30 Aralık 2011

denizyıldızlarına...

Ben yapılan iyiliklerin söylenmemesi gerektiği fikri ile büyütüldüm. Bu yüzden de aslında biraz utanıyorum birazdan yazacaklarımı yazmaktan. "E madem utanıyorsun neden yazıyorsun?" diyebilirsiniz. Hemen açıklayayım. Bu konuyu Ahmet'le konuşurken, Ahmet bana şöyle dedi; "Bunu paylaşman "ben iyilik yaptım bakın görün" dediğin anlamına gelmiyor. Tam aksine eğer bundan söz edersen başka insanların da buna katkıda bulunmasını sağlayabilirsin." Haklıydı elbett. O yüzden rica ediyorum bu yazıyı bu manada okuyun.

Şu hikayeyi mutlaka duymuşsunuzdur; Adamın biri kıyıya vurmuş yüzlerce denizyıldızlarından toplayabildiği kadarını götürüp denize bırakıyormuş. Biri ona demiş ki "hangi birini toplayacaksın, hem ne farkedecek ki?" Adam; "Elbette farkedecek. En azından denize atılan denizyıldızı için farkedecek." Farkında mısınız ne çok insan cehaletten, kimsenin birşey yapmadığından, yakın zamanda dünyanın mahvolacağından söz edip duruyor. Laf laf laf. Bu konuşanların çoğunluğu ise kılını bile kıpırdatmıyor. "Bana ne kardeşim devlet yapsın"cılardan tutun da "amaaaaan zaten batmış bu ülke"cilere kadar bir dolu insan kayıtsız, umursamaz el kol bağlamış oturuyor. Ben şuna inanıyorum; herkes birşeyler yapabilir. Mesela şu yapılan şey, yani bir okula bir kaç kitap yollamak, basit birşey ama belki sonuçları çok iç açıcı olacak. Belki bir çocuğu sanata yönlendireceksiniz, belki birinin içinde okuma aşkı uyandıracaksınız, belki birinin bozulmuş psikolojisini düzelteceksiniz. Bunu asla bilemezsiniz ama denemeye değer bence.

Yapılacak şey çok basit. İster kütüphanenizdeki kitaplardan, isterseniz satın aldığınız kitap ya da kitapları aşağıdaki adrese yolluyorsunuz.

Hınıs Anadolu Lisesi
YİBO Lojmanları Arkası
Hınıs/ERZURUM

Ben biraz önce kitaplarımı yolladım. Dilerim severek okurlar, dilerim hayatlarında bir pencere açar. Siz de katılmak isterseniz lütfen yukarıdaki adrese yollayın kitaplarınızı. Tek bir kitap yollasanız bile yeter.

Ben kendi kütüphanemden okuyup sevdiğim ve çocuklar için yararlı olacağına inandığım bazı kitapları yolladım.

Fotoğraf: Ara Güler

25 Aralık 2011

olur ya...

Şöyle birşey duymuş muydunuz; insanın vücudundaki ağrılar ve oluşan hastalıklar aslında temelde psikolojik kökenlidir. Mesela, boğaz ağrısı. Boğaz ağrısının ya da gırtlak kanserinin temel sebebi söyleyeceklerini söyleyememekten ve sözlerini yutmaktan kaynaklanırmış. Ama benim size asıl sözünü etmek istediğim şey sırt ağrıları, ki ben de fazlasıyla mevcut, sırt ağrılarının sebebi ise aşırı sorumluluk ve taşıyabileceğinden fazla yükü sırtlamış olmakmış.

Temel sebep bu mu bilmem ama gerçekten bu ara fazla yük hissediyorum omuzlarımda. Hele hele benim, keyfimin kahyası rehberliğinde yaşayan bir insan evladı olduğum göz önüne alınırsa bu yük iki katına çıkıyor. Mesela tüm hayatım iş olmuş gibi geliyor. Çalış çalış çalış çalış... şeklinde ilerliyor saatin yelkovanı ve akrep ise "kendine ayıracak tek bir saatin yok nıhahahahahha" şeklinde. Sinir oluyorum, gıcık oluyorum, uyuz oluyorum ve hatta deli oluyorum. Saçma sapan bir iş için kazanılacak iki kuruş için yatağa böyle yorgunluktan bitap bir şekilde girince başka da birşey olamıyorum zaten.

