30 Eylül 2012

haksızlıklar tarihi

Siz, dünyanın tarihini tanımlayacak olsanız ne dersiniz? Kahramanlıklar tarihi mi, vahşetin tarihi mi, bilimin tarihi mi? Benim aklıma sadece haksızlıklar tarihi geliyor. Hatta kendi bireysel tarihlerimiz bile haksızlıklarla dolu sanki. Oturun bir düşünün lütfen. Hiç haksızlığa uğramadınız mı? Mesela iş görüşmelerinde torpilli adamlar kadınlar sizin yerinizi almadılar mı? Babanızın cebindeki para diğer babanın cebindeki paradan az olduğu için en iyi dershanelere gidemeyip üniversitede okumak için diğerlerinden çok daha fazla çalışmak zorunda kalanınız olmadı mı? Şimdiki üniversite sınav sisteminden söz etmek bile istemiyorum. Zira bu başlı başına akıl dışı bir sistem. 

Şimdi söyleyin bana sadece kendi başına değil etrafındaki insanların ve hatta hiç tanımadığı insanların her gün her dakika haksızlığa uğramasını izleyen biri nasıl normal olur, nasıl hayata güvenir ve nasıl umutlu olur. Bize diyorlar ki çalışın başarırsınız. Ne diye çalışacağız da ne başaracağız? Bütün yerler ayrılmışsa ne diye çalışırsın ki? O söz çalın başarırsınız diye değişmeli bence. Zira ne kadar paran varsa hakkın o kadar korunur. Hatta başkalarının hakkı da alınır sana verilir. Nasıl ama? Mükemmel bir sistem. Tıkır tıkır işleyen ezip geçen ve ezip geçtiklerini çiğneyip tüküren bir sistem.

Kimse kızmasın öbür dünya inancı taşıyan adama. Adalete bu kadar hasret kalmış insanların başka çaresi var mıdır? Herkesin kötülüğünün cezasını çektiği ve iyi olmanın karşılığını gördüğü bir dünyaya ne derseniz deyin, hepimizin bir gün bunun olacağına inanmaya ihtiyacımız var. Kimsenin aç susuz kalmadığı, kimsenin çocuklarının sefil perişan olmadığı, kimsenin kimseye üstün olmadığı ve herkesin sırf insan olduğu için değerli olduğu bir dünyaya inanmaya ihtiyacımız var. Bunu bu dünyada gerçekleştirmeye çalışanlar olmadı mı? Oldu. Sonuç? Sonuç yok. Bir şey değişmiyor. Çünkü karşı duramadığımız dev bir canavar var önümüzde. Kim kılıç çekerse ona, saniye geçmeden yenip yutuluyor. Çok mu umutsuzum? Kim bilir belki de öyleyim. Ama güzel bir dünyaya inanmaya ihtiyacım var. Böyle devam etmeyeceğine inanmaya ihtiyacım var. Sizin yok mu? 

Dünyaya akıl dışı yazılmış bir haksızlıklar tarihi bırakıyoruz ne acayip.  Sadece bu ülkede değil daha pek çok ülkede durmadan yazılıp duruyor bu tarih. Mağara adamından tutun da milenyum adamına kadar gücü eline geçiren diğerinin ensesine basıyor tokadı. Gelecekte de muhtemelen bu böyle olacak. Çünkü insanın mayasında bozuk bir şeyler var. O bozuk şeyler güç ve para ile reaksiyona girince patlıyor ve korkutucu bir hal alıyor. Belki de asıl önemli olan bunun üzerine biraz kafa yormaktır. Şu an kendi halinde yaşayıp giden bizlerin eline geçse bu iki şey, mayamızdaki o bencil, vahşi, umursamaz ezici güç bizi de onlardan biri yapar mı? Her an her şey olabileceğine göre içimizdeki o pislikten kurtulmaktan başka yolumuz yok galiba. Bir kaçımız ondan kurtulsa belki bir şeyler olur ha?

Az önce bana umutsuzsun mu demiştiniz? Son cümlemi bir daha okuyun o halde...

