30 Mart 2012

cuma mektupları

Canım kardeşim, iki gözüm, kıymetlim,

Sana umut dolu sözcüklerle seslenmek istiyordum lakin tam karşımda televizyon var. Korkunç şeylere bakıyorum ve akıl dışı şeyler duyuyorum. Aklımı yitirmemek için de sana yazıyorum. Bütün bu olup bitenin içinde pür dikkat umutlu birşeyler arıyorum. Bir toplu iğne başı kadar birşey bulsam cımbızla çekip, gümüş bir kutuya dolduruyorum. Biriksin sana yollayacağım. Söz veriyorum.

Kaç yaşındasın bilmiyorum. Ya da kadın mısın erkek mi hiçbir fikrim yok. Kaldı ki bunu hiç önemsemiyorum. Diğerlerini saymama gerek var mı? Rengin ne, hangi dili konuşuyorsun, neye inanıyorsun... Umurumda değil. Aynı gök altında mıyız, gerisini düşünmüyorum. Seni sadece dünyanın kirine pasına bulanmamış kalbin için seviyorum. Bu yüzden kardeşim diyorum sana, iki gözüm gibi bakıyor ve kıymet veriyorum.

Benim gibi dehşete düşüyor musun dayak yiyen insanlara bakınca, merak ediyorum. Yoksa akşam yemeği karşısında haber izleyecek kadar katılaştı mı senin de kalbin? Çok zorda kalırsan, hani seçmek zorunda kalsan diye söylüyorum, insanları zalimler ve mazlumlar, iyiler ve kötüler diye mi ayırırsın yoksa senden olmayan herkese gönül dolusu kin mi beslersin, bunu da merak ediyorum. Ah benim güzel kardeşim kalbinin hala tek parça olduğunu umuyorum.

Bütün bunlar içinde kaçıp saklanacak bir yer hayali ile yanıp tutuşuyor musun sen de? Yeşil bir orman (kaldıysa hala) mavi bir deniz (varsa kirlenmemişi) hayal ediyor musun mesela? Kocaman bir gök altında nefes alabilmek için başka çaren kalmamış gibi hissediyor musun benim gibi? Öyle bir yere inatla ama delice bir inatla inanıyor musun?

Korkulardan ve kaygılardan törpülenmiş bir ömrün sahibiyiz biz, görüyorsun. Boğulduğu bir denizin içinde tutunacak bir dal umut arayan inatçı yaratıklarız. Dünyanın gerçek anlamda dünya olduğu zamanların (olmuştur değil mi öyle bir zaman) yine geleceğine kırıntı bir umutla yürekten bağlıyız. İşte bu yüzden kardeşimsin. Ve işte bu yüzden ben de senin... Tek bir kırıntı yüzünden yani... İşte sırf bu sebepten diyorum... Kardeşimsin...

Fotoğraf: Buradan

27 Mart 2012

başka bir hayat...

Biliyor musun, insan aslında kendinin hiç farkında değil. Olabilecekleri hayal ederken kendimizi ne kadar dayanıksız ve zayıf tasavvur ediyoruz, akıl işi değil. Oysa başa gelen sadece çekilmekle kalmıyor, aslanlar gibi altından da kalkılıyor. Ben bugün bunu anladım.

Sana çok zalimdim bugün. Ama hiç vicdan azabım yok. Öyle ya buğday ekip mısır biçemezsin. Ve ne edersen onu bulursun. O yüzden hiç ama hiç içim sızlamıyor sana öyle buz gibi bakarken, seni yok farzederken... İşin tuhaf yanı bir zamanlar yüzüne pür dikkat bakan ben artık sana bakıyor ama seni göremiyorum. Çok acaip...

Böyle olursa elim ayağım tutulur kalır sanıyordum. Oysa o eller bugün hiç olmadığı kadar çalıştı. Güzel fotoğrafların üzerine usul usul dokunarak hem gözleriyle hem de parmaklarıyla alıp ruhuna dokudu mesela. Sonra cevizli kurabiyeler yaptı. O cevizli kurabiyeleri yaparken ona yardım eden üç yaşında bir veledin on küçük hamurlu parmağını öpüp kokladı. Çok uzun zamandır sohbet etmediği bir sevgili dostuna binbir şey anlatırken sözcüklerine gerçeklik katmak için havada hareket edip durdu bir de.