Bütün bunlar içinde bugün bana verilmiş bir armağan gibi şimdi. 6 korkunç günün ödülü gibi. Sakin bir pazar sabahı. Ilık bir güneş. Yapmak zorunda olduğun bir iş olmaması fikri. İnsan başka ne ister ki? Düşündüm de ne kadar kabus görürsek güzel rüyalar olduğundan daha güzel görünüyor. Hayat ne kadar zorlarsa bizi rahat günler mucize gibi oluyor. Bugün yan gelip yatsam mı yoksa okumak istediğim yüzlerce kitaptan birine mi başlasam, yan gelip yatsam mıııı yoksa izlemek istediğim binlerce filmden birini mi izlesem, yan gelip yatsam mı uzun zamandır sesini duymadıklarımı mı arasam? İyi de bütün bunların hepsini yan gelip yatarak da yapabilirim zaten. Tek yapmam gereken iş düşünmemek. Onun dışında ne yaptığımın pek de bir önemi yok. Hem belki o yükü düşünmezsem şu sırt ağrılarından da kurtulurum. Olur ya...

19 Aralık 2011

mekanizma...

Bence pazartesi sabahları insanların haftaya kötü başlamalarına neden olan insanlar için en ağır ceza uygulanmalı. İnsanlara pazartesi sabahı moral ve motivasyon şırınga edenlere de büyük bir ödül verilmeli. İnanın bana kanunda böyle bir madde olsa ödül alanların sayısı ceza alanlarınkinden çok çok az olur. Ödül bile denk gelmez bu adamların insanların şevkini kırmaktan aldıkları zevke. Çünkü bu tip adamlar içlerinde garip bir radar taşırlar. O radar biraz tebessüm eden, mutlu görenen insanları bir çırpıda tanır ve hemen harekete geçer. İşin ilginç yanı o radar, gülümseyen o insanın nelerden moralinin bozulacağını anında listeler ve en kayda değer olanını seçip o noktadan vurur insanı. Çok acaip bir mekanizmadır bu.

İşte tüm bunlar yüzünden başka bir radar icad edilmeli ve içlerinde bu mekanizma olan adamları hemen bulup temizlemeli. Issız bir adaya atmalı hepsini. Yesinler birbirlerini. Bakın bakalım iş verimliliği nasıl artıyor. Bakın bakalım asık suratlı insan sayısı nasıl düşüyor. Bakın bakalım ne çok şey değişiyor.

17 Aralık 2011

iki kat battaniye, bir kitap ve kolunu kımıldatacak hali olmamak...

Hızlı düşün, hızlı konuş, hızlı ye, hızlı yaz, hızlı oku... Saçmalık. İşte bu yüzden hasta oldum ben. Kimi üşüttün dedi kimi birinden bulaşmıştır dedi kimi çok yorulmuşsundur direncin düşmüştür dedi bu yüzden dedi. Nezle, grip, soğukalgınlığı falan filan da dediler ya bence öyle değil. Bunun tek sebebi bu hızdan yorulmuş olduğum ve nasıl yavaşlayacağımı bilmediğim için vücudumun kontrolü ele alması hepsi bu.

Ben saçma sapan işlerin peşinde hızla koştururken beynim muhtemelen şöyle bir konuşma yaptı; "Sevgili iç organlar, biliyorum çok çalıştınız ve çok yoruldunuz. Çünkü bu sersem ne kadar hızlı olursa kısacık ömrüne çok şey sığdıracağını düşünecek kadar budala. İşte bu yüzden de sizi hiç düşünmeden hareket ediyor. Haydi siz neyse bir şekilde kendi ritminizde görevinizi sürdürüyorsunuz ama ben daha fazla dayanamayacağım arkadaşlar. İnanın bana öyle abuk sabuk ipe sapa gelmez şeyler düşüyor ki ömrümü yedi. Diyorum ki el ele versek de şunu bir güzel hasta etsek, kolunu kımıldatamaz hale gelse. Yatağında sakince yatsa ve yavaşlığın aslında ne şahane birşey olduğunu anlasa. Ne dersiniz?"