Fotoğraf: Goldonmyshoulders

23 Eylül 2012

sakın...

Çoğu sabah böyle oluyor. Güzel bir güne uyandığını sanıyor, güneşe bakıp içini mavi gökyüzüyle dolduruyorsun doldurmasına ya birden herşey kana bulanıyor. Duramıyorsun açıyorsun gazeteleri. Babalarının ardından ağlayan çocuklar, eşinin tabutuna sarılmış gencecik kadınlara bakıyorsun. Bir de bebekler var ki o en fenası. Hiçbir şeyden habersiz tatlı tatlı gülümsüyorlar. Babanın ne demek olduğunu bilemeyecek kadar küçükler. İşte bu yüzden bundan sonraki hayatlarında hep eksikliğini duyacakları o adamın fotoğrafıyla yetinmeye çalışacak ve insanın babası olmasının nasıl birşey olduğu üzerine kafa patlatacaklar. Sokaklarda babasının elini tutmuş çocuklara bakıp iç geçirecekler mesela. Komşu çocuğunun "baaak bunu babam aldı bana" diye gösterdiği oyuncağı parçalayıp üzerinde tepinmek isteyecekler ya da. 

Bunlardan ne zaman birine söz etsen aynı cevapları alacağını bildiğinden susuyorsun. İçine atıyorsun öfkeni, isyanını. Ama patlayacaksın birgün. Bunu da biliyorsun. Kendi zehrin seni boğacak. Eli kolu bağlı olanın nefreti taşacak gözlerinden. Tek tek ölürken hiç tanımadığın bilmediğin adamlar kendi kardeşin ölmüş gibi yas tutmanın acısı hergün içine derin derin oyuklar açacak. Zaten ne farkı var ki o adamın senin kardeşinden. Birlikte büyümediniz, anneniz babanız ayrı diye mi onu bir gazete haberinden başka birşey olarak görememek. Öyle değil işte. O senin insan kardeşin.. Her ölü senin kaybın. Her cenaze senin yasın. 

İşte böyle yaşayıp gideceksin."Ne zaman bitecek bu?" diye umutsuz bir soru soracaksın ve kimse bunun cevabını bilemeyecek. Gitgide umutsuz biri olup çıkacaksın. Ama asla alışmayacaksın. "Bugün de biri gitti" demeyeceksin omuz silkerek. Deme de zaten. Çünkü eğer omuz silkip geçersen, sen de onlarla birlikte toprağa gömmüş olacaksın insanlığını. Sakın alışma, sakın normalleştirme bunu. Kör olma. Sakın. 

Fotoğraf:  haber.e-kolay

15 Eylül 2012

Gretchen

Zamanında çok sayıda kişisel gelişim kitabı okudum. "Böğğt seni sersem kişisel gelişim mi?" diyen sesleri duyabiliyorum. Evet okudum. İtiraf ediyorum. Sonra baktım ki hemen hemen hepsi aynı şeylerden söz ediyor. Yok efendim hayata daha olumlu bakın, olmasını istediğiniz şeyleri hayal edin, üzgünseniz bile gülümseyin ki beyniniz mutlu olduğunuzu sansın falan filan. Bunların içinde bana iyi gelen cümleler elbette olmuştur. Mesela ilk anımsadığım şu, "eğer bunu düşünmüyor olsaydın, ne düşünüyor olacaktın?" Bunu sık sık kendime söylerim çünkü endişelenmeye eğilimli bir yapım var ne yazık ki! Zamanı gelmeden ne olacağını bilemeyeceğim şeyler hakkında düşünüp durmaktan günlerimi harcamışlığım var. Şimdi gelecek hakkında düşünmek ve endişelenmekten biraz daha uzaklaşmış olduğumu tahmin ediyorum. Çünkü bildiğim birşey varsa gelecek hakkında kafa patlatmak hele de değiştiremeyeceğiniz şeyler söz konusu ise zamanı bir çöp öğütücüye atmaktan farksız.