Böyle olursa kör olurum sanıyordum. Oysa bugün gözleri güneş gibi olan bir adamın gözlerine bakarken asıl olanın ne olduğunu anladı o kocaman açılmış gözler. Kimdir kıymetli kim değil sonunda anladı. Sevginin nasıl akıp seni bulduğunu, sözcüklerin değil de başka bambaşka şeylerin gerçeği söylediğini anladı. Ve bugün o gözler senden geçmiş olduğuna hiç ama hiç pişman olmadı.

Başka bir hayat mümkün değil sanıyordum seninle olmazsa. Oysa ben bugün o öğle sonrası yağmuruna bakarken, kurabiyelerin üzerine cevizleri dizerken, o küçük çocuğun kocaman açılmış gözlerindeki yalın sevince şaşarken, kocaman kahkahalar atarken başka bambaşka güzel bir hayatın çok yakınımda bir yerde olduğuna inandım. Sonra gittim kendime güzel bir çay yaptım, kurabiyeleri uzun uzun kokladım, 20 yaşımda okumadığıma hayıflandığım bir kitabı aldım. "Başka bir hayat mümkün" dedim kendi kendime "başka bir hayat mümkün..."

Fotoğraf: Dying of cute

23 Mart 2012

kıyı...

Yüzünü okuyamıyorum bir zamandır. Ondan böyle dik dik bakmalarım. Sen sanıyorsun ki öfkeden kuduruyorum. Ben aslında kederimden geberiyorum. Yüzünü okuyamıyorum dedim ya, okunacak birşey var mı onu da bilmiyorum. Belki var belki yok. Ama ben artık yorgunluktan da geberiyorum.

Ben şimdi bir kıyıda durmak ve tüm dünyayı ardımda bırakmak istiyorum. Denize uzun uzun bakarsam iyileşirim sanıyorum. Üzerimden bir martı geçerse biraz umutlanırım belki diyorum. Rüzgar erik çiçeklerini  toplar üzerime yağdırır da yaralarıma merhem olur diyorum. Bütün bunlar olur mu inan hiç bilmiyorum. Ben galiba sadece o kıyıda durup beklemek istiyorum.

Tanrıdan merhamet dileyeceğim ama utanıyorum. Bu kadar kanın, kinin, zulmün ortasında bir de benimle mi uğraşsın diyorum. Hepimizin üzerine eşit yağsa o merhamet diyorum. Biz ağzımızı açmadan... Ah benim merhametli güzel Tanrı'm diyorum. Ah ah diyorum da ah'ım kalbimi sıkıştırıyor deliriyorum.

Ah o kıyı nerede biraderim diyorum. Bir deli kardeşim vardı oralarda bir yerde diyorum. Uzun zaman sesini duymadığım benim saçı sakalı birbirine karışmış koca kalpli kardeşim. Dudaklarından türkü nehirleri akan, dünyayı güzel eden kardeşim vardı diyorum. Her güzel insanın sonu nerede biter ben hiç bilmiyorum.

Gün geçtikçe kararıyorsun diyorlar. Sesimi çıkarmıyorum. Güneşin altında durma diyorlar. Ama ben güneşsiz edemiyorum...

21 Mart 2012

şimdi yeniden...

Hiç kimseyi yanıma almadan gidesim var. Saçma sapan bir hayatın içinde başımı ciddi ciddi belaya sokasım var çünkü herşeyden ve herkesten bıktım.

Seni, o adamı, o kadını hepsini bir poşet içine doldurup çöpe attığımı hayal ettim bugün. Yok kıtır kıtır kesilip doğranmış halde değil. Bütün ve canlı olarak. Yaşasınlar ama benden uzak olsunlar. Yaşasınlar ama bana bulaşmasınlar. Böyle istedim. Olur böyle şeyler...

Senden de külliyen vazgeçtim bugün. Benden her daim uzak dur istedim. Seni hiç anımsamamak ve hayatımın en küçük noktasında olmamanı istedim. Çok acaipmiş çokca umursadığın birinin ya da birşeyin bir anda bir hiç oluvermesi. Yok, pek o kadar da derin yaralanmıyormuşsun. Çok acaiptir ki, bu eve geri dönmek gibi bir duyguymuş.