Eh muhtemelen benim sevgili beynimin ikna ediciliği karşısında bu fikir oybirliğiyle kabul edilmiş olmalı ki tam onun planladığı gibi kolumu bile kımıldatamaz halde yatıp duruyorum. Bir yandan burnumu siliyorum, bir yandan sarsılarak öksürüyorum, bir yandan zonklayan kafamı ovuşturuyorum. Battaniylerin altında büktüğüm dizlerimin üzerinde duran kitabın buğulu kelimelerini okumaya çalışıyorum. Kah uyukluyorum kah kendimi iyi hissedip ayaklanıyorum. Bir yandan da hiç bu kadar ağır hareket etmediğimi, yavaşlığın çok garip bir şekilde zamanı da yavaşlattığını düşünüyorum. Sanki ağzımda bir parça çikolata varmış da usul usul eriyormuş da tadını tüm hücrelerimle hissediyormuşum gibi zaman... Çok acaip!

Ama biliyorum ki bu hastalıktan kurtulunca eski halime döneceğim. Ve ben buna devam ettikçe, beynim, çok yorulduğum zamanlarda, beni hasta edecek. Şimdi ne yapmalı? Yıllardır içime yerleşmiş bu hız duygusundan nasıl kurtulmalı?  

Fotoğraf: Byeblos

14 Aralık 2011

yürüyünce böyle ikimiz...

Yürüyünce böyle ikimiz, tek kelime konuşmadan ve de, her yanda çiçekler açılıyor görüyor musun? Şıkır şıkır bir dere akıyor sen konuştuğun vakit sonra. Bir cumartesi öğle sonrası oluyorsun içimde. Kış soğuğunda evinden kaçıp gelmiş gün ışığıyla perdelerden içeri dolan...

Konuşunca böyle ikimiz, hani ben susunca birden, dünya senden ve benden ibaret kalıyor, duyuyor musun? Ne varsa dünya üzerinde silinip gidiyor gözlerimin önünden. Zaten senden başkası da yalan oluyor...

Biz bakınca böyle birbirimize, sen güneş gibi gülümseyince ben şaşkına dönünce ve de, gün geceye dönüyor yıldızları sayabiliyor musun? Binlerce oluyorlar yine de yetmiyorlar sana olan aşkımı anlatmaya...

Sen birden gelince, beni o dalgınlığımdan sıyırıp dünyanın en güzel yanına savurunca, ellerinden akıyor aşk üzerime hissedebiliyor musun? Ve ben sevgilim ancak böyle zamanlarda nefes alabiliyorum. Ve çok acaiptir ki sevgilim zaten ben sırf böyle anların toplamı için yaşıyorum...

10 Aralık 2011

son günlerde...

2 gün önce...
Onu uzun zamandır tanırım. Severim de. Çok derdini dinlemişimdir çok derdini anlatmıştır. Tırnakları ne uzunlukta bilirim mesela. Saçlarını hangi zamanlarda kestirir, cuma günleri neden bezgin olur, onu ne neşelendirir, ne kızdırır bilirim. Ama o gün çok tuhaf birşey oldu. Onun o çok iyi tanıdığım kahverengi gözlerinin içine bakarken "kim bu?" diye düşündüm. Çok çok uzak biri. Tanımadığım ya da daha az önce tanışıp da hakkında hiçbir şey bilmediğim biri. Bu saçlarının içinden geçen parmaklar, sıkıntıyla kasılmış göğüs kimin? Sesi soğuk ve yabancı. Çoktan çekilip gitmiş bir deniz. Boş kıyıda öylece baktım durdum. Geçer mi bu yabancılama hissi. O hala aynı insana bakıyorken ben neden onda tanımadığım birini görüyordum bilemedim. İnsan zaman zaman tanıdığını sandığı insanları bir an için de olsa aslında tanımadığını farkeder mi? Ya da bu uzaklaşmak mıdır ondan? Onu bir yabancı yerine koymak ve orada bırakıp gitmek midir? Bilemedim. Eğer tanıdıklarımız bile bir gün böylesine yabancı geliyorsa bize, sandığımızdan çok daha yalnızız galiba...

