30 Kasım 2011

aşk üzerine söylenecek yeni bir sözcük yok...

Aşk üzerine binlerce söz söylendi ve ben sana yeni bir sözcük vaadetmiyorum. Belki şefkatli bir bakış ya da küçük ve sıcak bir gülümseme en fazla... Zira söylenmiş tüm sözcüklerin kalplerimizde kaynayan volkanın yanında esamesi okunmayacak bir toz tanesi olduğunun farkındayım.

Bugün dedim ki kendime, hiçbir şey beklemeden taşı bu aşkı yanında. Taşı ne olacak ki... Cüzdan taşıyorsun kirli paraların bulunduğu, defter taşıyosun efkarlı sözcüklerle dolu, içi ıvır zıvır bin türlü gereksiz şeyle dolu koca bir çanta taşıyorsun da bu aşk mı ağır gelecek sana. Onu evde  masanın üzerinde unuttuğun günleri anımsa dedim boyama kitabının boş bir sayfası gibi olmuyor mu dünya öyle günlerde? Bu aşk senin yeşilin, mavin, kırmızın, turuncun ve sarın...

İşte bütün bunlar yüzünden sevgilim sana hiç sormadan gözlerinin bebeğinden küçük bir yıldız çaldım. Saçlarından beyaz bir tel, ellerinden hafif bir sıcaklık ve kalbinin tam ortasından masum bir şey... Ve bütün bunlardan yaptım bu aşkı.  Ki senden bile sakladım.

Dünya işte bunun üzerine dönüyor şimdilerde. Aşkla dönüyor. Benim başımda öyle. Ve yeryüzü ve gök arasındaki herşeyin üzerine yemin ediyorum ki ben buna kendi gönlümle teslim oldum. Sırf dünya rengini kaybetmesin diye...

Fotoğraf: Life

27 Kasım 2011

kadınlar, adamlar ve çocukları...

Buz gibi mutfakta oturuyoruz. T. cezvenin üzerine eğilmiş sanki içinde onu şaşırtacak birşeyler görecekmiş gibi fokurdayan kahveye dikkatle bakıyor. Onun herkesin doğal karşıladığı şeylere şaşıran halini seviyorum. Bunu düşünerek önümdeki gazete parçasına dönüyorum. Birşeyleri sarmak için kullanılmış kırış kırış olmuş gazeteyi elimle düzeltiyorum, okumaya başlıyorum. Üzerinde tarih yok. T. gülüyor. Bunu ne zaman yapacağımı merak etmiş. O gazeteyi düzeltip okumaya başlamasam şaşacağını söylüyor. Bana sokakta bulduğum gazete parçalarına kitap sayfalarına da aynı şeyi yapıp yapmadığımı soruyor. Yapmadığımı söylüyorum.

Bir yandan kahveyi fincanlara boşaltırken "Eee" diyor "ilginç birşeyler var mı gazetede?" "Rusya'da baby-box adlı kutular yapmışlar, istenmeyen bebekleri oraya koyuyorlarmış" diyorum. T. elinde cezveyle dönüyor, yüzünde yine o şaşkın ifade. Bu kez gözleri daha da büyümüş. "Nasıl yaaa?" diyor. Bebeği kutuya koyan kişiye 30 saniye verildiğini, eğer bebeği bırakan kişi fikrinden vazgeçerse o 30 saniye içinde bebeği geri alabileceğini, bebek kutuya bırakıldıktan bir kaç dakika sonra doğumevine sinyal gittiğini ve görevli birinin bebeği almaya geldiğini anlatıyorum. Kutunun güvenli olup olmadığını soruyor T. "Kutuda kapılar kapanır kapanmaz aydınlatma, klima falan devreye giriyormuş" diyorum. "İyi bari" diyor.