Öfkeli miyim? Hiç değilim. Kin ve nefret mi var içimde? Zerresi yok. Sadece hepinizden bıktım. Yemin ediyorum fena halde bıktım. Olan bu. Yadırganacak birşey yok. Ama size bunu asla anlatmayacağım. Hiçbirinizin bundan haberiniz olmayacak bile.

Şu da ilginç, bıkkınlık pek fena bir duygu değilmiş. Herkesi ve herşeyi çöpe atarsan seni özgürleştiren bir duyguymuş hatta.  Cesur ve korkusuz oluyormuşsun mesela. Kaybedecek en ufak birşeyin kalmayınca neden korkasın ki, değil mi? Söyle şimdi bana bu korkusuz yaşam için böyle kestirip atmaya değmez mi? Değer.

Bugün suratım bin parçaydı, gördün. İşin tuhafı o bin parçayı toplayamam sanıyorlardı. "Bu hayatın ağzını burnunu kırarım" dedim. "Merak etmeyin kimse bana birşey yapamaz. Dağılanı toplamada üstüme yoktur. Üstelik eskisinden de iyisini yaparım."dedim. Öyle bir inançla söyledim ki yer çatır çatır çatladı hırsından. Ben hariç kimse görmedi. Bense bir kez daha inandım kendime. Cesaretimden kadife kaftanlar diktim. Salına salına yürüdüm koridorlardan. Kimseyi umursamadım. 

Sersemmişim bunu da anladım bugün. "Bunca endişeye değer miydi?" diye düşündüm. "Kabus, gerçek olunca insan artık kabus görmekten korkmuyor" diye de düşündüm ayrıca. "Dağılın lan derim dağılır keder" dedim. Güldüm sonra. Oysa ben kendime insanın olmuş ve olabilecek en kederli hikayesini anlatıyordum. "Buna bile gülüyorsam" dedim "gerçekten bu hayatın ağzını burnunu kırarım ben..."

Fotoğraf: Dying of cute

18 Mart 2012

bu kadar gerçek olmasaydık, iyiydi...

Sana uzun zamandır söylemeyi tasarladığım birşeyler var ama kelimeler balık kılçığı gibi boğazıma takılıyor. Ve ben uzun zamandır o kılçıkla gezip dolanıyorum. Dünya pek tatsız geliyor bu aralar. Ben o kılçıktan sanıyorum. Berbat sigaralar tüttürüyor, tadı çamura benzer çaylar içiyorum. Yutkunamıyorum diyorum. Ondan bu haller diyorum. Sebebini aklıma gelen herşeye bağlıyorum.

Pek söz etmiyorsun kendinden bense yalan yanlış bi dolu şey anlatıyorum. Çokça gülüyorum. Ağlayamıyorum ya ondan diyorum. Trajedinin ortasında duruyor ve dünya komik bir yer diyorum. Nasıl da kendimi kandırıyorum.

"Ölüyorlar görüyor musun?" diyorum. Sen yanıt vermiyorsun. Bir başıma olduğumu anlıyorum. "Yardım et" diyorum. Uzaklardan derin bir kahkaha patlıyor ve ben çaresiz hissediyorum. Ben ellerimi dizlerime bağlayıp öylece durmaktan gayrı birşey yapamıyorum.

Bana anlamlı tek söz söyleyenin kulu kurbanı olurum diyorum. Saçmalıkların altında ezim ezim eziliyorum. Kaybolurum diye korkuyorum ama kaybolacak cesareti bir türlü  kendimde bulamıyorum.

Sana "kaçalım gidelim buralardan" diyesim geliyor, dilimi tutuyorum. Beni deli sanırsın diye ödüm koptuğunu o an anlıyorum. Yok, ben asıl senin de benim kadar deli olmadığını anlamaktan korkuyorum. Şöyle sarı papatyalarla dolu bir yer hayal ediyorum sana bakarken. Herkesten uzak seninle yakın olabileceğim bir toprak parçası düşlüyorum ya da. Gök sonsuza gerçekten uzanır diyorum öyle bir yerde ama olmuyor tek söz edemiyorum.