dün...
Bu adamı daha önce kaç kez gördüm kimbilir. Kaç kez merhaba dedim yarım yamalak gülümsedim. O da tıpkı bir ayna gibi aynını yaptı. Geçip gittik birbirimizin yanından. Ama dün çok tuhaf bir şekilde sanki birbirimizin en yakın arkadaşı gibi birbirimizi yıllardır tanıyor gibiydik. Çok ama çok sıkıcı bir toplantıda yanımda oturuyordu. Dışarıda şımarık hırçın bir yağmur vardı. Öyle soğuktu ki hava üzerimizden mantolarımızı, paltolarımızı çıkarmaya korkuyorduk. Islanmıştık, sıkılıyorduk ve bir an önce evlerimize gidip pijamalarımızı giymek ve günü unutmak istiyorduk. Herkesin başının üzerinde hayal baloncukları vardı sanki. O baloncukların içinde bir soba, bir bardak çay, ısınmış bir gövde ve sessizlikten mürekkep bir kare donup kalmış gibiydi. Belki de bu yüzden o adamla böyle yakın olduk. Bazı insanlar insana evdeymiş hissi verir ya hani belki birbirimizde o evdesin hissini bulduk kimbilir. Birbirine belli belirsiz değen siyah paltolu omuzlardan ibarettik ya da. Korkma ve sıkılma yanındayım diyen bir omuz. Bir zaman bir yabancıda kısacık bir an bile olsa bu hissi bulmak olası ise eğer insan o kadar da yalnız olmamalı değil mi?

06 Aralık 2011

güneşli bir yolda usul usul...

Planları suya düşmüş. Üzülüyor doğal olarak. Ona "birşey olmuşsa mutlaka iyi bir sebebi vardır, gidememişsen gitmemen gerekiyordur." gibi bir cümle kurmaya çalıştım ama yarım kaldı. Oysa ben ona bugünlerde içimde ışıl ışıl çağıldayan bir iyimserliğin simli tozlarını bulaştırmaya çalışıyordum. Cümlemin devamını bile dinlemeden böyle şeylere inanmadığını, kendisinin katıksız bir gerçekçi olduğunu söyledi. Sustum ben de. Başka ne yapabilirdim ki?

İyimserliğin aptal harcı olduğunu düşünür bazıları. Gerçekçiliğin ise akıllı adamların işi. Eğer bu kabul gören bir gerçekse ben akıllı biri olarak adlandırılmayı reddediyorum. Çünkü çıplak gerçek hiç de sanıldığı gibi iyi bir yaşam sunmaz kimseye. Bol bol üzülür, içlenirsin. Oysa iyimser öyle midir ya? Olmuş ve değiştirilemez olana kızmayı içlenmeyi saçma bulur. Vaktini bununla harcamaz. Görünmez bir gücün kendisini esirgediğine inanmayı tercih eder mesela. Ve herkesin buna ihtiyacı vardır.

İyimser masallara mucizelere inanır bir de. Sıradan sıkıcı giden bir hayatın her an bir mucizeye gebe olduğunu düşünür. Mesela bazı sabahlar uyanır ve "hissediyorum bugün güzel birşey olacak" der. İşte buna inandığı için her gün olan ama kendisinin farketmediği birşeyi o günün mucizesi olarak kabul eder. Mesela her gün gördüğü birinin gülümsemesi güneş gibi gelir o gün. İyimser kendi cennetini kendisi yaratır.

Ben bu aralar, dünyanın çıplak gerçeğinden çokça tiksindiğimden belki, böyle aptal bir iyimser olma yolunda emin ve mutlu adımlarla ilerliyorum. İyi de geliyor. "insan kendi cehennemini de kendi cennetini de kendisi yaratır" sözünü hiç aklımdan çıkarmıyorum bir de. Bu da iyi geliyor. Ve elimden geldiğince bu iyimserliğin masalsı tozunu yakınımda duranların ellerine, yüzlerine, saçlarına bulaştırmaya çalışıyorum. Aptal kabul edilmekten korkanlar üzerlerine bulaşan bu masalsı tozu silkeliyorlar, diğerleri ise devasız dertlerine gönderilmiş bir merhem gibi minnetle kabul ediyorlar.

İşte son günlerde böyle böyle güneşli bir yolda usul usul yürüyorum. İyi geliyor.

05 Aralık 2011

ve şimdi reklamlar...

Reklamları hem izlemekten kendimi alamıyorum hem de izlerken söylenmekten. Saçma sapan felsefeler yaptığımda oluyor elbet. Mesela fren mesafesi diğerlerine göre 1 metre bilmem ne olan lastiklerden söz edildiğinde ben de beynimde böyle bir sistem olmasını talep ediyorum evrenden. Çok ama çok sinirlendiğimde frene basayım ve kimseye toslamayayım diye abuk sabuk bir sistem geliştiriyorum.

