28 Ekim 2012

Albinoyum, Albinosun, Albino...

Geçen gün sanıyorum facebook'ta siyah insanlar arasında albino bir Afrikalı gördüm. Kar gibi bembeyaz teniyle kabilesinin ortasında durmuş, elindeki mızrağı gökyüzüne kaldırmıştı. Gözlerimi alamadım. Bazı fotoğraflar bende hipnoz etkisi yaratır ve sebebini asla bilemem. Bu fotoğraftan da gözlerimi alamadım. Daha önce hiç düşünmemiştim Afrika'nın siyah insanlarının arasında albinoların olup olmadığını. Belki de bu yüzden böyle dakikalarca bakakaldım.

Dün akşamda Noi Albinoi (Buzdan Hayaller) isimli bir film izledim. Güzel filmdi. Ben sevdim. Bu kadarını söylemek kafi. Filmi izlerken albino çocukların okulda, arkadaşları arasında neler yaşadıklarını düşündüm. Bilirsiniz, çocuklar zalimdirler çoğu zaman. Kilolu çocuklara "şişkooo" diye bağırırken o çocuğun kalbinin kırılıp, yaralanacağı umurlarında bile olmaz. Albino çocuklara nasıl eziyet edebileceklerini siz düşünün artık. Sırf melanin pigmentine sahip değiller diye sürekli itilip kakılırlar ve birbirlerine benzediklerini sanan bir grup aptal çocuğun kendilerini normal hissetmeleri uğruna oyuncağı olurlar. 

İnsan ne zalim. Haydi onlar çocuk. Doğuştan gelen özelliklerin insan kontrolünde olmadığını ve bu yüzden insanların yargılanamayacağını henüz bilemeyebilirler. Ya yetişkin olup da hala bu şekilde davranana ne diyelim? Kimini ırkı kimini dini kimini bilmem nesi için dışlayıp alay eden ve kendine yetişkin insana ne diyelim?

Albinizm üzerine okurken çok ilginç bilgilerle karşılaştım. Örneğin albino yaban hayvanlarının çok azı yetişkinliğe erişebiliyormuş. Çünkü yaban hayvanları tüylerinin kolay kamufle olması sayesinde hayatta kalabiliyorken albino yaban hayvanları çok kolay hedef oluyorlarmış. Bunu okurken yavrusunun albino olduğunu gören bir yaban hayvanı onu rengi nedeniyle dışlıyor mudur? diye düşünmeden edemedim. Çünkü bazı hayvanlar yavruları doğar doğmaz her nedense onları bırakıp gidiyorlar. Anneannem, yeni doğmuş bir kedi yavrusuna dokunursak annesinin elimizin kokusu nedeniyle onu benimsemeyeceğini ve onu terkedeceğini söylerdi. Bilmiyorum doğru mudur zira asla böyle bir deney yapmayı göze alamadım? Kim alabilir ki zaten?

Afika'daki albinolarda ise durum daha vahim. Şöyle yazıyor bir yerde, "Afrika'da büyücülerin Albino insanlar bilhassa da Albino Küçük Kızların bedenlerinin farklı bölgelerinin farklı büyülerde kullanılabileceği iddiası nedeniyle malesef bir çok cinayet işletmekte ve hiç bir suçu olmayan yalnızca genetik bir hastalık sahibi insanlar vahşice katledilmektedir." İnsanoğlunda farklı olanın kötülükle ilişkilendirilmesi gibi çok acaip bir durum söz konusu. Demek ki beyin kendi başına beş para etmiyor. O beynin bir güzel yoğurulması, eğitilmesi, kapalı gözlerinin açılması gerekiyor ki bu tür saçmalıklardan masum insanları kurtarabilelim. Bir de şöyle bir bilgi var, "Yine bir Afrika ülkesi olan Zimbabwe'de yaşayan 15 bin albino içerisindeki bayanlar sürekli tecavüz tehlikesiyle karşıkarşıya sebebi ise nüfusunun 4 te 1 i AIDS hastası olan bu ülke de Albino bir Kadınla birlikte olan Erkeğin AIDS hastalığından kurtulduğuna inanılması. Yine albino çocuk doğuran zenci annelerin de zina ile suçlanması da büyük bir toplumsal sorun olarak afrika da varlığını sürdürüyor."   İnsan ne tehlikeli bir yaratık düşünsenize. Böyle abuk sabuk bir lafı söylüyor biri, diyor ki "eğer bir albino kadınla birlikte olursa Aids'ten yırtarsın abicim" diyor, diğer salaklar da artık salaklıktan mı dersiniz çaresiz bir hastalığa düşüp de kurtulmak için en saçma sapan yolları bile deneme azminde olmaktan mı dersiniz buna inanıyor ya da inanmayı tercih ediyor, bununla da kalmayıp önünde gelene bu saçmalıkları anlatıyor, ondan sonra bak sen olup bitene. 