Her neyse. Asıl anlatmak istediğim son zamanlarda okuduğum bir kitap. Adı Mutluluk Projesi. Öyle aman aman harika bir kitap değil ama okuması keyifli. Gretchen isimli bir kadının daha güzel bir yaşam için her ay aldığı kararlardan söz ediyor. Gretchen'ın aynı isimde bir bloğu da mevcut. Ve blogun güzel tarafı gelen yorumlar. Çok sayıda insanın kendi hayat deneyimlerini anlattığı yorumlara kitabında yer vermiş. Gretchen blogu açtığında "Tabii senin mutlu ve güzel bir hayatın var, o hayatı güzelleştirmek, böyle bir proje yapmak kolay, sana göre hava hoş." şeklinde yorumlar almış. Evet Gretchen'ın 2 sağlıklı çocuğu, aşık olduğu bir eşi, iyi bir işi ve mutlu bir hayatı var. Ama çabası da küçümsenecek birşey değil bence. İnsan hayatını güzelleştirmek ve mutlu olmak için birşeyler yapabilir. Bu tatminsizlik olarak nitelenmemeli. Çünkü Gretchen'ın dediği gibi insan mutlu olursa başkalarını da mutlu edebilir. Hiç farkettiniz mi eğer iyi bir gün geçiriyorsanız ne çok insanı güldürüp ne çok insana nazik davrandığınızı. Ve neşenizin havaya yayıldığını ve onu soluyan insanlar üzerinde nasıl etkili olduğunu? Şunu söyleyebilirsiniz, önemli olan mutsuzken de başkalarına nazik davranabilmek ve onlara gülümseyebilmek. Kimse palavra atmasın. Mutsuzken hiç de başkalarına iyi bir enerji yaymıyoruz. Tam aksine insanlardan, onların kelimelerinden, hatta zaman zaman kahkahlarından bile rahatsız oluyoruz. Yalnız kalmak kimseyi görmek istemiyoruz. 

Hayat zor. Kendi hayatlarımız olmasa bile dünyanın hali bizi darmadağın etmeye yetiyor. Bu yüzden mümkün olduğunca iyi şeyleri yakalamak zorundayız. Kelebek avcısı gibi olmak zorundayız. Çünkü hayatta sadece korkunç şeyler olmuyor. İyi şeyler de oluyor. Ve bizi yalnızca o iyi şeyler ayakta tutuyor. Ben mesela bana korkunç bir haberi anlatan kişiye okuduğum güzel bir haberi anlatmayı deniyorum. Çünkü belki farkında değiliz ama koca bir topluluk olarak yavaş yavaş umutsuzluk içinde hep birlikte boğuluyoruz. Ben şuna inanıyorum eğer mutlu ve güzel şeyleri keşfetmeyi başarır ve bunları yayarsak insanların umutlarını taze tutmayı becerebiliriz. Ve umudu olan insanlar sorunların üstesinden daha kolay gelirler ve umutsuzluğu bir yana bırakır daha güzel daha mutlu bir hayatı hep birlikte hedeflerler.

Bu nedenle Gretchen'ın yaptığı şeyi takdir ediyorum. Kendi mutluluk projesini insanlarla paylaşmasını, insanlar üzerinde olumlu bir etki yaratması, küçük şeylerin önemini fark ettirmesini takdir ediyorum. Kişisel gelişime inanıyor ya da inanmıyor olabilirsiniz ama göz ardı etmemeniz gereken bir şey var, insanlar daha iyi daha mutlu bir hayat için zayıf da olsa bir dala ihtiyaç duyarlar. Ve bence Gretchen incecik de olsa bir dal uzatmış. Bu da azımsanacak birşey değil...

Fotoğraf: Şurdan

14 Eylül 2012

yalvarırım susun...

Size de olur mu böyle? Bazen etrafınızda konuşulan her kelime iğne gibi teninize saplanır, en sevdiğiniz şarkı gürültü gibi gelir mi size de? Ben bugün bu haldeyim. Evimin salonunda oturmuş sonbaharın tadını çıkarmak istiyorum. Sessiz oturmak, bir kitabın içinde yok olmak, unutmak ve bir süre hiçbir şey düşünmemek istiyorum. Bu kadar yorgun olmak ve bıkmak hayra alamet değil. Bu olsa olsa yaşlandığımın emaresi. Başka şey değil.