Sonra şu mutluluk vaadeden reklamlara fena halde takılıp öfkeleniyorum. Mesela sanırım bir araba markasından söz eden bir reklam var. 300 lira bölü bilmem ne çarpı bilmem kim diye gidiyor. Mutluluk nedir nasıl elde edilir diye kendini paralayan bunca insanlar dalga geçer gibi bir de formüle mi ettiniz kuşbeyinliler diye homurdanmaya başlıyorum elimde olmadan. Neymiş otomobil alacakmışız da mutlu olacakmışız, ne varmış ayol adam bilmem kaç ay taksit yapmış, hıh.

Bir de sigorta reklamları var. Yahu hergün gazetelerde binlerce saçma sapan ölüm okuyan bir adam için sigorta nedir ha? Yoldan kendi halinden geçerken kafasına saksı düşüp ölenlerin ülkesi burası. Burada ölmek öyle kolay ki sen neden söz ediyorsun? Ha bir de bize sürekli kredi falan teklif ediyorsunuz ya önce şahane bulaşık makineleri, olağanüstü canlı tv'ler, son model cep telefonlarını anlatan reklamları gösteriyor aklımızı başımızdan alıyor tam elimizi çenemize atmış "ama benim param yok ki nasıl alacağım" demeye kalmadan şak diye size şu kadar kredi verelim koşun koşun reklamlarını sokuyorsunuz gözümüze. Helal olsun arkadaşım size.

Öyle de renklisiniz ki Allah'ın cezaları daha kredi, araba, makine falan filan nedir bilmeyen çocuklar bile gözlerini alamıyorlar sizden. Ama benim en çok güldüğüm ne biliyor musunuz; tüketim kültüründen, insanların çılgınca para harcamalarından yakınan adam ve kadınların katıldıkları programlar arasına bunu empoze eden reklamları bol bol sokuşturmanız. Ve reklamlar bitince aynı adam ve kadınların aynı tükenmez inanç ve iştahla sözlerine devam etmeleri. İşte bu sahiden komik!

Ama siz şimdi daha da akıllandınız vallahi bravo. Mesela heyecanla izlenen dizilerin orasına burasına meşrubat şişeleri sokuşturuyorsunuz, sonra cep telefonlarını olabilidğince yakından çekiyorsunuz ki onlara özenen tipler o telefonlardan alsın. Hatta zil sesini bile o kahramanın telefonun zil sesi yapsın ki kendini öyle hissettsin. Bunu Polat Efendi pek güzel başarmıştı. Bir ara her yanda cep telefonu aynı çalan siyah takımlı beyaz gömlekli ve sert bakışlı adamlar türemişti. Hatta öyle bir hale gelmiştik ki "Türk erkeği nasıl bir tiptir?" sorusunu  "siyah takımlı beyaz gömlekli ve sert bakışlı" şeklinde tanımlasak kimse şaşırmazdı. Alllah'tan sonra Ezel'ler türedi. Ondan sonra da başkaları. O kadar hızlı ki herşey hiçbirşey sabit kalakalmıyor, hiçbir şey kimsenin üzerine yapışıp kalmıyor.

Polat demişken sizi bir konuda takdir etmeme izin verin. Adamın eline bir kitap tutuşturdunuz kitap aynı hafta yok sattı. Keşke tüm dizi kahramanlarının ellerine birer kitap verseniz de o kitaplar  çılgın gibi okunsa. Mesela Fatmagül Yeşil Peri Gecesini okusa. Kerim Tutunamayanları. Sonra Umutsuz Evkadınları'nın Elif'i çocuk bakımı üzerine en güzel kitapları okusa çocukları okuldayken. Muhteşem Yüzyıl'da Pargalı'ya okuttunuz bir kitap. Pek de güzeldi. Ne kaybedersiniz yahu senaryoya bu minicik ayrıntıları ekleseniz. Sonra ortaya çıkıp konuşuyorsunuz "bu toplum okumuyor da bilmem ne de" diye, ama hiçbir şey yaptığınız yok. Ancak laf. Sen üzerine yapsana arkadaşım, madem senin acaip garip dizi karakterlerine bu kadar bayılıyor bu halk sen de bu halk okumuyor diye vırvır edeceğine bir sahnede nefis bir öğle sonrası ışığı altında kendinden geçmiş okuyan bir adam ya da kadın göster tek bir karede. Birşey kaybetmezsin ama inan bana çok önemli bir yol katedilebilir senin sayende.

Ne dersin, yapar mı bunu acaba aranızdan sorumluluk sahibi birileri? Bakalım ve görelim...