Biliyor musun "bu kadar gerçek olmasaydık iyiydi" diyorum geceleri uykuya dalmadan. "Bu kadar gerçek olmanın hiç iyi bir yanı yok" diye de devam ediyorum. Şu tavanı sıyırıp evin üzerinden, yıldızlara bakamadan uyumanın nesi iyidir söyle bana. Güvenlik? Evet güvenlik için var o tavan. Sana az önce de söyledim ya: bu kadar gerçek olmasaydık iyiydi. Ama etle, kanla, acı ve kederle sapına kadar gerçeğiz. Yazık...

13 Mart 2012

ışığa uçar bütün pervaneler...

Ben çok sıkılınca saçmalıyorum, bakma bana sen. Dilimi kontrol edemiyorum mesela. Ne söyleyeceksem tersi çıkıyor ağzımdan. Sana bakınca içim ısınıyorken saçma sapan konuşuyorum işte. Bana dünyada olmuş olabilecek en güzel ışıkken sen, aptalca cümlelerle hissettiğim herşeyin üzerini çok acaip gri bir tozla kapatıveriyorum. Dedim ya bakma bana sen. Ben hiçbir zaman söyleyeceklerimi tam olarak ifade etmeyi beceremiyorum.

Aslında korkuyorum biliyor musun? Sanki benim sözcüklerim senin kulaklarından içeriye girerse, sakladığım herşey anlamını yitirecek sanıyorum. Ve o sözcükleri söylemeye başlarsam, bir daha hiç duramayacağımdan korkuyorum. Bilirsin ne kadar çok sözcük varsa inanmak o kadar güçleşir ve belki de herşey bir o kadar gülünçleşir. Ben aslında belki de bana inanmayacağından korkuyorum.

Bir başlangıç lazım bize biliyorum. Ve ben bu kadar yorgunken ve unutmuşken başlamak nasıl birşey, sen hatırlat istiyorum. Tekin olmayan denizlere yelken açamıyorum belki. Ya da ayağım toprağa değsin istiyorum. Kanatsız olduğumun farkına vardığımdan beri gökyüzünden korkuyorum.

Ah benim canımın içi, senin gördüğümden başka birşey olduğunu keşfetmekten endişeleniyorum ben asıl. Ve sen böyle kayıtsız durduğun müddetçe korkularımdan uzun şallar örüyorum ikimize. Dünya bizi korkumuzun altında hiç bulamasın istiyorum ya da. Dillendirilmeyen ne varsa şu yeryüzünde eğer konuşmazsak hepsi bizim olur diye hayaller kuruyorum. Bir masalın prensesi olurum ben sen de benim kahraman şövalyem olursun sanıyorum. Ve bütün bu masal içinde hala toprağa basamayan ayak parmaklarıma bakıyorum. Beni ancak senin bir cümlen indirecek dünyaya bunu da biliyorum. Ve sen böyle suskun olduğun sürece herşey daha mı iyi olacak yoksa daha mı kötü inan bana hiç mi hiç emin olamıyorum...

Fotoğraf: :Heartbeatoz

10 Mart 2012

mutfakta kedi var!

H. bana diyor ki "hey entel, bırak elinden kitabı da azıcık da mutfağa gir" Belli ki benim yemek yapmaktan zerre kadar anlamadığımı düşünüyor. Ona öğrencilik hayatım boyunca yemek yaptığımı hatta bazılarını kafadan uydurduğumu, o zamanlar herkesin yaptığım yemekleri sevdiğini falan anlatıyorum ama ı-ıh.Palavra attığımı düşünüyor. Muhtemelen benim mutfak hikayelerimi, yalancı avcıların av hikayelerini dinler gibi dinliyor. Ben ona aşure yaptığımı söylerken o benim hazır puding yaptığımı sanıyor, yaprak sarması desem makarna haşladığıma kanaat getiriyor ve beni deli ediyor. Tamam uzun zamandır yemek yapmadım. Ve yine tamam yemek yapayım da herkes yemeklerime hayran olsun diye dolaşan biri de değilim ama hakkımı yedirmem arkadaşım mutfakta hiç de fena değilim.