"Aslında bu, sokağa bırakılan çocukları korumak için fena bir yol değil. Ama yine insanın içi bir tuhaf oluyor ne dersin?" diyorum. T. bir süre düşünüyor. O bazı anne babaların çocuklarının elinden alınması gerektiği gibi konumuzla ilgisi olmayan bir cümle kuruyor. Duvarın sarısına dalıp gittiğine bakılırsa aklı başka bir yana kaymış. T. çalıştığı dizi setinden söz etmeye başlıyor. Dizideki bebek ve çocuklardan. Henüz bir yaşında bile olmayan bir bebeğin çok rahat ve çok gülen bir bebek olduğundan, bebeğin ağlaması gereken sahnelerde bebeği çimdiklediklerinden söz ediyor. Tepem atıyor, "bu sırada bebeğin annesi nerede?" diyorum. Nerede olacak elbette o da setteymiş. "Peki ne yapıyor bebeği çimdiklenirken?" diyorum. "Hiiiiiç" diyor. Baş parmağı ve işaret parmağını birbirine sürtüyor "para canım para" diyor.

Kimse bana kızmasın ama el kadar bebeğini dizi ve film setlerinde oradan oraya sürükleyen anneleri anlayamıyorum. Bir yandan belki paraya ihtiyaçları vardır diyorum belki çaresizdirler diyorum ama peki ya böyle değillerse? Peki dertleri sadece yaşam standartlarını yükseltmek için çocuklarını oradan oraya sürükleyip ağlasın diye çimdikletiyorlarsa? Bilemiyorum. Bildiğim tek şey bir çocuğum olsa ona asla bunu yapmam.

T. "sence bu dünyaya çocuk getirmek doğru mu?" diyor. "Bilemiyorum" diyorum. Aslında bu konuda çok düşündüm ama hala emin değilim. Gelecek bunca belirsizken bir çocuğu bile bile cehenneme atmak mı yoksa dünya belki iyi insanlarla iyi bir yer olur umuduyla bir çocuğu dünyaya getirmek ve onu en iyi şekilde yetiştirmeye çalışmak mı? T. ise kesinlikle çocuk istemediğini söylüyor. Onu yeterince koruyamayacağına inanıyormuş. Pek haksız da sayılmaz. Zira bugünkü gazetede kendi kızını taciz etmiş bir adamla ilgili bir haber okudum ki tehlike sadece dışardan değil kendi evinin içinden de gelebilir. "Bütün bunları düşünürsek insanoğlunun soyu tükenir" diyorum. "Haklısın ama" diyor "dünyaya bir çocuk getirirsem o çocuğu kendi ellerimle cehenneme atarmışım gibi geliyor." diyor. Onu ikna edecek cümleler aranıyorum ama ben kendim bile neredeyse onunla aynı fikirdeyken onu nasıl ikna edebilirim.

T. konuyu değiştiriyor, "şunu bir daha anlatsana" diyor. Kocasını kesip yahni yapan Hintli kadından söz ediyor. Nesini anlatayım diyorum. "Adam kızını taciz etmiş. Kadında adamı boğmuş sonra kesip parçalardan yahni yapmış. Yemeği yakacakmış sonra da kanalizasyona dökecekmiş." Ben ona kızamıyorum diyor T. "Evet" diyorum. "Ama o kolları bacakları nasıl kesmiş ve soğukkanlılıkla nasıl yemek yapmaya başlamış akıl alır gibi değil." T. bunu mide bulandırıcı bulduğunu söylüyor. "Elbette mide bulandırıcı ama kadının yerine koy kendini kendi evladına tacizde bulunan bir kocan olsaydı ne yapardın?" T. büyük ihtimal eline ne geçerse onunla saldıracağını söylüyor. "Ben de" diyorum. "Bu doğal bir tepki. Asıl doğal olmayan ne biliyor musun?" diyorum. "Kocaları kendi çocuklarına tecavüz ederken susan kadınlar. Çok hikaye duydum. Sen de duymuşsundur. Ve o kadınların görüp de görmemezlikten geldiği bu mide bulandırıcı hikayeleri anımsadıkça dehşete düşüyor insan. Şimdi düşününce bu Hintli kadının yaptığı mı mide bulandırıcı yoksa çocuğu kendi babası tarafından tecavüze uğrarken susan kadının yaptığı mı?"

Resim: Anna Lohse

22 Kasım 2011

değiştirin bu kafayı güzel kardeşim değiştirin...