Hayattan bir gün çalabilsek güzel olurdu böyle zamanlarda. İş yerinden tek kelime söylemeden çıkabilsek, eve geldiğimizde kimse sormasa "neyin var" diye, konuşmak istemediğini anlasa arkadaşların ve yüzüne bakınca susmaları gerektiğini anlasalar ne güzel olurdu. Ama bütün bunlar imkansız. O nedenle bahaneler, yalanlar bulup kaçıp gitmekten başka yol bırakmıyor sana hayat. Ama bunu yapmayacağım. Yalan söyleyip de günün tadını çıkarmanın imkanı var mı? O nedenle katlanmak ve akşamın gelmesini beklemekten başka yolum yok.

Akşamüstünü hayal etmek bile kaslarımı gevşetiyor şu an. Pijamalarımı giyip sessizce bir saat uyuma fikri, sonra uyanıp mahmur mahmur evin içinde dolaşmak, güzel bir yemek yemek, ince bellide bir bardak çay alıp balkonda oturmak, ağaçların rüzgarın arasında dolaşmasını izlerken başka hiçbir şey düşünmemek. 

Çok acayip benim kadar insanları seven birinin bazı günler onlardan tek birini bile görmeye tahammül edememesi.  Çok insanla çok şey konuştuktan sonra böyle oluyor galiba? Onlarla konuşmaktan kendimle konuşmaya fırsatım kalmamış oluyor. Haydi burada bir kişisel gelişim geyiği yapayım da şöyle diyeyim, kendi içimdeki diğer "ben"i ihmal etmiş, şımartmamış oluyorum. 

Sebebi ne olursa olsun, benim bugün yalnız kalmaya ihtiyacım var. Sessiz sessiz durmaya. Okumaya. Hayattan kopmaya. Umursamamaya. Kaçıp saklanmaya. İşte bu tip şeylere ihtiyacım var. Ama hala burdayım. Hala etrafımda çok sayıda insan. Hala çok fazla kelime, cümle. Aklımın, ruhumun sessizliğe ihtiyacı var...

Fotoğraf: Altıncıcadde

11 Eylül 2012

insanın insana ettiğini...

Yukarıda gördüğünüz adamın adı Man Bahdur Tamang. 51 yaşında ve Nepal'in Kavre köyüne yaşıyor. Yanında iki keçisi ile  evinin duvarına dayamış sırtını hikayesini anlatıyor. Hikayesinin ilk bölümü yabancı olmadığımız bir konu, yoksulluk. İlginç ve yürek paralayıcı olan yanı ise Man Bahdur'un çaresizliğinin böbreğini satmaya kadar varması. Kararı sonucunda elinde 727 dolar karnının yan tarafında ise yoksulluğunun işareti olarak her daim taşıyacağı bir kesik izi kalmış. 

Yukarıda fotoğrafını gördüğünüz kadının adı ise Şefali. Bangladeşli kadın kocası tarafından terkedildikten sonra para sıkıntısı çekmiş ve gözlerinden birini satışa çıkarmış. Böbrek satışı her ne kadar yasa dışı olsa da alışıldık bir durum olmasına rağmen gözünü satmak isteyen biri ise ilk kez görülen bir durum olarak basına yansımış. 

Bu tür haberlerle ilgili rakamlar korkunç. Dünya Sağlık Örgütü her yıl karaborsa 10 Bin organ satışı gerçekleştirildiğini söylüyor. Çetelerin karlarının korkunç boyutlarda olduğunu hatta Çin'deki bir çetenin işi "Bir böbreğini bağışla bir İpad al" sloganıyla iş yapmaya vardıracak kadar yüzsüzleştiğinden bile söz ediliyor. 