Eh bir de Ahmet var tabi. Cheese kek yapan, yaptığı künefelerin fotoğraflarını çarşaf çarşaf blogunda sergileyen bir Ahmet var. Adam bu işte iyi. Eh ben de onun kadar iyi olmasam da fena değilim sanki. Yani en azından bu öğleden sonraya kadar öyle olduğumu sanıyordum. Ama bakın şunu söylemeliyim; bazı günler vardır ki, hayatta yaptığınız en iyi şeyi bile berbat edebilirsiniz. O yüzden birazdan anlatacaklarımı bunu aklınızdan çıkarmadan okuyun. Zira hala ısrar ediyorum; mutfakta iyiyim. En azından biraz çalışırsam çok iyi olacağımdan eminim.

Günlerden cumartesi ve aklımda hep şu cümle; günlük yaşam akışınızı küçük şeylerle değiştirin. Eh ben de küçük birşey yapayım diye düşünüp mutfağa gireyim dedim. Hay girmez olaydım. Zira başıma gelmeyen kalmadı. Dünyanın en kolay pastasını rezil rüsva eylemekle kalmadım on beş dakika içinde kendime olan tüm güvenimi de yitiriverdim. (tamam abartıyorum. Az önce avcılardan söz ettik ya ondan olmalı)

Kolları sıvadım. İş basitti. Dolaptan puding çıkarılacak. Süte katıp pişirilecek. Kedi dili bisküviler dizilecek üzerine puding dökülecek falan filan. Anneannemin koca ineğini getirsen kuyruğuyla yapar hani. O derece kolay bir iş. Neyse efendim. İlk paket pudingi aldım. O da ne tarihi geçmiş. Vaka bir. Eh bu pudingin üçlü bir paketten çıktığı düşünülünce diğer iki paket de çöpü boyladı doğal olarak. Diğer pudingde sorun yoktu neyse ki. Dök tencereye koy sürü çırp pişir. Sen onu çırparken pencereden bakıp hayallere dal köpür babam köpürsün. Neyse sakin ol evlat dedim kendi kendime. O köpürmüş şeyi koydum ocağın üzerine. Sen onu pişirirken yine dal, tutsun mu dibi azıcık. Ciyaaaaak. Neyse tadına baktım sorun yok. Dibi kazımazsak herşey yolunda. Sıra kedi dili bisküvileri süte batırmakta. Süt mü? İyi de süt yok ki! Su olsa. Ilık su. Aman nolcak ayol bişey olmaz. Bir yandan böyle diyorum ama bir yandan da ikircikleniyorum. Neyse ılık su ile kedi dillerini hallettik ama hiç de iç açıcı bir halleri yok. Pudingle sıvadık. Ama pudingde iyice katılaşmış. Sıvanıyor,bisküvilerin sırasını bozuyor. Tencereyi adına pasta denmeyecek bu şeyin üzerine fırlatmamak için zor tutuyorum kendimi. Ama inatçıyım, ısrarlıyım. Bir yıkımdan bir şaheser yaratmaya kararlıyım. Ben en iyisi bunun içine muz falan bişey koyayım diyorum. Dediğimi yaparım söylemiş miydim? Evet muzlar fena görünmüyor. Ama durumu kurtarmak için yeterli mi? Elbette değil. O zaman ikinci sıra bisküvileri dizip kalan pudingi üzerine sıvayalım. Bizi fındık kurtarır arkadaşım. Yayalım üzerine tepeleme fındık. Battı balık yan gider. En azından sonuna kadar savaştım, direndim, uğraştım. Mutfakta pes edene hanım demezler (bunu ben uydurdum)

Sonuç bir çamur yığını üzerine düşmüş fındıklar. Görüntü böyle. Cesaretimi toplayıp tadına bakacağım ama hezimete uğramaktan korkuyorum. Korkma diyorum kendime. Yenile yenile yenmeyi de öğrenirsin diyorum. Başarısızlıktan ders çıkar diyorum. Bir pasta üzerinden fena halde kişisel olarak gelişiyorum.

Not: Pastanın (tabi buna pasta denilebilirse) fotoğrafını koymuyorum. Zira sizlerin göz zevkinizi bozmaya niyetim yok. Ayrıca bana yemeğe gelecek olanlara da buradan göz dağı vermek istemiyor ve şu mesajı iletiyorum: Vallahi mutfakta iyiyim!

