepsi bitecek kimse ölmeyecek, herkes iyi olacak da. Allah belamızı vermiş hepimizin, televizyonu parçalasan ne olacak? Çok sinirliyim bugün ve bu sinirden kurtulamıyorum. Çünkü hayatım boyunca sinirlenince bir şeye ne tekme attım ne de birşeyi parçaladım. Nasıl bir duygudur işe yarar mı bilmiyorum ama bugünlerde bir kum torbası almayı planlıyorum. Ya da belki meditasyon yaparım. Tembel olduğum için ikincisi bana daha uygunmuş gibi geliyor. 

Şimdi hayatımızda karşımıza çıkan tüm insanların ve başımıza gelen tüm olayların hayatımızda önemli bir yeri var diyorlar ya yahu dünyanın en gereksiz adamı dünyanın en gereksiz konuşmasını yapıp akşam akşam seni sinir ediyor ve biri sana diyor ki hayatında olan herşeyin bir anlamı var. Ne bu şimdi? Bunun anlamı olsa olsa senin salak olduğunu yüzüne çarpmaktır ki, madem bu adamın konuşması gereksiz o zaman neden akşamını mahvediyorsun? Al sana hayatın anlamı.

Nefis bir akşam. Gürül gürül yanan bir sobanın sıcağında sessiz sakin bir akşam. Ve sen bu akşamını bütün bu saçmalıklarla ziyan ediyorsun. Yaşına boyuna posuna yazıklar olsun senin. Şimdi gidip kendi saçımı başımı yolacağım. Kum torbasından da meditasyondan da iyidir. Evet iyidir.

Fotoğraf:  flickr

05 Kasım 2012

aşıklar parkı oluyor da okurlar parkı neden olmasın...

Bir önceki yazımızda (ay ay ben iyice kendimi birşey sanmaya başladım. Lafa bak "yazımızda" pöh!!) artık sizleri kedere gark eden yazılar yazmayacağımızı söylemiştik değil mi saf ve düşünceli okur. Ama bugün düşündüm ki benim hayattaki amacım kendi dengemi bulmak için başkalarının dengesini bozmak. (Tam bu noktada sizlere bir Erol Taş kahkahası armağan ermek isterim ki içimdeki kötücüllüğün farkına varabilesiniz. Zira sizleri uyarmak benim görevim. Bir an önce kaçıp kurtarın kendinizi. Demedi demeyin.)

Az önce ellerimi yıkarken aklıma nefis fikirler gelmişti. Şimdi ise Ali Ağaoğlu yüzünden aklımda ne var ne yoksa uçup gitti İstanbul'un gobeğeeendeki enfes dahiyane fikirlerini hayata geçirmek üzere duyduğu heyecanı görünce benim bu zavallı sümsük yazımın hiç de dahiyane fikirlerle dolu olmadığını farkettim. Gidip tekrar mı ellerimi yıkasam belki aklıma başka fikirler gelir. Ama ya bu kez de Erol Evgin o dokunaklı sesiyle reklamlarda boy gösterip çocukluğumun hayallerini yerle bir ederse. Ben çocukken Erol Evgin'e tapardım. Onun dünyanın en güzel gülümsemesine sahip tek adam olduğunu düşünürdüm. Sanırım ona aşıktım. Benim yaşlarımda olup da çocukken Erol Evgin'e aşık olan o kadar çok kız tanıyorum ki bu Erol evgin meselesi çok acaip birşey...

Ne demiştik, kendi dengemi bulmak için başkalarının dengesini bozmak gibi acaip bir hayat amacım vardı di mi? Evet. Bugün çok acaip sıkılıyorken H. üzerinde bir deney yaptım. H.'yi olabilecek her şekilde sinir ederek kendime geldim. H. elbette dengesini yitirdi. Bense biraz hafifledim sayılır. Sanki tahtırevallide gibiydik. O ağırlaştıkça ben gökyüzüne doğru yükseldim. Zalim miyim? Hayır değilim. Onu baştan uyarmıştım. Ama o benimle mücadele edebileceğini söyledi. Kendine güvenen dişli bir rakip bulduğuma sevindim ama H. beni inanılmaz bir hayakırıklığına uğrattı. Sonundan bana 10 dakika susmam için 50 Lira teklif etti. Kabul ettim ama parayı almadım. Zira susarak ne kadar irademe hakim bir insan evladı olduğumu göstermekti niyetim. Fakat 8 dakika sonra biraz daha susarsam boğularak öleceğimi farkettim. Bu tıpkı havayı içinde tutmak gibiydi. Kelimeleri ağzından çıkarmazsan da aynı şey oluyor. Lütfen denemeyiniz! H. benim ona 50 Lira vermem gerektiğini söyledi. Ona toz olmasını söyledim. Allah'tan belasını mı istediğini sordum. Elbette hayır dedi. Biraz daha ısrar edecekti ama onu 3 saat boyunca aralıksız konuşmakla tehdit edince vazgeçti.