Haberi okuduğumdan beri her iki fotoğraftan da gözlerimi alamıyorum. Ankara'daki ev sahibimiz aklıma geliyor onlara bakarken. Adam bize geçmiş yıllarda böbrek problemi yaşadığını ve Hindistan'da böbrek nakli yaptırdığını söylemişti. O zamanlar bu konu üzerine uzun uzadıya düşünmemiş, insanların çaresizlikten organlarını satmış olabileceklerini hiç aklıma getirmiştim. "Neden Hindistan?" soruma ise "öyle gerekti" cevabını almıştım. Şimdi düşündükçe tüylerim ürperiyor. Ev sahibim bu haberleri okuduğunda ne hissediyordur merak ediyorum.

Bu öyle çetrefil bir konu ki kendimi ev sahibimin yerine koymaya çalışmak bile beni germeye yetiyor. Siz kendinizi koyabiliyor musunuz onun yerine? Çok hastasınız ve hayatınız tehlikede. Paranız var ama para sağlık getirmiyor. Bir gün bir arkadaşınız organ mafyasından söz ediyor. İşin teferruatından söz etmiyor elbette, yani size açlıktan ölmek üzere olan çocukları için böbreklerini satan adam ve kadınlardan söz etmiyor. Ya da belki ediyor. Bir yanda hayatınız bir yanda ise bu insanı insanlığından utandıran durumla karşı karşıya kalıyorsunuz. Ne yapardınız? Daha zorunu sorayım. Söz konusu olan hayat sizinki değil. Gözünüzün bebeği çocuğunuzunki ya da deli gibi aşık olduğunuz insanınki, tek kardeşinizinki ya da varınız yoğunuz annenizinki. Peki o zaman ne yaparsınız?

Biliyor musunuz bütün bunları düşünmek beni öldürüyor. İnsanın başka birinden çalarak hayatta kalması, yaşamak için bundan başka çaresinin kalmaması, bir takım adamların insanlığın bu dramından ceplerini dolduruyor olması beni deli ediyor. Siz delirecek gibi olmuyor musunuz?


HABER VE FOTOĞRAFLAR: Hürriyet

09 Eylül 2012

entellektüel hırsız

Mitsuka Suizu 61 yaşında. Suçu kütüphanelerden kitap çalmak. 7 yıl boyunca neredeyse 1000'e yakın kitap çalmış. Gazete haberi, çaldığı kitaplarının değeri üzerine kurmuş. Kitapların toplam değeri 45 Bin Lira. Polis şefi ise adamın derdinin para olmadığını şu sözlerle gayet güzel açıklamış, "Kitaplara aşık. Onları sadece okumuyor, hepsinin yakınında olmasını istiyor.” 

Bir kitapsever olarak bu adamı anlamıyor değilim. Kitap çalar mıyım? Sanmıyorum ya da en azından şöyle diyelim bugüne kadar hiç çalmadım. Ama tek bir baskısı kalmış bir kitabı çalıp çalmamak konusunda tereddüde düşüp düşmeyeceğimin garantisi yok elbette. Şimdi Suizu'yu ele alalım. Bir işi var. Ama belli ki o iş istediği sayıda kitabı almasına yetecek kadar para kazandırmıyor ona. O da kendine böyle bir yol bulmuş olmalı. "İlla çalmak mı gerek kütüphaneden alıp okusun sonra geri versin" diyebilirsiniz ama inanın bana, onun derdi sadece okumak değildir. Muhtemelen yatağının başında kitaplar yığılıdır. Eğer bir çanta taşıyorsa içinde mutlaka bir ya da bir kaç kitap vardır. Hatta iddiaya girerim tuvalete bile kitapla gidiyordur. Metroda, otobüste okuyor olduğunu söylememe gerek bile yoktur herhalde...

Bilen bilir bu acaip bir tutkudur. Kitap alma konusunda kendinizi dururamazsınız. Tepenize yıkılacakmış gibi bir kütüphaneniz vardır ama siz hala almaya devam eder hatta odadan kitaplara yer açmak için bazı şeyleri çıkarır, atarsınız. Yastığınızın altından kitap çıkar, koltuğunuzun minderinin altında kaybolmuş bir kitap mutlaka vardır. Orasından burasından okuduğunuz kitaplar, okuyup aşık olduğunuz ve sonrasında ciltlerini eski bir dostun elini okşar gibi okşadığınız kitaplar vardır. İçinde kitap olmayan odaları içinde oksijen olmayan odalar gibi algılarsınız ki bu sizin artık iyice zıvanadan çıktığınızın göstergesidir. Sevdiğiniz bir yazarın yeni kitabı çıktığında heyecandan delirirsiniz. Kitapçılar sizin yaşam alanınızdır. Sadece orada sakinleşir huzur bulursunuz. İşte Suizu da muhtemelen böyle bir adam. 