Fotoğraf: Tabi ki bunu ben yapmadım. Şuradan aldım. Ama yapabilirim evet kesinlikle yapabilirim.

08 Mart 2012

saçmalıklar...

Bak sana ne diyeceğim, herşey böyle saçma sapan akarken, sen böyle kalmaya devam et e mi? Çünkü inan bana tüm bu sahtekarlık içinde sen benim tek gerçeğimsin.

Mesela ben o sersem adamın ağzını burnunu kırmayı hayal ederken sen bana böyle gülümse.Gülümse ki "amaaaaan boşver" diyeyim kendi kendime. Yok korkma, ben hayatımda kimseye vurmadım, ona da asla vurmam. Çok fazla öfkelendiğimde en fazla yapamayacağım böyle saçma birşeyin hayalini kurarım.

Ya da kendimi kocaman bir saçmalık yumağının içinde bulmuşken, elim kolum iplere dolanmış gibi hissederken sen gelip beni buradan tek bir sözcükle çıkar olur mu? Ve ben, tek bir sözcüğünün ve o deli olduğum gülümsemenin bu karmakarışık yumağı nasıl olup da çözdüğüne şaşıp kalayım.

Ah benim canım, hepsi çok saçma bütün bunların. Belki de bu yüzden seni bu kadar seviyorum. Saçma olmayan tek şey olduğun için...

Resim: Sir George Clausen

04 Mart 2012

Sevgili Lily

Sen bu satırları okurken, muhtemelen bir ya da bir kaç kadın daha öldürülmüş olacak bu topraklarda. Gözünü kan bürümüş zalim adamların parmakları tetiğe dokunacak ve o kadınlar bir zamanlar aynı yastığa baş koymuş oldukları adamlar tarafından bilmedikleri bir dünyaya yolcu edilecekler. Açık duran gözlerinde öfkeli bir adam yüzü kalacak. Ve bir türlü anlayamayacaklar neye kurban edildiklerini.

Yorma güzel kafanı bunlara Sevgili Lily. Çünkü Anadolu'nun toprakları hala tırnaklarının arasında olan bizler bile anlayamazken bu hastalıklı aşk tanımını sen ne kadar da düşünsen anlayamazsın. Ve sorma bize. Çünkü buna verilecek bir cevabımız yok. O zavallı kadınların yasını tutmaktan ve böyle hastalıklı bir ruh bize aşık olur diye korkmaktan nedenleri aramaya fırsatımız olmadı hiç.

Bizler aşkın fedakarlık, masumiyet ve bir de gözünden sakınma olduğunu sanarak büyüdük. Oysa biz bu hülyalar içinde yolumuza devam ederken, bizimle aynı topraklarda "ya benimsin ya toprağın" nidaları atarak çoğalan bir başka yaratık türüyormuş, haberimiz olmadı hiç. İşte o yaratıklar kimi zaman okuldan evine dönen gencecik bir kızın okul servisini durdurup rastgele ateş ettiler kimi zamanda can havliyle kaçıp bir markete sığınan bir kadıncağızı bıçak darbeleriyle öldürdüler. Sonra da pişkin pişkin "son pişmanlık fayda etmiyor" dediler. Anlayamıyorsun biliyorum Sevgili Lily. Bizim de senden farkımız yok.

Bunun için Sevgili Lily, o tatlı oğulcuğuna öğret sevmenin aslında ne demek olduğunu. Ona illaki sahip olmayı değil sadece sevmeyi öğret. Biz bunu bir türlü beceremiyoruz bu topraklarda. Biz çocuklarımıza ne söyleresek söyleyelim o yaratık topluluğu o masum çocuklarımızı kendilerine dahil etmek için ellerinden ne gelirse yapıyorlar. Bu nedenle sen kurtar kendi çocuğunu Lily. Kurtar ki gözünü kan bürümüş adamlar değil gözbebeğinin içinde merhamet olan çoğalsın dünyada.

Ve unutma Sevgili Lily merhametten her zaman maraz doğmaz. Olur mu?

Fotoğraf: Emilialua