Kısaca ve özetle ne olursa olsun insan çocuğunu bütün bunları bilerek yetiştirmeli. Herşeyden önce ona insan sevgisini öğretmeli ve insan nasıl görünürse görünsün ona insan gibi davranması iyice belletilmeli. Ama asıl önemlisi çocuklar büyürken onlara kafalarını kullanmayı öğretmeli ki böyle saçmalıkları kendi başlarına belirleyip ona göre davransınlar...

Fotoğraf: Milliyet

27 Ekim 2012

çocuk meselesi...

Bizim gibi hayli zaman geçtiği halde bekar olmaya devam eden tiplerin ara sıra ruhunu yoklayan "acaba bir çocuğum olsa hayatım nasıl olurdu?" gibi bir sorusu vardır. Hele de benim gibi bebeklerin gıdılarına, minik el ve ayaklarına tapan tiplerse söz konusu olan bu soru sık sık gelir yoklar kalbinizi. Amma velakin bir bayram günü çollu çocuklu arkadaşlarınız evinizi neşeli gürültüleriyle doldurduğunda ve siz o çocukların peşinden koşup "yavrum yapma düşersin" "evladım dur kafana televizyonu düşüreceksin" "kıııızım, oğluuuum vıdı vıdı vıdı ..." gibi bağırmaktan sesiniz soluğunuz kesilirse bir daha o soruya ölseniz de evet demeyeceğinizi düşünürsünüz. Velhasılı bu soru hayli çetrefilli sorudur. 

Hele bir de Ayça Şen'in kalın kitap'ını okuyorsanız, onun  oğlu Memo ile bitmek bilmez maceralarının içine girmişseniz daha da bir korkarsınız çocuklardan. Çünkü çocuk demek uykusuz kalmak demektir, çünkü çocuk demek bir kitabın elinizde aylarca sürünmesi demektir, çünkü çocuk demek kendi hayatını bavula koyup uzun yıllar boyu bir köşeye kaldırmak ve tüm hayatını evladına ayırmak demektir. Hele benim gibi yalnızlığına düşkün tipler için kabus gibi birşeydir bu.

Tüm yemek boyunca çocuklar etrafımda vızıldarken bunları düşündüm. Bir çocuğun annesi olsam hayli despot hayli manyak bir anne olacağıma karar verdim. Çocuk düşerse, yaralanırsa, ağlarsa, düşüp dişleri dudağını keserse, saçma sapan bir oyun icat edip onu bunu kafasına düşürürse diye endişelenmekten yemeği nereme yedim bilemedim. 

Sonra o çocuklardan biri gelip bacağıma sarılınca, eğildiğimde minik dudaklarıyla yanağıma bir öpücük kondurunca düşündüğüm herşey buhar olup uçuverdi. Demek ki dedim anneler bu minik öpücükler uğruna vazgeçiyorlar herşeyden. Sonra babasının kucağında oturan bir başkası başını yana eğim gamzeli yanaklarıyla kocaman gülünce o çocuğu alıp kalbimin içine sokasım geldi. Bir de bu yüzden işte dedim. 

Özetle çocuk çok acaip birşey güzel kardeşim. İnsanı aynı anda hem deli edip hem de bütün hayatım sana feda olsun dedirten birşey. Bir çocuk sahibi olsam hayatım nasıl olurdu bilemiyorum elbette. Sanırım önce delirip sonra bir öpücükle herşeyi unutan biri olurum. Tüm anneler öyle değil midir zaten?

Fotoğraf: Bebek ve Ben

16 Ekim 2012

siyah beyaz iki kare...