Çin'de yaklaşım nasıl bilemiyorum ama eğer Suizu Amerika'da yakalanmış olsaydı muhtemelen kaldığı hapishaneye hayran mektupları ve kutularca kitap yollanırdı. Benim gibi birileri bu adamı suç işlemiş olmasına rağmen içten içe sever, sempati duyardı. Evet biliyorum hırsızlık kötüdür. Evet yine biliyorum kitap çalmak da bir çeşit hırsızlıktır ama kusura bakmayın bu adama sempati duymaktan da kendimi alamıyorum.

İyi pazarlar efendim...

haber: ntvmsnbc

Fotoğraf: teaching literacy

06 Eylül 2012

köpekler, kediler, yılanlar, güvercinler ve diğerleri...

Yapılan bir araştırmaya göre insanların %95'i köpeğiyle konuşuyor ve %87'si de köpeğinin kendisine karşılık verdiğine inanıyormuş. Ben ve ailemden pek çok insan da bu %87'lik kısım içinde yer alıyoruz. Biz de çocukluğumun değişik zamanlarında sahip olduğumuz kedilerle, köpeklerle... (sahip olmak ne demek ya? hemen düzeltelim cümleyi.) Biz de çocukluğumun değişik zamanlarında bizimle yaşayan köpeklerle ve kedilerle hatta zaman zaman eve giren karınca ve örümceklerle, bahçe duvarında gezinen kertenkelelerle, ağaçlara konmuş güvercin ve serçelerle konuşan insanlarız. Hatta aramızda bir yılanın kendisine aşık olduğunu iddia eden Rahmetli anneannem gibi, ölmüş babamızın kuş olup penceresine konduğunu düşünen erkek kardeşim gibi uç örnekler bile mevcut ki onları ileride anlatacağım.

Zamanın birinde kardeşim eve bir kutu getirmişti. İçinde yumuk yumuk gözleri açılmamış bir köpecik duruyordu. Annem kıyametleri kopardı önce ama o minik yavruyu görünce her şeyi unuttu. Hatta yavruya tostoparlak olması sebebiyle Topak adını verdi. Topak öyle dünyalar güzeli bir köpek değildi. Hatta belki de görmüş ve görecek olabileceğiniz en kılıksız köpekti. Kimse ondan güzeller güzeli olmasını da beklemiyordu, onun da hiç umurunda değildi. Aslında belki umurundaydı çünkü ne zaman onun yüzüne aynayı tutsam önce irkiliyor, sonra çılgınca havlayarak kaçmaya başlıyordu. Topak büyüdü ve zapt edilmez şımarıklıkta genç bir adam oldu. Geceleri evden kaçıyor gündüzleri horul horul uyuyor, akşam üstleri ise çılgınca koşup kimi bulursa onun üzerine atlıyor, oyun oynamak hayattaki tek amacı gibi görünüyordu. Bahçede oturan birinin yana sarkmış elini yalıyor, lahana turşusuna bayılıyor, turşuyu yedikten sonra geğiriyor ve çoğu zaman iğrenç kokuyordu. Bahçedeki kulübesine asla kimseyi sokmuyor, orada çaldığı terlikleri saklıyor ve canı sıkıldıkça onları kemiriyor komşuları canından bezdiriyordu. Bütün bu haylazlıklarına rağmen erdemli bir köpekti. Erdemli bir köpek nedir hemen anlatayım. Mesela yemek yenilen bir masaya asla yaklaşmaz ve yemek verilsin diye kimseye sırnaşmazdı. Uzakta oturur bekler çok açsa mızırdanır ve yemeğini aldığı an uzaklaşır giderdi. Diğer köpekler gibi yıkanmaya asla karşı çıkmaz hatta şampuanlanırken kendinden geçerdi. Hoş biraz inatçı bir tarafı da yok değildi. Annem onu yıkar paklar sonra yol verirdi o da annemin gözüne baka baka gider kendini toprağa bulardı. Annem bağırınca gelir annemin ayaklarına dolanır, sevimlilik yapar kendini affettirirdi. Çok da gururluydu. Zaman zaman küser bizi protesto eder 3-5 gün eve gelmez, komşunun bahçesinde yatıp kalkardı. Çok sıcak bir yaz günü, anneannem, "şu zavallının üzerine bir kova su dök de ferahlasın" dedi. Dediğini yaptım. Ben Topak mutlu olur rahatlar diye düşünürken o çok sinirlendi ve çekti gitti. Bir hafta boyunca karşı sokaktaki duvarın dibinde yattı ve küskün küskün bana baktı. En sonunda elimde bir koca dilim peynirle yanına gittim. Özür diledim. Ona iyilik yapmak istediğimi söyledim. Küskün küskün bakmaya devam etti. Peyniri önüne bıraktım. Haydi eve dön dedim. Başını çevirdi. Sanırım peynir onu baştan çıkardı daha sonra ve eve döndü. 