Gün fena değildi. Ama her sonbaharda olduğu gibi eve koşup bir battaniye altında kitabımı okumak için dayanılmaz bir istek duydum. Aslında benim yıllık izinlerimi yaz aylarında değil sonbaharda almam gerek. Çünkü sürekli işten kaçma hayali kuruyorum. Battaniye altı değil de bir parkta okumak daha keyifli olurdu diye bir hayal de kurdum aslında. Mesela okur-yazar parkı diye bir park olsa. Kapıdaki güvenlik görevlileri sizin bir okur olup olmadığınız anlamak için önce çantanızdaki kitaba baksa, sonra mesela Karamazov Kardeşler, Moby Dick, Savaş ve Barış daha bir sürü kitaba dair sizi ayaküstü sözlü yapsalar, bu parka ancak öyle girebilseniz. Hani okumaya değil de insanların cüzdanlarını çalmaya ya da onları sinir etmeye gelenleri parktan uzak tutmak amacıyla. Biz gidip orada bir bank bulsak, üzerimize sarı yapraklar dökülse, gidip nefis bir fincan kahve alsak hemen parkın içindeki dükkandan, zaman zaman banka uzanarak zaman zaman oturarak zaman zaman da ayaklarımızı toplayarak o bankta kitaplarımızı okusak. Okumaktan yorulunca başka okurlarla oturup kitaplar üzerine sohbet etsek...Fena mı olurdu?

Bu yazı bitmez kıymetlim, iki gözüm okur. Ben çenemi kapayayım da şu kanepeye uzanıp televizyona bakayım. Belki yine Ali Ağaoğlu çıkar. Hatta belki Erol Evgin bile çıkabilir, belli mi olur?

Fotoğraf: Favim.com

03 Kasım 2012

saçmaladım, rahatladım, oh canıma değsin!

Canımdan çok sevdiğim blogdaşlarım, yurttaşlarım ve Romalılar!

Bundan kelli, size öyle ağır romantik, derin depresif yazılar yazmaktan vazgeçtiğimi açıklamak için buradayım.     "Bize ne bundan" diyen seslerinizi duymamazlıktan geliyor ve kapıldığım coşkunun rüzgarı ve "Allah Allah kim tutar beni" nidalarıyla yazmaya devam ediyorum benim kara kaşlı kara gözlü okurlarım. (mavi ve yeşil gözlü olanlar onları dışladığımı düşünmesinler reca ederim, yazdığım bir iki yazıya göz atanlar insanları sadece iyi ve kötü olarak ikiye ayırdığımı adları gibi bilirler zira)

Neyse ne diyorduk canlarım, ha evet, ben artık sizi derin bir kedere gark eden yazılar yazmayacaktım. Şaşkınlığınızın ve elinizin ayağınızın titremesinin son bulduğu inancıyla size bu kararımın sebebini açıklamak isterim müsaadenizle. (bakın kibarlıktan hala vazgeçmedim.) Dün kendi kendime dedim ki "ulen salak hayat safi keder değil ya, herkes zaten haberlerden o zıkkımdan bu zıkkımdan fenalık geçiriyor. Sen de tutmuş abuk sabuk konuşup duruyorsun." Evet tam olarak böyle buyurdum kendime. Ama bakın ara sıra cinnet getirip öfke dolu şeyler yazmam demiyorum. Eh bilirsiniz insanoğlu bir günü bir gününü tutmaz. Ben de yarı deli sayılacağıma göre hoşgörürsünüz artık benim dünyalar güzeli baldan tatlı okurlarım. Bakın okurlarım diyorum diye kızmayın sakın. Çünkü farkettim ki okurlarım diye hitap edenleri daha çok seviyorsunuz. Hatta belki de gizliden gizliye onların ünlü ama çok ünlü yazarlar olduğunu bile sanıyor olabilirsiniz. Ben ünlü bir yazar değilim bunu buradan açıklayayım da hemen umutlanmayın. Ama kimse gelecekte ne olacağını bilemez. Henüz bir kitabım bile yok ama yeminle Nobel'de gözüm var. Gülmeee gülmeee. İnsanların hayallerine gülünmez. Hıh!

Ne farkettim biliyor musunuz bunları yazarken? Ben galiba depresyon eğilimli değil de dalga geçme eğilimli biriyim. Zira o kasıntı yazıları uzun uzun düşüne düşüne yazıyorken şimdi Allah ne verdiyse, parmaklarım hangi tuşa bastıysa öyle yazıyorum. Pek rahatmış Allah sizi inandırsın. Bu yüzden ben de artık yaşlanmakta ve doğal olarak rahatlığa gönül bağlamakta olan bir insan evladı olarak bundan kelli böyle yarı deli saçması şeyler yazıp ömrünüze ömür yüzünüze gülücükler katmayı planlıyorum. Sen o asık suratlı okur, evet evet sana diyorum, bana "kendini komik sanan gerizekalı" dediğini duymadım sanma. Ama canın sağolsun senin şunu bil ki kendimi komik falan sanmıyorum. Sadece kendimi azıcık eğlendirmeye çalışıyorum. Siz de eğlenenin, hep birlikte eğlenelim diyorum ama bazılarının su geçirmez nemrut çıktınız yapacak birşey yok.