04 Aralık 2011

"...zaten biz insanların gerçekle pek işi olmaz."

"...zaten biz insanların saf gerçekle pek işi olmaz. Gerçekler av hayvanları içindir. Balıklar örneğin, hayatta kalabilmek için neyin gerçek neyin yalan olduğunu bilmek zorundadırlar, geyikler de öyle."
Sinek Isırıklarının Müellifi
Barış Bıçakçı
sayfa 74

Yıllar önce bir arkadaşım yengesinin insanların aklını okuyabildiğinden söz etmişti. Kadın dünyanın en mutsuz kadınıymış. Çünkü herkesin dilinin söylediği ile aklından geçen bir değilmiş. Kadın gerçekten akıl okuyor muydu bilemiyorum. Dünyanın bunca karmaşık olduğuna inanan benim gibiler için bu pekala mümkün ama konumuz bu değil.

O kadın üzerine epey düşündüm. Ve arasıra can sıkıntısından oynadığımız "bir yeteneğin olsa, bu ne olsun istersin?" sorusuna her zaman verdiğim "insanların aklını okumak" cevabı değişti. O zamanlar üzerinde hiç ama hiç düşünmeden verdiğim cevap büyük ihtimal cennetin değil cehennemin anahtarı olurdu ki ben cehennemle yüzleşecek kadar cesur değildim. Gerçek cehennemdir çünkü.

İnsanlar hep şikayet eder, insanların ikiyüzlüğünden, yalandan, gerçeklerin saklandığından falan filan. Oysa kimse bütün bu gerçekle yüzleşip yüzleşemeyeceği konusunda düşünmez. Şöyle bir düşünelim kendi hayatlarımızı, bir arkadaşınız saçını boyamış olsun. Ve korkunç bir renk cümbüşü olan saçlarıyla karşısınızda halinden çok memnun, sevinçli bir ifadeyle duruyor olsun. Ona dürüst olduğunuzu ve berbat göründüğünü söylediğinizi düşünün, sonuç ne olur? Sadece arkadaşınızın mutsuzluğu. Hem ne malum sizin zevksiz olmadığınız? Belki de sahiden harika.

Farkında mısınız insanları incitmemek, kırmamak adına çoğu fikrimizi kendimize saklıyoruz. Zaman zaman başkaları zarar görmesin diye gerçeği değiştirip anlatıyoruz. Kimse inkar etmesin toplum içinde yaşıyorsak zaman zaman yalancı olmaktan başka çaremiz yok. Ve İnanın bana hiçbirimizin de saf gerçeği duymaya tahammülü yok. "Sevgilim sence şişman mıyım?" "Olur mu aşkım öyle şey şahane görünüyorsun?" Alın minicik bir örnek. Adam evet şişkosun dese bir hafta küsecekler. Ne gerek var? Hayatınızda herşey yanlış gitmiş ve tam bir başarısızlık abidesisiniz. Soruyorsun en yakın arkadaşına "sence birşeyler yapabilecek miyim, herşey yoluna girecek mi?" Dostunuz elini omzunuza koyuyor "hiçbir şey için geç değil. Elbette başaracaksın." diyor ve sayısız örnek veriyor. 40 yaşından sonra hayata başlayanlar, hayatı birden değişenler falan filan. Ama aslında size inanmıyor. Çünkü yıllardır sizden bir halt olmadığını ve bundan sonra da birşey olmayacağını geçiriyor aklından. Ama sizin duymaya ihtiyacınız olan bu değil. Ne gerek var gerçeği söylemesine. Belki sözleri sizi intihara bile sürükler gerçeği söylese, ne gerek var.

İş arkadaşlarımıza, sevgilimize, ailemize, yabancı insanlara bile aslında kendi düşündüklerimizi değil onlara iyi gelecek şeyleri söylüyoruz çoğu zaman. Kötü de yapmıyoruz. Böyle olması gerekiyor biz de böyle yapıyoruz. İşte bütün bu insanlarla yaşarken hepimiz en kralından yalancı oluyoruz çünkü başka çaremiz yok.