Topakla hepimiz konuşuyorduk. Ben, annem, babam, kardeşim, kuzenler, anneannem, teyzelerim, dayım... Hatta içimizde Topağa dertlerini anlatan bile vardı. Aslında Topak en doğru seçimdi. Çünkü tek kelime etmeden dinliyor, anlatanı yargılamıyor, saçma sapan akıllar vermiyordu. Anlatan da zaten anlattıktan sonra kendi kendine çözümünü buluyordu. Bizimle 13 yıl yaşadı. Sonra hastalandı ve öldü. Aradan yıllar geçti. Hala hepimiz Topağı özlemle anarız. Hala onun komik hallerini anlatır güleriz.

Bu hayvanlarla konuşma meselesinin bize anneannemin genlerinden miras olduğunu düşünmüşümdür hep. Zira daha önce de söylediğim gibi o bir kara yılanın kendisine aşık olduğunu iddia ederdi. "Kızım" derdi "Yılanlar özellikle kara yılanlar, insanlara aşık olurlar. Ben tazecik bir kızken bir kara yılan bana musallat oldu. Nereye gitsem peşimden gelirdi. Yok korkmazdım. Bilirdim, bana zarar vermez. Sonra bir gün "hadi git kara oğlan"dedim. Bıkmıştım artık. Gitti bir daha görünmedi." Anneannem muhtemelen onunla konuşuyordu. Belki de bu yüzden onun peşinden ayrılmamıştır. Olamaz mı? Yılanların ne düşündüğünü kim bilebilir ki?

Kardeşiminki ise başka bir hikaye. Babamın aniden ölümü onu çok sarstı. Garip rüyalar görüyor ve babamın hep güzel bir yerde olduğunu bilmeye ihtiyaç duyuyordu. Bir gün pencerenin önünde oturmuş gökyüzüne bakıyormuş. Ölüm hakkında sonu gelmez düşüncelere dalmış gitmiş. O sırada penceresinin önüne bembeyaz bir güvercin konmuş. Farkında olmadan "merhaba baba" diye başlamış konuşmaya. Artık neler anlattı Allah bilir. Ama sonra içinde bir rahatlama duymuş. Deli mi? Bence değil. Sadece ölümle baş edemiyor. Birinin yok olması fikrine tahammül edemiyor. Ve bu bir güvercin bedeninde de olsa ölmüş bir bedeni kanlı canlı yeniden karşısında görmeye ihtiyaç duyuyor. 

Anneannem, ben, kardeşim ve diğerleri deli miyiz? Bence değiliz. Asıl deli olanlar hayvanları bir eşya gibi görenler, güzellik yarışmalarına sokanlar, akla ziyan eziyetleri edenler, kürkleri için avlayanlar, spor olsun diye öldürenler. Evet asıl deli onlar.