Kafamın karışık, hafızamın kötü olduğundan yakındığım zamanlarda izlediğim filmleri ve okuduğum kitapları gün gün not almışım. Filmlerin sadece isimlerini yazmışım, kitapların ise hem isimlerini hem de yazarlarını. Geçen gün bulduğum not defterinde her birini tek tek okudum. Bazılarını hiç ama hiç anımsamadım bazılarını ise daha dün izlemişim ya da okumuşum gibi tüm ayrıntısıyla hatırladım. Bazılarından ise sadece ufak parçalar aklımda kalmış. Neyi neden hatırladığım ve beni neyin etkilediği üzerine epey kafa yorduktan sonra çok daha eskiye gitmeye karar verdim. Çocukluğa...

İlk aklıma gelen sahne sanıyorum alacakaranlık kuşağından bir mini diziye aitti. Siyah beyaz bir filmdi. Bir adam bir bara giriyor epeyce içiyordu. Bir kaç kadehi yuvarladıktan sonra yanındakine zencilerden (bu kelimeyi asla kullanmam. Bu o adamın kelimesi) nefret ettiğini, onların yaşam hakkının olmadığı, hepsinin öldürülmesi gerektiği gibi saçma sapan fikirleri ateşli bir biçimde anlatıp duruyordu. Sonra sanırım birileri onun saçmaladığına karar verip onu bardan dışarı atıyordu.Tam kapıdan çıktığı anda beyaz adamlar "yakalayın pis zenciyi, öldürün" diye bağırarak üzerine saldırıyorlardı. Neye uğradığını şaşıran sersem adam deli gibi kaçıyor bir yandan da zenci olmadığını, beyaz olduğunu, kendisinin de zencilerden nefret ettiğini anlatmaya çalışıyor, en sonunda bir derenin içine giriyor, orada nefes nefese öldürülmeyi bekliyordu. Bu sahneyi asla unutamadım. İlk kez belki de o zaman adalet üzerine düşündüm. Böyle olsa dünya düzeni, içlerinde böyle ırkçı nefretler olanların üzerlerine kendileri gibi düşünenler saldırsa harika bir şey olur diye düşündüm. 

Hatırladığım diğer sahne ise bir savaş filmine ait. Savaşta patlayan bir bomba yüzünden gözleri kör olan bir adam bir hastane koğuşunda yatıyordu. Adam, yanındaki yatakta yatan ve yine savaşta yaralanmış bir başka adamla sohbet etmeye başlıyor, söz dönüp dolaşıp gözleri kör olan adamın ırklar üzerine fikirlerine geliyordu. Kör olan adam zencilerden nefret ettiğini anlatıp duruyordu. Yanındaki adam ise ne adama karşı çıkıyor ne de destekliyor sadece dinliyordu. Sonra kör olan adamın gözleri açılıyor ama o ameliyattayken yan yataktaki adam ölüyordu. Gözleri açılan adam hemşireye onun en iyi dostu olduğunu söylüyor ve şimdi nerede olduğunu soruyordu. Hemşire ise onun öldüğünü söylüyor adam ağlamaya başlıyordu. Ve adam daha sonra bir şekilde yan yataktaki adamın zenci olduğunu öğreniyor ve bunca zaman adama aslında sürekli hakaret ettiğini ve onun tek kelime etmeden kendini dinlediğini kederle fark ediyordu.  Bu sahne bana önyargının saçmalığını öğretmiş olmalı. Eğer kör olsak herkesin birbirini dinleyeceğini, seveceğini belki de...

Bana çocukluğumdan kalan iki sahne bunlar. Daha pek çoğu var aslında ama bunların üzerine düşünmüş olmalıyım ki aklıma kazınmış. Ne acaip değil mi hatırladıklarımızın aslında bugünkü fikirlerimizin kökenini oluşturuyor olması. Ne hatırlıyorsak onların toplamında oluşmamız ne acaip...Siz neler hatırlıyorsunuz merak ediyorum. Çok eskiden aklınıza kazınmış sahneler var mı sizinde?

Fotoğraf: examiner

08 Ekim 2012

bazı şeyler pat diye olmaz...