Çok ilginç bir insan modeli vardır. Bu model şuna benzer laflar eder; "Aman efendim hayvan haklarıymış da yok efendim kürke hayırmış da, sanki insanların dertleri bitti de sıra hayvanlara geldi." Bu çok acaip bir kafadır. Bu kafanın içinde tüm insanlar doymadan tüm insanlar ısınmadan tüm insanlar mesut ve bahtiyar olmadan sıra asla başka canlılara gelmez gibi bir madde vardır. Canlılara duyulan sevginin ve merhametin sadece insan türünü kapsaması gerektiği gibi salakça bir kanaattir bu. Değiştirin güzel kardeşim bu kafanızı. Hem merhamet ve vicdandan söz edip insan dışındaki tüm canlıları hiçe saymayın. Mesela "iyi ama hayvanlar bizim için yaratıldı, bitkiler de öyle" gibi abuk sabuk konuşmayın. Onlar sizin köleniz olacak gibi bir kanun var mı doğanın kitabında. O sizin bozup durduğunuz dengeyi sağlamak için var onlar evet ama sizin köleniz değil hiçbiri.

Sen şimdi bir ağaca, bir kediye, bir böceğe saygı duymuyorsan mesela tırnağının ucu kadar adını bile bilmediğin bir böceği sırf canın istedi diye öldürüyorsan senin katil canavar dediğin insanlardan ne farkın var. Hatta sen daha bir zalimsin. Bir insana saldırsan o kendini savunabilir ama duvarda sessizce yürüyen minicik bir böcek nesiyle savunacak kendini sana karşı. Yürüdüğü sokakta bir ağacın yaprağını öylesine koparıp geçen sen, bir de şunu düşün bakalım, sen bir yerde otururken yanından geçen biri saçından bir tel koparsa ne yaparsın? Yok yok abartmıyorum hiç farkı yok. Aslında şöyle bir fark var sen saçını koparana bağırır çağırır çok sinirli bir tipsen bir tane patlatırsın e ağaç ne yapsın? Dalını eğip kamçı gibi kafanda şaklatsın mı? Aslında yapsa iyi olur ya zavallıların gayet teslimiyetçi bir yapıları var, elden birşey gelmez.

Ama bak aklı başında birileri de var şükür. Adamlar kürk satışını yasaklamışlar. Karara göre kentteki dükkanlar, artık hayvan derisi, postu ya da kürkünden yapılan giyecekleri satamayacaklar. Oh olmuş. Hem de West Hollywood gibi bir yerde bütün bu kürkçü dükkanları kapanacak. West Hollywood kenti, uzun süredir hayvan dostu yasaları ile tanınıyormuş. Hatta daha önce de kedilerin tırnaklarının sökülmesi yasaklanmış (bu da bir acaip kedilerin tırnaklarını söken tuhaf tipler de varmış demek) ev hayvanları "arkadaş" sahipleri ise "koruyucu" olarak resmen tanımlanmış. Dünyada aklı başında Kent Konseyleri olduğunu bilmek umut verici hiç olmazsa.

Söz hayvanlara bitkilere gelmişken şunu da söylemeden edemeyeceğim, kedilerini köpeklerini binbir kılığa sokan arkadaşlar, bunu neden yaptığınızı ben şahsen çok merak ediyorum. Mesela kedilerinize neden drakula, süpermen ya da falan filan kostümü giydiriyor sonra da gülme krizine giriyorsunuz. Bunun nesi komik ki? Ya da köpeklerinizin o olağanüstü güzellikteki tüylerini neden acaip acaip kestirip zavallıyı maskaraya çeviriyorsunuz? Yemin ediyorum onların yerinde olsam sizi ya ısırırım ya da fena halde tırmalarım ki hiç de vicdan azabı çekmem.

Haber: Radikal
Fotoğraf: The Animal Blog

17 Kasım 2011

tıkanma

Çok konuşuyorum ama yazamıyorum. Oysa eskiden tam tersiydi. Belki de zaten çok konuştuğum için yazamıyorumdur. Biri karşıma geçip oturduğunda nereden nasıl geldiğimi bilmediğim birşeyi anlatırken buluyorum kendimi. Hatta öyle çok konuşuyor öyle çok hikayeler anlatıyorum ki kendi sesimden başım şişiyor. Bir de herkes anlattıklarıma kahkahalarla gülerken ben hemen hemen pek birşeyi komik bulamaz oldum son zamanlarda. Bilemiyorum bu hal neyin alameti.