Şu satırları yazdıktan sonra okur sayımın hayli düşeceğine inanıyorum. Çünkü Aydan Atlayan Kedi iyice zıvanadan çıktı, bu da bozdu kendini falan diyenler olacaktır aranızda. Buna da olsun kalan sağlar bizimdir diye yanıt vermek istiyorum. Hem ne demiş ünlü Türk düşünürü Orhan Gencebay "beni böyle sev seveceksen" Adam haksız mı canım birtanem okur, beni manyaklıklarımla, sevgi kelebekliğimle, küfürbazlığımla (hem de Adana usulünden) ev kadınlığımla, sokak çocukluğumla, işçiliğim ve köleliğimle, zaman zaman depresifliğimle sevmeyen okur kitlesini ne yapayım ben? Ya da onlar beni ne yapsın? Burası saçma mı oldu ne? Her neyse.

Vallahi canınız bilir ablacığım abiciğim. Bundan kelli böyle. Hiç belli olmayan zamanlarda hiç aklınıza gelmeyen bir yazıyla başınızda bitme olasılığım var yani. Onun için linki tıklarken dikkat edin. Her an herşey olabilir. Ay kurban olurum ben kendime sürprizlerle doluyum kız.

Şimdi ben gidiyorum. Biliyorum herşey bana benzeyecek. 

Kal sağlıcakla gözleri fettan, derde dert katan canım okurum.

02 Kasım 2012

cuma mektupları..

Taş kesilmiş gibiyim. Öyle duruyorum hayatın ortasında. Kış geliyor ve yaz bitiyor, bende durum değişmiyor. Çok olsa rüzgar bir kaç saç telimi uçuruyor, tırnaklarım uzuyor ve dünyanın tozu üzerime yağıyor. Ve tüm bunlara rağmen öylece duruyorum burada.

Sakin olayım dedim diye öylece kalakaldım, biliyorum. Kaygıdan ve gürültüden arınırım sandım böyle yaparsam. Bir süre durdum durdum sonra bir daha da hareket edecek gücü bulamadım kendimde. Varsın olsun dedim sonrada. Ne yapalım, duran şeylerde lazım ne de olsa.

Durduğunda bir sürü şey geçip gidiyor gözlerinin önünden biliyor musun? İnsanlar geçiyorlar, tökezliyor düşüyorlar, kendi hallerine gülüyorlar, gülüyor ve unutuyorlar, yeniden başlıyorlar ama asla akıllanmıyorlar. Yine aynı hataları bu kez başkaları ile yapıyorlar. Boşveriyorlar ve devam ediyorlar. Geçerken sana el sallıyorlar, hatta bazıları gülümsüyor bile. İşin güzel yanı sen onları sevmeyi öğreniyorsun durunca. Çünkü sen de onlarla birlikte koşarken aslında onlara hiç ama hiç bakmadığını anlıyorsun. ama durunca öyle değil. İnsan birşeye uzun uzun bakınca onun güzel olan yanlarını da görmeye başlıyor. Ve sevmeye de...

Seviyorsun bir yandan da acıyorsun hallerine. Olup biten herşeye rağmen gülümseyebilen bir tür kimin içini acıtmaz ki diye düşünüyorsun. Deliler gibi korkmasına rağmen inatla ve ısrarlar güzel bir hayat beklentisinde olan bir tür kimin kalbine yaralar açmaz? Bazen onlardan cesaret alıp ben de başlayayım yeniden koşturmaya diyorsun hatta. ama bacakların mıhlanmış gibi duruyorsun işte. Sabah uykusuna doyamamış bir çocuk gibi "biraz daha, biraz daha..." diye diye duruyorsun. Bir zaman sonra kendiliğinden harekete geçeceğini biliyorsun nasıl olsa. Vakti gelmedi daha diye düşünüyorsun.

İşte böyleyim bu ara sevgili dostum. Durup duruyorum burada. Hiç de şikayetçi değilim halimden. Tam aksine hayatı tüm gözeneklerimde hissediyorum. Rüzgarı, yağmuru, tozu ve toprağı, zaman zaman ateşi ve külü... Koşan bir hayata bakıyor da bakıyorum işte. Kendi zamanımdan çalıyorum. Nefes alıyorum ve nefes veriyorum. Ve uzun zamandır ilk defa gerçekten yaşadığımı hissediyorum.

fotoğraf: Evim Dergisi