Deneyin görün, hayatın sizinle şöyle bir imtihanı vardır, siz ne zaman bir karar verseniz, sizi o kararı bozmaya iten birşey çıkarır karşınıza. Mesela artık hiç sinirlenmeyeceğinize yeminler edersiniz ve bu güzel kararın huzur dolu rahatlığıyla uykuya dalarsınız, ama sabah süprizlerle gelir. Olmayacak ne varsa başınıza gelir, bindiğiniz dolmuş bozulur, ters adamın ya da kadının birine çatarsınız, saçma sapan işler üzerinize biner falan filan... Çok acaiptir. Ya da berbat bir pazar günü akşamında "yok arkadaş bu böyle olmaz" deyip birşeyler yapmaya karar vermişsinizdir. Kendinizi toplarsınız, ajandanıza planlarınızı yazarsınız ve o ajandayı öpüp başınıza koyarak yemin edersiniz. Kimse sizi yolunuzdan döndüremeyecektir, hem vallahi hem billahidir. Dünyanın ve dışarda olup bitenin canı cehennemedir. Hem adam ne demiştir "kendi cennetini kendin yarat." Adam haklıdır ve siz de o cenneti yaratmak için bugünden tezi yok kolları sıvacaksınızdır. O sonra sabah olur ve işe gidersiniz. Coşkuyla planlarınızdan bahsetmeye başlarsınız. Münasebetsizin biri sizin şevkinizi iki dakikada yerle bir eder. O kadar sinirlenirsiniz ki neye sinirlendiğinizi anlamanız biraz zamanınızı alır. Düşünürsünüz, siz birinin motivasyonunu dağıtmayı kendine görev sayan adama mı kızıyorsunuzdur yoksa o münasebetsiz adamı umursadığınıza mı? Aslında her ikisine de kızıyorsunuzdur ya asıl kızdığınız verdiğiniz kararları ne olursa olsun uygulayacağınıza yeminler etmenize rağmen ilk dalgada böyle sarsılmanızdır.

Oturup şu yukarıdakileri yazarsınız ve yazı her zamanki gibi sizi sakinleştirir. dışarıdaki yağmura bakarsınız, bir bardak kahve alırsınız ve yağmurun altında bir sigara içersiniz. Aslında sigarayı bırakmak da kararlarınızdan biridir ya neyse dersiniz. Bazı şeyler pat diye olmaz bilirsiniz...

Fotoğraf: Şurdan

04 Ekim 2012

yazıklar olsun size insan diyene...

Korkudan evlerini bırakıp başka yerlere giden insanların evlerine girip eşyalarını çalan insana sadece "hırsız" demek yeterli midir sizce? Bence kesinlikle değil. Onlar başka bir şey. Ne olduklarını bilmiyorum ama insan olmadıkları kesin. O insanların evlerinden nelerini çaldılar acaba? Fotoğraflara baktığımda öyle altınları, elmasları olacak insanlara benzemiyor o evlerde oturanlar. Öyleyse neleri çaldınız? Televizyonlarını mı? Radyolarını mı? Ütülerini mi? 

Biz bu kadar uzakta tüylerimiz ürpererek izlerken o insanların hallerini, siz orada o insanları görüp de nasıl böyle bir şey yapmayı aklınıza getirdiniz? Yemin ediyorum tiksiniyorum sizden. Ve bu tiksinme öyle böyle bir tiksinme değil, tüm mahalleyi çağırıp suratlarınıza sıra sıra tükürmelerini sağlayacak kadar iğreniyorum.

Her felakette böyle iğrenç bir güruh ortaya çıkıyor. Deprem oluyor, yardım götüren araçları soyuyorlar mesela. Ölümden zerrece etkilenmiyor, sanki hiç ölmeyecekmiş gibi akıl dışı bir aç gözlülükle ölülerin sırtından küçük hesaplar yapıyorlar. Dünya savaşlardan zengin olan sivri dişli kocaman göbekli adamlar topluluğunun varlığına alıştı. Alışmak demeyelim de onlarla baş edebilme gücüne sahip olmadığını anladı daha doğrusu. Ama bu küçük pislikler kabul edilebilir, alışılabilir türden değiller. Aynı yerde aynı felaketten sağ çıkmayı becermiş ve bütün bu felaketi görmezden gelip, zarar görenlerin sırtından iyi, zengin bir yaşam hayal edecek kadar mide bulandırıcılar. 

Şimdi soruyorum size, insan tüm yaratıkların en şereflisi diyenler, sahiden böyle mi düşünüyorsunuz?

Fotoğraf: Bugün