Eğer aklımızla dilimiz bir olsun istiyorsak gidip bir ormanda yaban hayvanlarıyla yaşamalıyız. Çünkü orada bir ayı kapınızı çalıp "nasıl görünüyorum bu sabah" diye sormaz, siz ona "çok çirkinsin çoook çok" deseniz umurunda bile olmaz. Bir kaplanı kovalayıp yakalayamadığı bir ceylan için teselli etmek zorunda kalmazsınız çünkü o sizden "olsun koçum bir dahaki sefere daha büyük bir av yakalarsın, dert etme" gibi bir teselli cümlesi beklemez. Ya da bir kediyi zayıf olduğuna inandırmak zorunda kalmazsınız. Koca bir göbeği vardır ve bu göbek onun umurunda bile değildir. Hatta arkasından "dobiiiiş, tosuuuun, şişko patates seniii" diye çılgınca bağırsanız bile o emin adımlarla mama kabına doğru yürümeye devam eder. O nedenle biz sadece hayvanlara ve bitkilere karşı dürüst olabiliriz. İnsan dürüstlüğü kaldırabilecek bir şekilde biçimlenmemiştir.

Velhasılı kelam Barış Bıçakçı'nın dediği gibi "...zaten biz insanların gerçekle pek işi olmaz."

Fotoğraf: Animalblog

02 Aralık 2011

körlük...

Hiç gitmek istemedim ama zorundaydım. Oraya varınca "iyi ki..." dedim "iyi ki gelmişim." Böyle güzel bir sonbahar olur mu? Sarı kırmızı yapraklarıyla mucize gibiydi. Dünyanın ne kadar güzel bir yer olduğunu unutan benim gibi bir aptal için hele de...

Gözümü ekrandan istesem de ayıramayanlardan biriyim ben. Hayatı iş olmuş sersemlerden biri. Çok kızıyorum kendime. Üç beş kuruşum olsa daha fazlası değil bassam istifayı gelip yaşasam şu sarı kırmızı köyde. Ne bileyim elma yetiştirsem, nar yetiştirsem akşamları soba yaksam hiçbir konforum olmasa. Umurumda değil ki bütün bu konfor. Zaten belki de hayatımı cehenneme çeviren de o.

Yok arkadaşım ben bütün bunların içinde yer almak istemiyorum. Dileyen dilediğini desin. Korkak desinler mesela kaçtı desinler hatta yabani desinler. Yeminle umurumda değil. Ben modern olan herşeyi reddediyorum. İstemiyorum.

Dışarıda bekliyorum. Daracık bir yolda, lacivert bir arabanın yanında. Karşıdaki bahçeli evden bir kadın çıkıyor. Merakla bakıyor. Gülümsüyorum kadına. Ah onun yerinde olmak istediğimi bilse...  Belki o da benim yerimde olmak istiyordur. Topuklu ayakkabılar giymek, tırnaklarını uzatmak, pantolon giymek falan filan. Bu topuklu ayakkabıları fırlatıp atmak, tırnaklarımı kesip elip toprağa bulamak istediğimi bile... Herkes birbirinin yerinde olmak istiyor. Ama dünya yine aynı dünya. Karşı kıyıdan bakınca belki de hiçbir şey değişmiyor. Topuklu ayakkabıları çıkarıp aşağıya indiğimizde yani toprağa yakınlaştığımızda iyice daha iyi olacağını sanmak niye? Gözünü ve kalbini hatta beynini çıkarıp atmadıktan sonra dünya yine aynı dünya değil mi?

"Çok zor çok" diyor "köy hayatı." Tek kelime etmiyorum. O anlatıyor dinliyorum. Bitmek tükenmek bilmeyen işlerden söz ediyor "ahhh ahh" diyorum. Gel diyor sana ekmek vereyim. Yeni pişirmiş. Teşekkür ediyorum. Çünkü alırsam, o kokuyu duyarsam bir daha dönemem diye korkuyorum. Dönsem bile daha da korkunç görünür buralar diye ya da...

Arabaya biniyorum. Ağaçlara baka baka sorunun kendi içimde olduğunu düşünüyorum. Öyle ya nasıl görürsek öyle dünya. Peki ya ben neden hala cehenneme bakmakta ısrar ediyorum. Yok mu hiç güzel birşey. Mesela o yeşil gözlü afacan çocukta yok muydu güzel birşey? Kitaplar var mesela, sıcak kış akşamları var. Uzun uzun sustuğum ağzımı ancak çay içmek için açtığım akşamlar... Dünyanın abuk sabukluğuyla zalimce dalga geçtiğim zamanlar var. E vallahi billahi var güzel şeyler. Peki ama ben ne zaman bunca kör oldum. Açılır mı bu gözler yeniden?

Fotoğraf: Resimde.com