Her neyse dediğim gibi yazamıyorum. Ağzımın içinden denetlenemez bir biçimde dışarı kaçan sözcükler bir yerlerde tıkanıyor ve parmak uçlarıma ulaşamıyorlar. Eğer sözcükler damarlar yolu ile iletiliyor olsa idi o zaman parmaklarıma giden damarlarımın tıkanmış olduğunu ve bu yüzden birşey yazamadığımı söyleyebilirdik. Ama böyle birşey de bildiğim kadarıyla söz konusu değil.

Günlerdir bunu düşünüyorum ve sanırım bu halimin sebebi "bütün bunların ne anlamı var?" diye düşünüp duruyor olmam.. Dünyada yaptığımız herşeyin bir oyalanma hali olduğunu düşünürsek denetlenmez bir şekilde konuşmam can sıkıntımı yenmek için olabilir. Yazamamam ise yazmanın yavaş yavaş yapılan bir eylem olmasından ve yazdığım metne tekrar göz atarken "ne anlamı var bu kelimelerin" diye düşünmeme olanak tanımasından pekala kaynaklanıyor olabilir.

Yazamıyor olmak bir sorun mu? Bazılarımız için evet bazılarımız için ise hayır. Benim için sorun mu? Sanıyorum evet. Çünkü yazamadığım zamanlar doğru dürüst düşünmediğim zamanlar anlamına geliyor benim için. Ve düşünmüyor olmak ise yaşamadığım, günleri tüketip bitirdiğim zamanlar anlamına.

Sanıyorum bu sorunu aşmanın tek yolu şu anlamsızlık duygusundan kurtulmak. Zira olup biten herşeyin bir anlamı ve nedeni mutlaka olmalı. Ben şu an bu anlam ve sebebi göremiyor olsam da olmalı. Ya da en azından insan bunların var olduğuna dair kendini kandırmak için sağlam ama pek sağlam bir yalan bulmalı. Ben sanırım bu yalanı bulma konusunda da yeteneksizim.

Eğer kendimi yeniden inandırmayı becerebilirsem anlamlı birşeyler olduğuna, yaptığım şeyin bir anlamı olduğuna belki o zaman defterlerim yine dolabilir. Bulduğum kağıt parçalarına, peçetelere yeniden birşeyler karalayabilirim. Kağıt üzerindeki kelimelerde beynimin içini yeniden görebilirim. Şimdiki gibi kafatasım içinde sümüksü pembe bir kütle taşıdığımı hissetmekten vazgeçebilirim.

İşte bütün derdim bundan ibaret. Yazamamaktan çok adam akıllı düşünememek, kafamın içindeki bulamacı gün ışığında kurutup yeniden düzenleyememek...

Fotoğraf: dontcallmebetty

14 Kasım 2011

11 Kasım 2011

iç dökümü, yine...

Ben bıktım bir insan olarak olup bitenin içimde açtığı yaralardan söz etmekten ama dünya bıkmadı tüm bu korkunç şeyleri doğurmaktan. Artık ölümlerden ve ölenlerden, zalimden ve zulümden söz ede ede tüm inandırıcılığımı kendime karşı bile kaybediyormuşum gibi geliyor.

"Çıldırmış bir dünyada sağ kalabilmenin öyküsü"nü anlatan bir kitap okuyorum son günlerde. Kitabın sunuşunda şöyle diyor: "dünyayı değiştirmek isteyen insanın elinden hiçbir şey gelmese bile 'en azından haykırabileceğini' söylüyor: 'Bu kalın bir battaniyenin boğduğu bir çığlık da olsa zararı yok.'

Yazarak ya da konuşarak haykırmaktan boğazınız paramparça değil mi sizin de? Bu berbat dünyanın ucundan kıyısından tutup çekiştirmekten yırtılmadı mı elleriniz? Ama yetmiyor yetemiyoruz hiçbirimiz. Kimse aslında kimseyi kurtaramıyor. Baştan yanlış atılmış bir temel üzerinde kendi depremlerimizi bekleyerek yaşıyoruz ve hergün ama hergün yüzlerce insanın sırf hayatlarına değer verilmediği için ölüp gittiklerine tanıklık ediyoruz. Çıldırmış bir dünya bu sahi. Başka türlü tanımlanamaz.

Diyor ya şair :

Deli sizsiniz böyle bir çağda akıllı kaldığınız için.
Ben sizin akla hayale sığmayan yanınızım
siz ki dünyayı üstünüze giyseniz
yine de açıkta kalırsınız
çünkü gözleriniz dipsiz bir ambar sanki.
ah siz,
mezarlıklar müdür olsanız
bundan daha iyi bir koyup hiç almasanız
bir tohum gibi kendinizi toprağa...

İbrahim TENEKECİ

Fotoğraf: Life

07 Kasım 2011

"Umutsuzluk biraz olsun dinlenme gerektirir."

Sabah. Odanın içine sarı bir şelale gibi akmış güneş. İşte sana sevinmek için küçük (sahi küçük mü?) bir sebep. Mavi bir gök. Alabildiğine mavi hem de. Odanın içine bakıyorum olduğundan daha bir gerçek gibi duruyor herşey. Gerçek demeyelim de net diyelim. Evet olduğundan daha bir net. Böyle ışık altında sisli bir denizde önümüzü görmeden ilerliyormuş gibi süren hayat her yanıyla ortaya çıkıyor sanki.

Siz hiç sevinçten ne yapacağını bilemeyen birini gördünüz mü? Aslında bu daha çok insanların değil de yaşamı daha basit daha gerçek yaşayan hayvanların yaptığı birşeydir. Uzun zamandır bağlı duran bir köpek mesela onu bıraktığınız anda nereye koşacağını şaşırır. Bir o ağaca koşar, bir bahçede çılgın gibi dolanır ve onun sevincine kuyruğu, kulakları, tüyleri herşeyi aynı derecede katılır. Onlar biz insanar gibi kafalarına ne gelecek kaygısını takarlar ne de geçmişte başlarına gelen birşey için ah vah ederler. O an ne ise odur. Önlerine konmuş bir tabak yemeği şapır şupur bir sevinçle yerler mesela, özgürlüğü birazdan yeniden bağlanacağını düşünmeden yaşarlar. Çok ilginçtir ben de bu sabah bir köpek sevinci ile kalktım yataktan. Aklımda ne geçmiş ne gelecek kırıntısı hiçbir şey olmadan. Sırf güneş yüzünden elbet. Başka ne olabilir ki?

Nereye koşsam ne yapsam bilemediğim zamanlardan biri bu. O nedenle kitaplığın önünde bağdaş kurmuş oturuyorum. Karmakarışık saçlarım yüzümü gıdıklıyor buna bile aldırmıyorum. Siz de yapar mısınız bilmem, arada bir kitaplıktan bir kitap çekip ortasından okumaya başlarım ben. Bir sayfa iki sayfa sonra başka bir kitap. Belki beş ya da altı sayfa. Bazen de tek bir cümle. İşte bu sabah da böyle oluyor. Cuma'yı alıyorum ve içinden tek bir cümleyi tesadüfen okuyorum. Şöyle diyor; "Umutsuzluk biraz olsun dinlenme gerektirir."

Tamam diyorum ne güneşin şelalesi ne de mavi gökyüzü şu hale sebep. Geçip giden günlerin içimde bıraktığı o kapkara umutsuzluğu gece atıvermişim üzerimden. Çok terleyip çıkardığın bir kazak gibi yataktan fırlatmışım gitmiş işte. Elbet yatağın altından, odanın köşesinden bir yerden bir zaman çıkacak ama şimdilik kurtulmuşum ondan işte. Ne güzel. Ne güzel.

Kitap falı her zaman işe yarar. İçinde bulunup da ne olduğunu anlayamadığınız ruh hallerini tarif etmeye, kafanızı karıştırıp da bir türlü içinden çıkamadıklarınızı anlamaya, cevapsız sorularınızın cevaplarını bulmaya, karar veremediğini konularda doğru kararı vermeye... Deneyin. Ve inanın bana o rastgele sandığınız kitabın yine rastgele açtığınızı sandığınız sayfası aslında kendinizle ilgili bir sır barındırıyordur. Kelimelerin büyülü, görünmez eli sizi kulağınızdan tutup oturtmuştur o kitaplığın önüne. Bir deneyin. Kaybedecek birşey yok ne de olsa...